• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

Edebiyat Akımları

Edebiyat akımları kavram haritası

FÜTÜRİZM (Gelecekçilik)

Geçmişi ve alışkanlıkları terk ederek bu günün ve yarının dinamik, hareketli hayatını yeni bir üslupla anlatmayı gaye edinen sanat akımıdır. İtalyan şairi Filippo Tommaso Marinctti (1876-1944) tarafından kurulmuştur. Marinetti ve arkadaşlarının yayımladıkları ilk bildirileri sanat tarihinde ihtilâl sayılır.

22 Şubat 1909'da Figaro gazetesinde çıkan bildirilerinde şu görüşlere yer verirler:

  • 1. Edebiyat şimdiye kadar dalgınlığı hareketsizliği, kendinden geçişi ve uyku halini övdü.
  • 2. Oysa hayatta her şey hareket halindedir ve bir biçimden başka bir biçime girmektedir. Bu halin sanata yansıması şarttır.
  • 3. Bunu gerçekleştirebilmek için geçmişin bütün sanat değerleri terk edilmeli, bu değerleri taşıyan müze, kütüphane gibi kuruluşlar yıkılmalıdır.
  • 4. Hayatın süratli değişmesine uygun yeni anlatım biçim ve yolları bulunmalıdır.
  • 5. Bu yapılırken, sanatın her dalma dinamizm getirilerek, sanayide sağlanan hız sanat sahasına da kazandırılmalıdır.
  • 6. Sanatta, enerji ve atılganlık, tehlike, korku ve gözüpeklik, asrın hızı ve bu hızı temsil eden (tren, vapur, uçak vb.) gibi her şey, sanayinin yarattığı şehir hayatının renkliliği, çalışmanın kutsallığı, uğrunda ölünecek büyük ölçüler ifade edilip yüceltilmelidir.

Marinetti ve arkadaşları 1912 yılında yayınladıkları ikinci bildirilerinde yeni bir dil anlayışı ortaya koymuşlardır:

1. Kelimeler hürdür.

2, Cümle ve bütün noktalamalar terkedilmelidir.

3. Sürekliliği ifade edebilmek için fiiller mastar halinde kullanılmalıdır.

4. İfadeyi çarpıtan bütün sıfatlar ve cümleye ağırlık veren zarflar terk edilmelidir.

5. Kelimeler tek başlarına ve çıplak olarak kullanılmalıdır.

6. Şiirde geleneğe bağlı her şey vezin, kafiye ve nazım biçimleri atılmalı, serbest nazım kullanılmalıdır.
Bu akım resim, heykel ve mimarlığı da etkilemiştir.

Fütürizm sadece alışılmış sanat değerlerini değil, yerleşik toplum düzenini yıkmak isteyen siyasî bir harekettir. Ayrıca İtalyan milliyetçiliğine dayanan fikrî yönü de görülür.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da yerini dadaizme bırakan fütürizm Rus edebiyatında Bolşevik ihtilâli (1917)'nden sonra da uzun müddet yaşamıştır. Rusya'da en önemli temsilcisi Vladimir Mayakovski'dir.

Türk edebiyatında fütürizm. Mayakovski'nin tesiri altında şiir yazan marksist şair Nazım Hikmet tarafından uygulanmıştır.


Egzistansiyalizm ( Varoluşculuk)

İnsanın, kendi değerini kendi yarattığını, dünyada kendisine yol gösterecek kendisinden başka hiç bir şey olmadığını iddia eden felsefî sistem, önce Alman filozofu Martin Heidegger (1889-1977) tarafından ortaya atıldı (1927): İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fransız filozof ve romancısı Sartre (1905-1980)'in edebiyata uygulamasıyla yaygınlaştı.

Yeni bir düşünce tarzı değildir. Kaynağı, insanı ilk defa kendi kendisini tanımaya yönelten Sokrat (M.ö.469-399)'a dayanır. Başka felsefî sistemler gibi, kendinden önceki düşünce şekillerine karşı çıkmak suretiyle doğdu. Ancak varoluşçular fikirleri doğrudan bir felsefî sistem olarak ortaya koymadılar. Bir sistem çerçevesi içine sığdıramadıkları görüşlerini daha çok edebî eserlerinde veya şahsî hayatlarını anlatan günlüklerinde ifade ettiler. Aslında bu felsefenin öncüsü Danimarkalı Sören Kierkegaard (1813-1855) da varoluş gerçeğinin sistem hâlinde anlatılamayacağını söylemiştir.

Varoluş felsefesi, varolmanın (vücud) değil, mevcut olanın felsefesidir.

Bu felsefesinin iki temel prensibi vardır:

Öz (essence) ve vücut (existence), XIX. yüzyıla kadar klasik felsefe öz'ün üstünlüğünü kabul etmişti. Egzistansiyalizm varoluşu ön plana alır. Ancak genel olan varlıktan hareket etmez, mücerret (soyut) kavramlarla ilgelenmez. Mücerredi müşahhas (somut) şekilde anlamaya çalışır. Egzistan-siyalimde felsefî sisteme gidilmesi yerine, fikirlerin edebî eserlede işlenip anlatılması bundandır. Varoluşçuluğun mücerrede karşı oluşu Kierkegaard'ın Descartes (1996-I650)'e ait meşhur "Düşünüyorum o hâlde varım " formülüne itirazında açık şekilde görülür. Varlığı düşünceden çıkarmak tezada düşmektir. Çünkü düşünce varoluştan sonra gelir.

Egzistansiyalizme göre varoluş varlığın mevcut şekli değildir. Esasen varoluş bir hâl değil, harekettir, imkândan gerçeğe geçiş hareketidir. Gerçek varoluş da ancak hürriyet içinde meydana gelir. Egzistansiyalistlere göre; kendi kendisini serbestçe seçen, kendi varlığını yapan, kendi kendisinin eseri olan insan varoluş rahibidir, önceden kabul edilmiş her çeşit prensip reddolunur.

İnsan ne olacağını kendisi seçer. Bu seçişle öz'ünü yaratır. Seçme içinse önce var olmak gerekir. Buna göre insanda varoluş öz'den önce gelir. Tohumdan ne çıkacağı bellidir ve kendi kendini seçemez. İnsanın ise ne olacağı bilinemez, o kendi kendisini seçer, tayin eder. Kendisi dışında olan ve kendisini çevreleyen şartlara karşı istediği şekilde hareket eder. Sartre'a göre bu geçiş yaşamaktır. Dünyamızı biz seçmiyoruz ama aradaki mutluluk ve ıstırapları biz yaratıyoruz ve bunlardan sorumluyuz.

Varoluş kat'ilik kazanmış, nihâi şeklini almış, gayeye ulaşmış bir hâl tanımaz.

Bu felsefeye göre, varlık insan için tanınandan ibarettir; ötesi yoktur.

Egzistansiyalistler Allah'a inananlar ve inanmayanlar olmak üzere ikiye ayrılırler. Dine inanan kolu Pascal (1623-1662) tarafından kurulmuş, Kierkegaard, Jaspers (1883-1967) ve Cabriel Marcel (1889-1973) tarafından da geliştirilmiştir.

Allah'a inanmayan egzistansiyalistlerin başında Alman Martin Heidegger (1889-1976) gelir. Onu Sartre, Simone de Beauvoir (1908-1986) ve Georges Bataille (1897-1962) takip eder.

İki görüşü arasındaki en büyük fark, Allah'a inananlara göre, varoluşun sonsuzluğa, inanmayanlara göre ise hiçliğe açık oluşudur. Bu sonucu görüş, II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'da, köklerinden kopmuş, geçmişe ve tarihe güvenini kaybetmiş, ahlakî değerlerden uzak, topluma yabancılaşmış, halkla olan ruhî bağlarından sıyrılmış, mutsuz, gelecekten ümitsiz, ölümün devamlı tehdidi altında yaşayan gençlik arasında Sartre'in eserleri ile yaygınlaşmıştır.

Egzistansiyalist edebiyat, alışkın olduğumuz edebiyattan farklıdır. Alışkın olduğumuz edebiyatta karakterler tahlil edilir, örfler anlatılır, onlarda hayat hadiselerinin gelişmesi görülür, kısaca, eserde insan ve insanının hayatı verilir. Egzistansiyalist edebiyat ise, aksine, varlıkta özel olarak var olan şeyi araştırır ve onun hususiyeti içindeki zihnî denemesini yapar. O kadar realistler ki, realite dışı sandığımız durumlarla karşı karşıya kalırız. Yaşadığımız veya yaşayabileceğimiz ruh hallerinin tahlil edildiğini görürüz.

Bu sebeple egzistansiyalist yazarlar roman ve oyunlarında okuyucunun ve seyircinin merakını sürekli uyanık tutarlar.


SÜRREALİZM

Gerçeküstücülük. Bir bunalım edebiyatı olan dadaizmden doğdu. Aklın kontrolünden kaçan şuur dışını, tesadüfe bağlı ruh durumlarını, düzensiz hayalleri, rüyaları, hezeyanları sanata aktarma amacı güder. İlham kaynağı Fraud (1856-1939)'in derinleştirdiği şuuraltı araştırmalarıdır.

Sürrealizm Andre Breton (1896-1966) tarafından geliştirildi. 1924'te Paris'te "Sürrealizmin Beyannamesi'ni yayınladı. Beyannamesinde şöyle der: "Sürrealizm, sözle, yazıyla veya başka bir biçimde düşüncenin gerçek faaliyetini ifade eden saf ruhî bir otomantizmdir. Aklın ve mantığın bütün kontrolünden, bütün estetik ve ahlâkî endişeden kurtulmuş olan düşüncenin belirlenmesidir.

Sürrealizm, bu güne kadar ihmal edilmiş olan bazı çağrışım şekillerinin yüksek realitesi, rüyanın büyük kudreti, düşüncenin çıkarsız oyunu hakkındaki inanışa dayanır. Sürrealizm, öteki bütün ruhî mekanizmaları kökünden yıkmak, hayatın başlıca meselelerinin çözümlenmesinde onların yerini almak gayesindedir."
Sigmund Freud'a göre; insanın şuur altında gizlenmiş kuşkuları, eğilimleri, arzuları, rüyada bütün çıplaklığı ile kendisini gösterir; ruh hâli hiç bir baskı altında değildir. Sürrealistler bunu "düşüncenin gerçek faaliyeti" olarak görürler. Edebî eser ise bu faaliyetin yazılmasıyla ortaya çıkar. Şuur altı, sanatın gerçek kaynağıdır. Aklın ve mantığın kontrolünde yazılan edebî eser sahtedir.

Sürrealistler "gerçek üstü"nü yakalamak için ipnotizma seansları düzenlediler. Şuur altının gizli cevaplarını aradılar ve uyanık hâlde iken yazılmış otomatik yazılarla (önceden düşünmeksizin kalemin ucuna geldiği gibi yazılan) karşılaştırdılar. Bir kişinin bir kâğıda yazdığı soruya diğerinin, soruyu bilmeden verdiği cevapları yayınlayarak tesadüften doğabilecek çarpıklıkları göstermek istediler.

Bir sanat eseri sanatkârın iradesiyle ortaya çıkmaz. Daha çok tesadüfün ve otomatizmin ürünüdür.

Sürrealistler, iç akışın devamını engellediği için nokta, virgül, noktalı virgül gibi işaretler de kullanmamışlardır.

Peyami Safa, Sürrealistler için: "...Hezeyanın veya saçmanın ifadesinde bile şuuru bertaraf etmek mümkün olmamış, sürrealist şiir veya resimler, şuuraltı muhtevalarının direkt ifadelerinden ziyade onların tahmin yoluyla (yani şuurlu) taklitlerinden ibaret kalmıştır" der.

Musiki dışında hemen bütün sanat dallarında tesiri görülen sürrealizm II. Dünya Savaşı'ndan sonra yerini varoluşçuluğa bıraktı.

Bu akımın temsilcileri arasında, Breton'dan başka Sovpanlt, Aragon, Eluard, Peret, Artaud, Prevert'i sayabiliriz.

Türk edebiyatında Garipçilerin ve İkinci Yenicilerin bazı şiirlerinde sürrealizm izlerine rastlanır.


DADAİZM

Sanattan siyasete kurulu her düzeni anlamsız bularak yıkmaya çalışan sanat akımının adıdır. Taraftarına Dadaist denir. Dedaistier dil ve estetik kurallarını biryana iterek, başı boş bir yol tutmuşlardır.

Dadaizm 1916 yılında ortaya çıktı. Zürih'te Cafe Tezrass'ta Romen asıllı Tristan Tzara, Huns Arp, Georges Ribemont Dqessqnes gibi arkadaşları arasında bir anlam taşımayan "dada" kelimesinin ortaya atmış ve bu kelime her şeye başkaldırısın ismi olmuştur.

I. Dünya Savaşı'nın yol açtığı çöküntü ve inanç buhranının tesiri altında gelişen daizm, kişiyi, aklın sağladığı her türlü sistemden, sanatın bütünlüğünü sağlayan ölçüden, toplumu inanç, gelenekv e ahlâk anlayışından uzaklaştırmak ister. Eski olan her şey yıkılmalıdır.

Dadaister, devamlı şüphe içindedirler; hiçbir şeyin doğruluğuna ve varlığına inanmazlar. Aklın bir kıymeti yoktur.'Düşünceye ve şuurlu tavra karşıdırlar. Kendilerinden önce oluşan bütün edebiyat akımlarını mizah yollu alaya alırlar.

Dadaistler estetik kaygusu taşımazlar. Sanatta dil, şekil, kafiye uyumunda hiç önem vermedikleri gibi, bu uyumlardan uzaklaştıkça "yapılan şeyin" daha da kıymet kazanacağını savunurlar. Gülünç, kaba ve bayağı her türlü saçmalığı ön plana çıkarırlar. Dadadizmin önemli temsilcilerinden Francis Picabia kendilerini şu cümlelerle   anlatır:    "Ne   yaptığımızı anlamıyorsunuz değil mi? Aziz dostlar, onu biz sizden daha az anlıyoruz. Ne saadet değil mi? Hakkınız var! Bir defa daha Papa ile uyumak isterdim! Yine mi anlamıyorsunuz? Ben de anlamıyorum, ne kadar hazin bu!"

Dadizmin öncüsü Tristan Tzara "Gerçek dada, dadaya karşıdır" diyerek felsefelerini ortaya koyar.

Savaş sonunda 1919'da Paris'e giden Tristan Tzara'nın çevresine toplanan Breton, Soupault, Peret, Aragon dadadizmi 1922'ye kadar sürdürdüler. Bu tarihten sonra dadazm yerini sürralizme bıraktı.


EKSPRESYONİZM

Anlatımcılık. İnsanın iç dünyasında doğan duygulan anlatmaya önem veren bir akımdır. Romantizmin değişik şekli kabul edilir. XX. yüzyılın başında empresyonizme tepki olarak doğdu. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Alman sinemasında da uygulandı.

Avrupa ve Amerika'da gelişen bu akım sanayi medeniyetinin anlamsızlaştırdığı hayata karşı ruhun isyanı mahiyetindedir. Sanata objektiflik yerine fedirdiyetçilik hâkimdir. Şairler duygularım hür bir şekilde anlatırlar. Tiyatroda ise konformizm ve gelenekler hicvedilir.

Bu Akımın önemli temsilcileri:

Franz Kafka (1883-1924), Thomas Stearns Eliot (1888-1965) Eugene Gladstone O'neill (1888-1953)

örnek:

DÖKÜM

Bu kastetim
Bu kaputum
İşte traş takımı
Bez bir kılıfa koydum

Konserve kutusundan
Tabağım bardağım
Tenekenin üzerine
İsmimi yazdım

Haris gözlerden sakladığım
Şu kıymetli çivi
Yazdı tenekeye
ismimi

Ekmek torbasında
Bir çift yün çorap
ve herkesten gizlediğim
Öteberi

Bu torba geceleri
Yastık olur başıma
Durur toprakla vücudum
Arasında bu mukavvat

Şu kurşun kalemi var ya
En çok sevdiğim bu, işte
Düşündüğüm şiirleri gecede
Gündüz onunla yazarım

Bu benim defterim
Bu benim çadır
Bu benim iplik
Bu havludur
Günter Eich
(Çev. Behçet Necatigil)


KÜBİZM

Eşyayı, derinliği olan geometrik şekiller içinde görme esasına dayanan bir akımdır. Akımın temelini, Cezanne'ın, tabiattaki herşeyi küre, silindir, koni gibi geometrik şekillerle ifade edebileceği fikri oluşturur.

Akım, adını Georges Braque'ın 1908'de bir manzara resmi karşısında kullandığı bir kelimeden almış, terim olarak Louis Vauxcelles ortaya atmıştır.

1908'den beri örnekleri görülen bu , akım önce resim sanatında gelişti. Heykel ve diğer güzel sanatları da etkiledi. Edebiyatta örneklerine fazla rastlanmaz.
Kübizmde tabiatın hiç bir şeyi düz bir çizgi gibi göstermediği, insanın da bütün duygu, düşünce ve hayallerinin yalın hâlde olmadığı esasından hareket edilerek her şey birbirine karışmış birşekilde ifade edilir.

Resimde Picasso, Braque, Duan Gris, F. Leger, edebiyatta şair Guillaume Apolinaire bu sanatın önde gelen isimleridir.

Kübizmin Türkiye'de resim alanında tesiri görülmekle beraber, edebiyatta yankı bulduğu söylenemez. Bir kaç özentili şiir yazıldıysa da ses vermemiştir.


EMPRESYONİZM

Nesneyi doğrudan doğruya tasvir ve analiz etme yerine, onun uyandırdığı duyguları anlatma yoludur.XIX (19 yy) yüzyılın sonlarında fransa'da doğdu. Önce resimde sonra diğer sanatlarda tesiri görüldü.

Empresyonistler dış dünyanın kendi içlerinde bıraktığı intibayı dile getirirler. Bu âlem sanatkarlara sadece heyecan ve ruhî dalgalanmalar veren bir uyarıcıdır. Önemli olan sanatkarların tabiatı şahsi olarak idraki ve onun, bu idrak açısından ifadesidir. Belki bir şekil ve ahlak kaygısı taşımazlar. Bu gayeye hizmet eden edebiyat anlayışını reddederler. Özellikle resimde sistemsizlik ve renk hakimiyeti görülür. Şiir, kısa hikaye, tek perdelik manzum piyes gibi kısa çalışmaları tercih etmişlerdir.

Empresyonizm önemli temsilcileri

Resimde: Edgar Degas (1834-1914),  Paul Gaugun (1848-1903), (1839-1906)  Poul Cezzanne,

Edebiyatta: Paul Verlaine (1884-1896) , Arthur Rimbaud (1854-1891)

Türk edebiyatında Empresyonizm

Ahmet Haşim, Cenap Şahabettin, Ahmet Muhip Dıranas.


SEMBOLİZM

XIX. (19 YY) yüzyılda realizme, naturalizme ve parnas şiire karşı çıkan akım. Terim dilimize Fransızcadan geçti. Aslı Yunanca symbol'dan gelir. Fransızca'da manevi durumu tabiî bir bağlantıyla anlatan nesneyi ifade eder. "Hz Ömer adaletin sembolüdür" dediğiniz zaman adalet gibi manevî bir kavram Hz. Ömer'in huy ve davranışını karşılar.

Sembolizmin başlangıcı Fransız edebiyatıdır.

XIX. yüzyılın ikirci yansında Fransız toplumu büyük değişikliğe uğrar, ilmin ilerlemesi, yeni buluşlar, makineleşme, sosyalist hareketlerin örgütlenmesi insanları mutlu etmediği gibi 1870'de Fransızların Almanlar karşısında bozguna uğraması, toplumu bir karamsarlığa, bir bezginliğe sürükler. Duygulu sanatçılar ruh sarsıntısı geçirir. İçlerine kapanırlar.

Auguste Comte (1798-1857)'un pozitivst felsefenin etkisiyle ortaya ortaya çıkan naturalizm de sanatçıların isteklerine cevap vermekten uzaktır.
Alman, Rus, İngiliz ve İskandinav edebiyatından yapılan tercümeler Fransız edebiyatçılarında yeni ufuklar açar.

Alman filozofu Hortmann'ın "şuuraltı felsefesi" ve özellikle Alman idealizminin kurucusu Arthur Schopenhauer (1788-1860)'in "Dünya bir tasavvurdur, bir hayâlden ibarettir" temeline dayanan görüşü, ayrıca Vagner'in kötümser musikisi yeni arayışlara zemin hazırlar. Bunların yanında Gerard de Nerval (1808-1855) ve Edgar Allan Poe (1809-1849) gibi romantik şairlerin tesirini de belirtmemiz gerekir. 1880'li yıllarda Fransız edebiyatında arayışlar devam ediyordu. Eski değerler yıkılmış yerine bir sistem getirilememişti. Les Hydropathes (Bağrı Yanıklar) Les Hirsu-tes (Perişan Saçlılar), Nous Autures (Bizler), Les femenfoutistes (Avareler) vb. daha birçok edebî okulun kalıcı etkisi olmadı.

Sembolizmin önünü açarı ilk güçlü edebi okul dekadizm (inkırazcılık = çöküşçülük)'dır. Adını "fesuis l'Empire alafin de la decadence" (Ben dekadansın sonunda gelen imparatorluğum) (1882) mısrasında geçen dekadans (decadence = çöküş) kelimesinden alır. Dekadizm, bütün edebiyat geleneklerinin dışına çıkmayı, kaideleri altüst etmeyi, kötümserliği, aşırı hassasiyeti, hayale kapılışı, marazî temalara yönelişi ifade eder.

O zamanın Verlaine, Moreas vb. genç yazarların bir çoğunu önce dekadizmin içinde görürüz. Birkaç yıl süren dekadizmin en önemli temsilcisi, akımın adını koyan şair Jues Laforgue (1860-1887)'dur.

Yine Fransız şairlerinden Charles Baudelaire (1821-1867)'in 1857'de yayınladığı Kötülük Çiçekleri sembolist estetiğin dayanağı oldu. özellikle "Correspondances" başlıklı şiirin bir bendinde: "Uzaktan birbirine karışan aksisedalar gibi, gece kadar sonsuz, ışık kadar geniş, karanlık ve derin bir birlik içinde, kokular, renkler ve sesler birbiriyle anlaşıyor" diyerek insanı yeni sezgiler âlemine götürür. Bu kaynaktan beslenen Paul Verlaine (1844-1896), Arthur Rimbaud (1854-1891), Stephane Mailende (1842-1898) sembolizmin doğuşunu hazırladılar.

Verlaine'in tesirinde kalanlar, asıl gerçek benliğimizi dışarı ile temasa getiren duygulardır. Benliğimizle dış âlem birbirinden açık sınırlara ayrılmışlardır. Duyular vasıtasıyla ifade ettiğimiz dış âlem, gerçekte âlemle bizi bağlayan duyuların ifadesidir. Şairin tabiat hakkında söyleyecekleri kendi benliğini açığa vurur. Dolayısıyla dış dünya şairin kendi ruhunu ifade ettiği semboller dünyasıdır, derler.

Mallerme taraftarları da bu görüşün tersinden hareket ederek aynı sonuca varırlar. Çok karışık ve belirsizmiş gibi görünen bu görüşe göre: "Şairin yapacağı şey kendi duyularını, hissettiklerini anlatmak değil, aksine, eşyanın saf tasavvuruna, halis ve her türlü taklit edici, karıştırıcı his müdahalelerinden uzaklaşarak katıksız fikre yükselmek, bunu temin edecek bir ifadeye kavuşmaktır. Şair bu Eflâtûnî manada idealizmi sağlamak için temsilî bir tema ele alacak, bunu görünüşte mana ve konuyla ilgili, gerçekte ise kullandığı kelimelerin sihirli birleşmesi sayesinde manaya sadece gizli bağlarla bağlı bir umumî ahenk ve anlaşma içinde bize eşyanın erişebilecek en halis fikrini, düşünce oluşunu sezdirecektir."

Sembolizmi bir sistem haline getiren Mallerme'dir. Alman filozofu Hegel ve Fichte'nin estetiğinden hareket ederek kâinattaki gerçek varlıkların fikirler olduğunu, maddî âlemin bütün şekillerinin bu fikirlerin birer remzi, işareti, sembolünden ibaret bulunduğunu söyler. Şairin etrafında toplanan gençler, ustalarından dinledi kerini eserlerinde uygulamışlardır.

Sembolizmi bir edebiyat akımı olarak ilk tanıtan ise Rum asıllı Fransız şairi Jc-an Morias (1856-1910)'tır. Baudelaire'in "Sembol ormanları arasından geçer insan " mısrasında kullandığı sembol (symbole) kelimesine izm (= isme) ekleyerek terimi meydana çıkarmış, Figaro gazetesinin edebiyat ekinde sembolizmin beyannamesini yayınlayarak akımın tarihini ve özelliklerini açıklamıştır (18 Eylül 1886).

1890 yılından sonra sembolizm akımı diğer sanat dallarına yayılır. Tiyatroda Norveçli Henrik Ibsen (1828-1906) "Yaban ördeği" ve "Yapı Ustası Solness'1, Belçikalı Maurice Maeterlinck (1862-1949) "Mavi Kuş "u yayınlar. Akım resimde de tesirini gösterir. Jean Mortas Verlaine'le birlikte "Mercure de France" dergisinin mart sayısında yazdoıklan bir yazıda resimde sembolizmin nasıl gerektiği üzerinde durmuşlardır. Sanat eseri, "Tek amacı düşünceyi anlatmak olacağı için fikirci olmak; fikri bir biçime sokacağı için sembolist olmak; bu biçimleri ve sembolleri anlaşılır bir şekilde ifade edeceğine göre sentezci olmak; nesne hiçbir zaman nesne olarak ifade edilemeyeceğinden içe dönük olmak" zorundadır.

Sembolizmin Özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Sanatçıyla dış dünya iki bağımsız âlemdir. Sanatçı dış dünyayı duyuların kendisine bildirdiği kadar hissedebilir. Duyuların bildirmediği şeyler yok sayıldığı için, asıl gerçek insanı dış dünya ile temasa getiren duyular olmaktadır. V.Borochard "Yanılmaya Dair" (1926) adlı eserinde bunu şöyle formülleştirir:
"Eğer eşyanın kendisi bir varlıksa bile onda iki şey hem kendisi, hem de uyandırdığı fikir birbirine tıpatıp uygun olarak mevcut demektir. Üstelik bu beraberliğin araştırılması ve isbatı da mümkün değildir. Çünkü insan zihni, çemberini yarıp dış dünyaya karışamaz. Nasıl düşüncemizde yeri olmayan şeyin kendisi de yok demekse o şeyin gerçek zannedilen fikri de sahiden kendisi olmayıp onun hakiki varlığına ölçülen bir semboldür."

2- İnsan ne çevresini ne de kendi iç âlemini olduğu gibi anlatamaz. Biz dış âlemi duyularımızla idrak ederiz. Duyularımız bu akımı olduğu gibi vermez. Onu bize değiştirerek ulaştırır. Esasen bütün tabiat ve hareketler kendi kendilerine var olamazlar. Bunlar duyularımızla idrak ettiğimiz birtakım görünüşlerdir.

Bu bakımdan sembolistler eşyayı değil eşyanın bizde bıraktığı tesiri dile getirmek istemişlerdir.

3- Sembolizmde kâinat bir bütün olarak ele alınır. Ruhla beden, görülen dünya ile görülmeyen dünya arasında bir denge, bir birlik, uyum ve kaynaşma olduğuna inanılır, özellikle maddî âlemle ruhî âlem arasındaki uyum derindir. İnsanla kâniat arasında her şey benzerlikler (ano-logies) esasına dayanır. Bu benzerlikleri ve muhayyileyi tahrik eden kuvvetlerin sırrını çöze çöze insan kâinatın varlığına inanır. Bütün kâinat imajların ve işaretlerin saklı bulunduğu bir depodur. Bunlara kendine göre yer ve değer verecek olan insandır. Bunun için iç gerçekle (duygular) dış gerçek (duyular) arasındaki gizli ilişkiler üzerinde durulmuş, insanla tabiatın kaynaşması ele alınmış, bu kaynaşmanın sonucu olarak duyuların herhangi birine bağlı bulunan bir özellik başka bir duyuya bağlanabilmiş, böylece hasret rengi, beyaz titreyiş, tatlı neş'e, yeşil sâadet vb. yeni birtakım birkaç duyuyu bir anda etkileyen (si-nestetik) kelimelerin kullanıldığı yeni söyleyiş biçimleri ortaya çıkmıştır.

4.  Dış dünyanın insan üzerindeki tesiri, insanın içindeki temayül ve heyecanlar açıkça anlatılamaz. Aslında insan bu temayül ve heyecanlar üzerinde düşünmeye kalktı mı bunlar kaybolurlar, tşte bundan dolayıdır ki, bunlar okuyucunun duyularına hitab edilerek ona sezdirilebilir. Sembolizm düşünceyi duyulara seslenen bir biçim içinde anlatmaya çalışır. Bu da ancak musikide olduğu gibi telkin yolu ile olur. Bu noktada şiir akıcı bir ahenk, âdeta bir ninni, bir nağme halini alır. Verlaine'nin (Musiki, her şeyden önce musiki) Rimba-ud'nun "içten gelen ritmlerle bütün duyuların kavrayabileceği bir şiir dili icat etmekle övündüm", için de Römances şans pa-roles (sözsüz şarkılar), Ahmet Haşim'in "şiir, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt lisandır" Yahya Kemal'in bir şiirine "Güftesiz Beste" demesi bundandır.

Ancak şiire sokulan bu musikiyi gerçek musiki ile karıştırmamak gerekir. O duygu ile kelimeler, yani (özle biçim) arasındaki uyumdur, duygu, Önce ahengini bulur, sonra kelimelerin manasım bu âhen-ge uymaya çalışır.

5. Dünyada her şey bir analojiden ibarettir. Her şey başka bir şeyi hatırlatır. O halde şairin bu birbirini hatırlatan unsurları şiirine alması, lâzımdır. Bunu yaparın de anlatılan şeyin adını söylemesi veya onu tasvir etmesi gerekmez. Şair, nesnelerin bizde uyandırdığı tesiri dile getirmelidir. Nesneler sadece dış dünya ile iç dünya arasında bağ kurmaya yarayan birer semboldür. Gerçek âlem aşağılık ve değersizdir. Onun için şiir bu semboller üzerinde kurulmalıdır.

6. Dış dünya ile duyular arasındaki bağı hissettirmek için bazen semboller bile yetersiz kalır. Bunun için şiirde kullanılmak üzere özel bir dil gereklidir. Bu dil günlük dilin dışında olmalıdır. Bazen çok eski kullanıştan düşmüş kelimeler şiirin lûgatına girer, bazen de yepyeni kelimeler uydurulur. Belli anlamlarda kullanılan kelimelere değişik anlamlar yüklenmek suretiyle günlük dilden kelimeler alındığı da olur.

O sembolistlere göre kelimeler anlamların kalıpları değillerdir. Her kelimenin kendine göre bir değişme kabiliyeti vardır. Her kelime bir semboldür.

7. Şiirde duygu ve düşüncelerin açık bir ifade ile değil de kelimelerin ahenginden de faydalanarak sezdirme yolu ile anlatılmaya çalışılması, sembollerin çözülmesindeki güçlük şiiri anlaşılmaz hale getirmiştir. Güzellik açıklıkta değil, müphemiyette aranmıştır. Sembolistlere göre açıklık ve ulaşılırlık şiirin güzelliğini bozar. Onlara göre her mısra, hatta başlı başına bir sembol olan her kelime, meçhule açılan birer penceredir. Tıpkı müzikte her notanın veya melodinin her dinleyicide başka başka hayaller uyandırması gibi, bu pencerelerin hangisinden bakılırsa, görülen manzara ona göre değişir ve farklı olur. Sembolistle göre şiir esrarlı bir şeydir. Mısralarda bir müphemiyet, esrarlı bir hava gizlenir. Şiir muammaya doğru yönelir. Bu sırrın anahtarlarını, bulmak okuyucuya düşen bir vazifedır.

8. Şiirde anlaşılmazlıkve mümphemiyet isteği sembolist şairleri muayyen temlere yöneltti. Kaçmak, kurtulmak, uzaklara muhayyal diyarlara özlem, insan eli değmemiş, ayak basılmamış yerler ve başkalarınca yaşanmamış zamanlar "rüyalı dekorlar" şirlerine konu oldu.

9. Sembolistler klasik nazım şekilleri yerine serbest müstezat ve serbest nazım kullandılar. Kafiyeyi katı kalıplardan kurtarıp daha serbest bir hale getirdiler.

10. Sembolistler saf şiir-paeise püre peşindeydiler. Bu da ancak "saf manasens püre" ile mümkündür. Gramer kaideleri, noktalama işaretleri ve üslûp ahdi şiirde kurulmak istenen semboller dünyasını ve bu sembollerle varılmak istenen "saf manası"yı bozar. Bunun için gramer kaideleri ve noktalama işaretleri beddiî prensiplere göre değil, sanatkârın tercihine göre şiirde yer almalıdır. Yanyana dizilen kelimeleri dil bilgisi kaideleri ve noktalama işaretleri değil okuyucunun muhayyilesi birleştirecektir.


Sembolizmin hazırlayıcıları olarak Baudelaire ve Rimbaud'u, temsilcileri olarak da şiirde Verlaine, Mallarme, Renier (1864-1936), Valery (1871-1945)'i, tiyatroda Maeerlinck'i sayabiliriz.

Türk edebiyatında da semboiiiinin temsilcileri görülür. Bu akımın varlığından söz edilmediği bir zamanda Şeyh Cialib (1757-1799)'in iç dünyaya yönelik yazdığı şiirleri sembolizmin özelliklerini taşır. Batılı anlamda ilk sembolist şiirleri Cenab Şehabeddin (1870-1934) yazmıştır. T

ürkçede sembolist şiir deyince Ahmed Haşim (1884-1933) ilk akla gelen isimdir. Şair şiir anlayışını şu dörtlükle açıklar:

  • Seyr eyledim eşkâl-i hayatı
  • Ben havz-ı hayâlin sularında
  • Bir aks-i mülevvendir onunçut
  • Arzın bana ahcar u nebatı

(Ben hayata ait her şekli hayal havuzunun sularında seyrettim. Onun için dış dünyadaki her taş ve bitki benim gözümde renkli bir akisden ibarettir.)

Ayrıca Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiirlerinde de sembolizmin tesir hissedilir.

Örnekler;

BÎR   GÜNÜN   SONUNDA    ARZU

  • Yorgun gözümün halkalarında
  • Güller gibi fere oldu nûmâyân Güller gibi...
  • Sonsuz, iri güller;
  • Güller ki kamıştan daha nâlân
  • Gün doğdu, yazık, arkalarında.
  • Altın kulelerden yine kuşlar
  • Tekrarını ömrün eder ilân
  • Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
  • Âlemlerimizden sefer eyler?
  • Akşam, yine akşam, yine akşam,
  • Bir sırma kemerdir, suya baksam...
  • Akşam, yine akşam, yine akşam...
  • Göllerde hu dem bir kamış obam!

Ahmed Haşim

PİPO

Kafamda uzun bir çalışma gecesi, güzel bir kış çalışması hayalini kurarak dün pipoma kavuştum. Mavi güneş yapraklarıyle muslinlerin ışıklandırdığı mazideki yazın bütün çocukça sevinçleriyle birlikte sigaraları bir tarafa attım ve daha iyi çalışmak için, yerinden kımıldamadan uzun uzun dumanını tüttürmek isteyen bir insan ciddiyetiyle ağırbaşlı pipomu yeniden ele aldım. Fakat bu mekrukenin bana hazırladığı sürpriz karşısında şaşırakaldım. İlk nefesi çeker çekmez, yazılacak kocaman kitapları unutuverdim. Hayran ve rikkat içinde, geriye dönen geçen kışı teneffüs etim. Fransa'ya dönüşümden beri bu vefakâr dosta el sürmemiştim ve bütün Londra, bir sene evvel tek başıma doya doya yaşadığım Londra, olduğu gibi o anda peyda oldu; önce, beyinlerimizi sarıp sarmalıyan o sevgili sisleri ki orada, kafeslerden içeriye sızınca kendilerine mahsus bir kokuları vardır. Tütünün, üstünde sıska bir kara kedinin tortop olduğu kömür tozuna bulanmış meşin mobilyalı loş bir oda kokuyordu; alev alev yanan ateş ocağı kömür döken kızıl kollu hizmetçi kadın, saç kovadan demir sepete dökülen bu kömürün gürültüsü ve sabah- müvezziin kapıya o merasimle iki kere vuruşu ki bana hayat verirdi. Pencereden, ıssız, sguare'in yapraklarını  tekrar gördüm. Çiseliyen yağmurdan ıslanmış ve dumandan kararmış vapur güvertesinde, yol kıyafetinde, sırtında yolların tozu renginde gri ve uzun bir rop, üşüyen omuzlarına nemli yapışmış bir manto, başında, deniz, havasıyle liyme liyme olmuş, zengin kadınların evlerine döner dönmez fırlatıp attıkları, fakat zavallı sevgililerin daha birçok mevsimlerde tamir ede ede giydikleri tüysüz ve hemen hemen kordelasız hasır şapkalardan biri, surda burda dolaşıp duran zavallı sevgilimle birlikte titreye titreye, o sık geçtiğimiz açık denizi gördüm. Boynuma, müebbeden veda edildiği zaman sallanan o müthiş mendil dolanmıştı.

Stiphane Mallerme (Çev. Sabrı Esat Siyavuşgil)


PARNASİZM

Realizmi benimseyen şiir akımına denir. Romantizme tepki olarak doğmuştur. Parnas adım musa'lann (ilham perilerinin) oturduğuna inanılan bir dağdan alır.

Fransa'da, 1866 yılında Parnasse Contemporain (Çağdaş Parnas) adını taşıyan şiir dergisinin çevresinde toplanan şairlere parnasyen denmiş, şiir akımına ise par-nas adı verilmiştir.

Romantizmin aşın hissiliğine, sübjektifliğine karşı 1850'lerde, pozivitizmin dış tesiriyle dünyayı realist bir gözle anlatan şiirler yazılmaya başlandı. Bu akım "sanat,sanat içindir" ilkesini benimsedi. Buna göre sanatla güzellik ancak güzel şekillerle elde edilir. Bunun için şiirin biçimi çok önemlidir. Şiir ahlâkî, sosyal ve siyasî bir muhtevadan çıkarılır. Şiirin gayesinin yine şiir olduğu savunulur.

"Sanat sanal içindir" görüşünden dolayı toplum meselelerine uzak duran parnasçılar sadece belli bir kesime hitap edebilmişlerdir.

Parnasizmin başlıca özellikleri:

1- Şair şahsiyetini gizlemiş, şiirinde şahsî duygulanmaları yerine dış dünyadaki intibalarıni, değişik tabiat görüntülerini tarafsız bir tarzda anlatmaya çalışmıştır.

2-   Romantizmde terk edilen eski Yunan-Latin kültürüne yeniden dönülmüş, bu mitolojik zenginlik ve kültürün yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalınmasının üzüntüsü dile getirilmiştir.

3- Yaşanılan zaman yerine tarihî olay ve kişiler şiire konu olmuş, Hind, Mısır, Filistin gibi ülkelerin kültür ve efsanelerinden faydalanılmış, bu ülkelerin tabiat görüntüleri işlenmiştir.

4- Felsefî düşünceler, ilmî ve teknik konular şiire girmiştir.

5-  "Sanat sanat içindir" ilkesine bağlı kalınarak şiir tekniği ve şekli üzerinde dikkatle durulmuş, vezin, kafiye ve dil ustalığına büyük önem verilmiştir.

6- Şiir sosyal konulardan uzaklaşmış, şekil mükemmelliği yeterli görülmüştür.

Parnasizmin önde gelen şairleri arasında Theophile Gautier (1811-1872) Lecon-te de Lisle, Theodore de Benville, Jos£ Marta Her&iia, François Coppee, Sully Prudhomme gibi isimler sayılabilir. Yahya Kemal Beyatlı ile Tevfik Fikret bu akımın edebiyatımızda iki önemli temsilcisidirler.


NATURALİZM

Gözlem ve deneye dayanan edebiyat akımıdır. Hippolyte Taine (1828-1893)'in "Aynı sebepler aynı şartlar altında ay m sonucu verirler" şeklinde Özetleyebileceğimiz determinist görüşünü temel alır. Buna uyularak Fizik, kimya, biyoloji gibi tabiat ilimlerinde kullanılan deney metodu insan hayatında da uygulanabilecek ve bu metodla hikâye, roman, oyun yazılabilecektir.

Çok kişi realizmle naturalizmi bir saymışlardır. Fakat naturalizm determinizm anlayışını daha açtığı ve deney metodunu da romana tatbik ettiği için realizmden ayrılır.

1880 yıllarında ilmî akımların etkisinde kalan Emile Zola (1840-1902) roman sanatına tabiat ilimlerinin metodunu tatbik etmek istemiştir, insanın kaderini mizacının belirlediği, mizacına soyu ve içinde bulunduğu çevre şartlarının hakim olduğu görüşündedir. Tecrübî Roman (1880) adlı eserinde şöyle der:
"Romana bir müşahedenden, bir de tecrübeciden mürekkeptir. Müşahedeci, vakıaları müşahede ettiği gibi verir ve hareket noktasını kurar ve üzerinde roman şahıslarının yürüyeceği, hâdiselerin cereyan edeceği sağlam zemini hazırlar. Sonra tecrübeci gelir, hususî bir vak 'a içinde şahıslan o tarzda hareket etririr ki, vakıalar, incelenen hadisler determinizmin icab ettiği gibi birbirlerini takip ederler. "

Yine Emil Zola 20 ciltlik "Rougun Macquart, ikinci İmparatorluk Devrindeki Bir Ailenin içtimaî ve Tabiî Tarihi" roman dizisini Dr. Lucas'ın "veraset nazariyesi'nden ilham alarak yazmıştır. Eserinde, küçük bir ailenin toplum içindeki hareketinin gelişmesini, kollara ayrılışını, çeşitli safhalardan geçişini gösterir.

Naturalizmin başlıca özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1. İnsanın duygu, düşünce ve hareketleri soyunun ve çevresinin etkisiyle oluşur. Kişinin kendisinin iradesiyle yaptığını sandığımız hareketleri aslında çevresinin tesiriyle meydana gelmiştir. Naturalist eserde kişinin, soyu, içinde yaşadığı toplum tanıtıldıktan sonra, kişiler ve olaylar, yazarın isteği dışında belli bir sonuca ulaşır. Yazar, romanda, kişi veya kişileri deney için bazı çevrelere sokarak gözlemler. Böylece deney ve gözlemiyle varılan sonucu izleme imkânı bulur.

2. Naturalist yazar, arka plana çekilerek roman kahramanlarına müdahale etmez. Bu tutum, bir fizik bilgininin deney şartlarında nesnenin aldığı şekle müdahale etmemesine benzetilir. Romancı iyilik veya kötülük karşısında duygusuzdur. Gördüklerini kaydetmekle yetinir.

3. Naturalist yazarlar olayları ve kişileri bir ilim adamı gözüyle incelerler. Hayatın iyi yönlerini anlattıkları gibi, çirkin yönlerini de ayrıntısıyla anlatırlar. Emile Zola "Biz toplumda ve insanda meydana gelen bozuklukları açıklamak için bireylerin anatomisini yapıyoruz" der. Toplum ve insanı tanımak için kahramanlarını çirkin, sefil bir hayatın içine iterler. Böyle yapmakla hayatın acı ve çirkin yönlerini göstererek insanlara ders verdiklerine inanırlar.

4. Naturalizmde, insan mizacının soy ve çevrenin etkisiyle oluştuğunu belirtmiştik. Buna dayanarak çevre ve insan tasvirlerine geniş yer verilir, insanı çevresinden ayrı düşünmek mümkün olmadığı için çevrenin tasviri önemlidir. Kişinin, bulunduğu toplumun diliyle konuşturulduğu görülür.
Naturalizmin temsilcileri arasında E.Zola'dan başka Goncourt Kardeşler'i, Alphouse Daudet'i, Guy de Maupassant'ı sayabiliriz.

Türk edebiyatında ise, Nabizade Nazım, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Bekir Fahri, Selâhaddin Enis naturalizmi benimseyen yazarlardır.

Naturalizm, romanın dışında hikâye ve tiyatro türlerinde de gelişmiştir. Naturalist tiyatroda dekor ve kostümler, romanda tasvirin oynadığı rolü oynar.


REALİZM (Gerçekçilik)

Sosyal ve ferdî hayatı olduğu gibi anlatma yolu tutan edebiyat akımıdır. XIX. yüzyılda deneye dayanan ilimlerin gelişmesi ve özellikle Auguste Comte'un pozitivizm felsefesi realist akımın doğmasına sebep oldu.

Auguste Comte'-nin, tabiat olaylarının metafizik görüşlerle değil, olaylar arasındaki bağlantıların gözlem ve deneyler sonucu ortaya çıkacak değişmez kanunlarla açıklanabileceğini ileri süren pozitivizm felsefesi, 1850'den sonra sosyal ilimlere ve edebiyat sahasına tatbik edilmiştir.

Gerçekçiliğin gösterdiği bazı özellikler, romatıklerle çağdaş olan Standhal (1728-1842), Balzac (1799-1850) Merimee (1803-1870) eserlerinde de görülür. Bu sanatkârlar gerçekçiliğin hazırlayıcıları olarak kabul edilirler.

1850'den sonra gözlem ve anket metodunu edebiyata uygulama gayretleri gösteren Murger Champfleury ve Realisme adı ile bir de dergi çıkaran Duranty gibi ikinci derecedeki bir kaç romancının faaliyetlerinin arkasından bu akım, Gustave Flaubert (1821-1880)*in Modeme Bovary (1857) adlı romanı ile kesin şeklini aldı.

Realizmin başlıca özellikleri şunlardır:

1. Gözlem çok önemlidir. Realist romancı konusunu gerçekten alır. ikinci, üçüncü derecedeki olayları bile görerek veya güvenilir belgeye dayandırarak hikâye eder. Onlara göre tarihçiler, geçmişin, romancılar ise yaşanılan zamanın hikayecileridir. Onlara göre roman "Uzun bir yıl üzerinde dolaştırılan aynadır" Bu ayna yol üzerinde iyi veya kötü, güzel veya çirkin her ne görürse aksettirir. Fakat sonraları günlük olayların ayrıntılarının hepsinin anlatılma imkânı olmadığı için, seçme yazma yoluna gidilmiştir. Ayrıca olanların dışında "olabilir" lere de yer verilmiştir.

2-    Romanda olağanüstü veya toplumda istisnaî olan hissî olay ve çevrelerden söz edilmez. Buna karşılık günlük hayatta rastlanılan veya rastlanması muhtemel olaylar anlatılır. Ancak bugünlük hayat¬tan alınan olayların birbirinden farklı tarafları ayrıntılarıyla belirtilir.

3-    İnsanın şahsiyetini tabiî ve içtimaî çevresinin şekillendirdiği kanaatinden hareket edilerek çevre tasviri ile örf ve âdetlerin anlatılmasına önem verilir Bu kuruluşlar romantizmde olduğu gibi sadece tesir olsun diye yapılmaz. Kahramanların şahsiyetini izah eden unsurlar olarak alınırlar. Realizmde gözlem esastır. Çevre, o çevrede yaşayan insanlara tesir ettiğine gö-'re, o insanların gözüyle görülerek tasvir edilir. Mekân, kahramanın bilgi, görgü ve kabiliyetlerinin imkân vereceği şekilde anlatılır.

4-    Tasvire bu derece önem veren realizmde olay en aşağı seviyede tutulmuştur. Gerçekçi romanlarda büyük kahramanlar, şiddetli olaylar, garip serüvenler görülmez. Kişiler, çokluk ruhlarıyla çevrenin yaşama şartlarına uymuş insanlardır. Bunlar her gün rastlanan küçük ve önemsiz olaylar etrafında basit hayatlarını yaşarlar. Gerçekçiliğin önde gelen isimlerinden Goncaurt Kardeşler'in "Her şeyden önce, romanda vak'ayı öldürmeye çalıştık" demeleri, bu akımın mensuplarının romanda olaya verdikleri yeri gösterir.

5-    Yazarlar kendi şahsiyetlerini eserle¬rine aksettirmezler. Olaylar ve kahramanları karşısında tarafsıoz kalırlar. Onları kendi istediği gibi değil de toplumdaki örnekleri gibi anlatırlar. Bu yapılırken müspet ilimlerde esas olan sebep-sonuç prensiplerine bağlı kalırlar.

6-    Realist yazarlar gözlemlerini bir la-boratuvar çalışması titizliği .içinde yazıya geçirmeye çalışırlar. Kelime ve cümlelerin yerli yerinde, üslubun açık-seçik ve yapmacıksız olmasına dikkat ederler.

Realist edebiyatta özellikle, roman, tiyatro, fnkit ve şiir dallarında eserler verilmiştir. Gerçekçi şiire parnas da denir.

Realizm'in Fransa'da en önemli temsilcileri, romanda G. Flaubert Goncaurt Kardeşler; tiyatroda E.Augier ve A. Du-mas Fils; tenkit sahasında da Sainte-. Beuve'dir.

ingiltere'de, C. Dickens, G. Moore B.Shavv; italya'da Giovanni Verga, Luigi Capuana; Rusya'da Gogal, Gonçarov, Turgeniev, Tolstoy'dur.

Bizde realist romancı ve hikayeci olarak Sami Paşazade Sezai, Recaizade Mahmud Ekrem, Nabizâde Nazım, Hüseyin Rahmi, Halit Ziya Uşaklıgil, Ömer Seyfeddin ve Refik Halid'in adlarını sayabiliriz.

 


HÜMANİZM

insan sevgisine dayanan edebî akıma denir. Rönesans çağında, ilkçağ kültürüne önem veren ve değerlendiren öğretiler idi. Kelime Latince humanus (insancıl)'dan gelir. Genel anlamı insan sevgisidir.

Felsefede insancıl değerlerin savunması, Hıristiyan düşüncesinde Hz. İsa'yı sadece bir insan saymak; insanlıkla ilgili herhangi bir metot hümanizmdir.

Hümanistler, önceleri Protagoras, Sokrates, Eflatun, Demokritos gibi felse¬fecilerin öğretilerini kabul etmişlerken, sonradan, kendine güvenen, hür, bilgili, ferdiyetçi bir çeşit tanrılaştırılmış bir insana yönelmişlerdir.

Hümanist dünyaya bağlıdır. Onun cenneti dünyadadır. Tann'ya inansa bile.dünyada en iyi şekilde yaşamak gayesindedir.

XIV. ve XVI. yüzyılda ferdiyetçilik anlayışı İtalya'da Petrarca (1304-1374), Boc-cacio (1313-1375) ve Machiavelli, Fransa'da Montaigne geliştirmişler ve eski Yunan ve Latin kültürlerini yeni Avrupa'ya tanıtmışlardır.

Çağdaş hümanizm ilmî buluşların ışığında.insan-tabiat ilişkilerini ve bu ilişkilerden doğan meseleleri çözmeye uğraşmaktadır. Tanrı fikrine karşıdır. lngiliz Julian Huxley vahiysiz bir din teklif etmiş, Fransız Jean Poul Sartre ise varoluşçuluğu bir hümanizm savmıstır.


Romantizm

Klasik'e tepki olarak doğmuş bir edebiyat akımıdır.

Bu akım XVIII (18. YY) yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülmeye başlandı.

XIX. (19.yy ) yüzyılın ilk yarısında yaygınlaştı. Romantik kelimesini ilk defa J.J. Rosseau kullanmıştır. Almanya'da Geothe, Schiller Schlegel kardeşler, Heine vb.; İngiltere'de Lord Byron, S. Helley, Keats, Fransa'da Mme de Stael (Almanya Üzerine, 1810) romantik özellikler taşıyan eserler yazdılar. Victoı Hugo, 1827'de Cromwell adlı tiyatro eserinin beyanname mahiyetindeki önsözünde romantizmin kaidelerini tesbit etti.

1830 yılında Victor Hugo'nun Harnani piyesinin oynanmasından sonra romantiklerle klasik edebiyat taraftarları arasında Kemani Savaşı adı verilen tartışma başladı. Bu tartışma, romantiklerin klasizmin karşısında kesin zaferiyle sonuçlandı. Chateaubrıand, Lamartine, Muasset, Alfred de Vigny gibi sanatkârların romantizmin Avrupa'da yayılmasında büyük katkıları oldu.

Romantizmin tesiri 1950'ye kadar sürer. Bu tarihten sonra Avrupa'da yeni yönelişler görülür. Aslında romantiklerde de 1830'larda "Sanat, sanat içindir", "Sanat toplum içindir" diyen iki görüş ortaya çıkmıştı. Romantik şair ve yazarların bir çoğu "sosyal romantizm" de diyebileceğimiz "Sanat toplum içindir" görüşünün içinde yer alırlar. Bu görüş giderek parnasizmi oluşturur. 1850'den sonra sosyal romantizmden realizm ve naturalizm gelişir.

Romantizmin tesiriyle meydana getirilen edebî eserlerin başlıca özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1- Klasik edebiyatın şekle ve muhtevaya ait bütün kaideleri kırılmıştır.

2- Klasizmde akılcılık ön planda iken romantizmde ölçü tanımayan şahsî duygu ve heyecanlara yer verilmiştir. Hatta dehanın akılda olduğuna inanan klasiklere karşı dehanın kalpte olduğunu belirten şairler çıkmıştır.

3- Romantizmi savunanlar edebî eserde belli bazı konular yerine insan ve toplum hayatı ile ilgili her şeyin işlenebileceğini, dram ile trajedinin gülünç ile acıklının bir arada bulunabileceğini söylemişlerdir.

4- Şair ve yazarlar eserlerinde kendi şahsiyetlerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve düşüncelerini daima öne geçirmişlerdir.

5- Romantizmde tabiatın önemli yeri vardır. Tabiat, sanatkârın ilham kaynağı, eser kahramanının sığmağıdır. Tabiat, romantiklerin âdeta yeni bir din anlayışı getirmiş, "Tann'nın ülkesi" diyebileceğimiz bir kimliğe bürünmüştür.

6- Romantikler, millî ve mahallî hayatın anlatılmasına önem vermişlerdir. Klasizmin alışılmış ve değişmez tipleri yerine ferdiyete dayanan yeni toplumun içinde yürütebilecek şahsiyetler meydana getirmişlerdir.
7-  Eserlerde millî duyguların işlenmesine önem verilmiştir.

8- Millî tarihe dönülmüştür. Mazi yüceltilmiş, olay ve kahramanlar tarihten seçilmiştir. Maziye hasret duyulmuş, tarih yaşanılan bir duygu halini almıştır.

9- Din duygusu önemlidir. Eski Yunan ve Latin mitolojisi yerine Hıristiyanlığın mucizeleri, millî destanlar, efsaneler ya motif veya başlı başına konu olarak eserlerde işlenmiştir.

10- Aşk temi romantiklerde geniş yer tutar.

Romantik edebiyatta özellikle şiir, tiyatro, roman, deneme, gezi, tenkit ve tarih türlerinde önemli eserler verilmiştir. Klasizmin üç birlik prensibi (zaman-mekân-vak'a birliği) terkedilmiş, sadece vak'ada birlik korunmuştur. Oynanmanın yanında okunmak için de piyesler yazılmıştır.

Romantizmin tesiri edebiyatın yanında diğer sanat dallarında da görülür.

Tanzimat sonrası Türk edebiyatında Fransız romantizmin, özellikle Victor Hugo'nun ve Lamartine'nin tesiri büyüktür.

Türk romantikleri arasında Namık Kemal'in Abdulhak Hâmid'in, Recaizade Mahmud Ekrem'in isimlerini sayabiliriz.

 


 

Klasizm

XVII. (17. yy) yüzyılında Yunan-Latin edebiyatları geleneğine bağlı bir edebiyat akımıdır. Avrupa'da, özellikle Fransa'da gelişmiştir.

Avrupa'da Rönesans döneminde bütün sanatlarda olduğu gibi edebiyatta da antik Yunan- Latin geleneğine uygun eserler yazılmıştır.

Bu dönemde eser verme en çok Fransa'da benimsenmiş ve milli dile verdikleri önemle daha da yaygınlaşmıştır. XVII yüzyılda ülkenin siyasi birliğine kavuşmasından sonra dilin ve edebiyatın kaideleri ile kanunlarını tesbit etmek için Fransız Akademisi kurulmuş (1634) Filozof Decartes (1596-1650)'in akılcı felsefesi bu akımı desteklemiş ve güçlendirmiştir.

Klasizmin kuruluşu bir beyanname ile ilan olunmuştur. Bu akımın önde gelen ismi Baileau (1636-1711) Klasizmin prensiplerini eserlerinde tespit etmeye çalışmıştır.

Klasizmin Başlıca Özellikleri Şunlardır:

1. Mutlak suretle Rönesans'ın yarattığı akımdır.

2. Eski Yunan-Latin edebiyatları ve bilhassa Sophokles, Euripides, Aisopes, Plautus, Horatius Theophrastes gibi yazarlar örnek alınmış, onlar gibi yazmaya çalışılmıştır. Bu esebiyatın estetiğini eski Yunan-Latin edebiyatının şahaserleri teşkil eder.

3. Akıl ve sağduyu hakimdir.

4. Sanatcının görevi tabiatı teşkil etmektedir. Ancak sanatcıların keşfettiği renkli, canlı, hareketli, esrarlı tabiat yoktur. Dış alem estetik gözle görülmez. Onlara göre tabiatı taklit etmek, insanın değişmeyen asli unsurlarını anlatmaktadır. İnsan ihtirasları, kaprisleri, zaafları ile değil, bütün bu hususlara hakim olan aklı ve iradesi ile esere girer. İnsan için ahlak ve fazilet esastır.

5. Dekor, kostüm, tarihi ve mahalli renk ihmal edilmiştir.

6. Konu önemli değil, önemli olan konunun işlenmesidir.

7. Sanatcı eserinde şahsi kanaatlerini daima gizler. Okuyucu veya seyircinin dikkatini sadece eser kahramanları üzerinde toplamaya çalışır.

8. Muhayyeleden ( hayal edilen) ziyade çalışmaya ve ölçülü olmaya önem verilir.

9. Hayaller ve hissilik akıl yolu ile denetlenir, ve bilhassa altına alınır.

10. Şiir ve bilhassa trajedi önem kazanmış, roman ihmal eidlmiştir. Bu akımda, konuya fazla önem verilmediğinden trajedilerde bir kahramanın bir aksiyonu gösterilmiştir. Konuda bu sınırlı akış, neticede kılasik tiyatrodaki üç birlik kaidesini ortaya çıkarmıştır.

  • 1. Konuda Birlik: Eserde tek bir olay anlatılacaktır.
  • 2. Zamanda Birlik: Bu olay 24 saat içinde başlayıp bitecektir.
  • 3. Mekânda Birlik: Olay ve zaman tek bir mekân içinde cereyan edecektir.

11. Trajediler, fazilet ve ahlak temeli üzerine kurulduklarından felâketli olaylar (cinayet, entrika vb.) sahne arkasında geçer, bunlar sahnede sadece hikaye edilir. Bundan dolayı trajedilerde diyaloglar önemlidir.

12. Trajedilerin kahramanları çoklukeski devirlere aitr krallar, kraliçeler ve şeyhlerdir. Cemiyetin her tabakasından insan ele alınmaz.

13. Klasik eserlerde milli dile önem verilmiştir. Ancak bu dil konuşma dili değil, işlenmiş kültür dilidir.

14. ifadede her türlü sanattan kaçınılmıştır. Eserler süsten uzak, sade, açık ve anlaşılır bir dille verilmiştir.

15. Klasizimde konuya değil, konunun işlenmesine önem verildiğinden aynı konu değişik sanatkarlar tarafından ele alınmıştır. Eski Yunan ve Latin edebiyatında işlenen konuların yeniden ele alınmasının tek sebebi olarak bu gösterilir.

Klasik Edebiyatının Önde Gelen İsimleri Şunlardır:

  • Trajedi: Racine , Corneille
  • Komedi: Moliere
  • Fabl: La Fontaine
  • Manzum Mektup ve Hiciv: Boileau
  • Felsefe: Descartes, Pascal
  • Dini Konu: Boussuet
  • Hatıra: Saint-Simon;
  • Roman: Mme De La  Fayette Fenelon
  • Vecize: La Rochefoucault
  • Potre: La Bruyere

Kaynak: Edebiyat Ansiklopedisi


Eski Yunan (Grek) ve Latin Edebiyatı

Batı edebiyatının kaynağı Eski Yunan (Grek)  ve Latin edebiyatlarıdır.

M.Ö.9. yüzyıldan M.Ö. 2. yüzyıla kadar süren Eski Yunan (Grek)  edebiyatının ana kaynağı da Homeros'un İlyada ve Odysseia destanlarıdır.

Eski Yunan edebiyatı didaktik türde Hesiodos; lirik türde Sappho, Pindaros; fabl türünde Aisopos gibi şairleri yetişmiştir. M.Ö. 5. yüzyılda altın çağını yaşamıştır.

Bu devrin önemli sanatçıları:

  • Tragedya'da: Aiskhylos (Agamemnon), Sophokles (Kral Oidipus, Elektra), Euripides (Andromak, Elektra)
  • Komedya'da: Aristophanes, Menandros
  • Hitabet alanında: Demosthenes
  • Felsefe alanında: Sokrates, Eflatun, Aristoteles
  • Tarih alanında: Herodotos

M.Ö. 2. yüzyılda Eski Yunan edebiyatı yerini Latin edebiyatına bırakır. Latin edebiyatı Eski Yunan kültür ve sanatının etkisinde gelişen bir edebiyattır.
Latin edebiyatı'nın önemli sanatçıları şunlardır:

  • Tragedya'da: Ennius
  • Komedya'da: Plautus, Terentius
  • Şiirde: Horatius (Lirik şair), Ovidius (Lirik şair), Vergilius (Destan şairi)
  • Hitabet alanında: Çiçero (Nutuklar)
  • Felsefe alanında: Seneca
  • Tarih alanında: Tacites

Eski Yunan ve Latin edebiyatlarının mitoloji ile süslenmiş ürünlerinde doğa güzellikleriyle birlikte "gerçek insanı" buluruz. Bu ürünlerde insanların sevgileri, acıları, yiğitlikleri, kinleri yer alır. Bu sevgiler, yiğitlikler, kinler ve acılar da "yazgılarında" dönüp dolaşarak "İnsancılık" (Hümanizm) ve "erdemli olma" düşüncesinde birleşirler.

5. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğunun yıkılmasından sonra, Avrupa'da, 11.yüzyıla kadar sanat ve kültür alanında "öbür dünya" düşüncesinin egemen olduğu ölü bir dönem başlamıştır.

11.yüzyıldan sonra kilise ve din görüşünü her şeyin üstünde tutan , kişinin yaşam ve düşünce özgürlüğünü kısıtlayan, edebiyatta ve sanatta "öbür dünya" düşüncesini egemen kılan "Orta Çağ" başlar. Bu çağda görülen doğa ve dinle ilgili yiğitlik öyküleri, halk ozanlarının aşk ve yiğitlik konularında söyledikleri "Balatlar" ve ulusal destanlar dönemin başlıca edebiyat verimleri arasındadır. Orta çağın büyük ozanı Rönesans'ın da hazırlayıcılarından olan ve "İlahi Komedya" adlı eseriyle tanınan Dante'dir.

Batı edebiyatında yenileşme, bilim ve sanatta "Yeniden Doğuş" anlamına gelen "Rönesans"la başlar (14. yüzyılın sonu, 15. ve 16. yüzyıllar.)

Rönesans'la halk ve devlet ilişkileri yeniden düzenlenmiş, kralların ve derebeylerin dine dayalı sınırsız güçleri kırılmış, kişinin insance ve özgür yaşama isteği gerçekleşme yoluna girmiştir. Böylece uluslar edebiyatla, bu gerçeklere dayanan "insanca" düşünceleri yayarak, kilise dili olan Latince'nin yerine kendi ulusal dilleri ile güçlü yapıtlar ortaya koymaya başlamışlardır.

Bu dönemin önemli sanatçıları şunlardır:

  • Şiirde: Ronsard
  • Romanda: Rabelais, Cervantes (Don Kişot)
  • Deneme alanında: Montaigne, Bacon
  • Tiyatro alanında: Shakespeare (Hamlet, Macbeth, Othello, Kral Lear, Romeo ve Juliet (Dramları), Venedik Taciri, Hırçın Kız, Yanlışlıklar Komedyası.(Komedileri))

Rönesans, 17.yüzyılın ortalarına doğru "Klasisizm" akımının doğmasına yol açmış, böylece Batı Edebiyatı birbirine tepki olarak ortaya çıkan akımların etkisinde 20. yüzyıla kadar gelişimini sürdürmüştür.


 

f t g m