• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder... Turgut Cansever

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

FELÂTUN BEY İLE RÂKIM EFENDİ

Mustafa Meraki Bey kırk beş yaşında, alafrangaya aşırı derecede meraklı bir insandır. Bu beyin on beş yaşında Mihriban adında bir kızı ve yirmi yedi yaşında Fêlatun Bey adında bir oğlu vardır. Çocuklarını güzel giydirir ama eğitimlerine özen göstermez. Felâtun Bey; alafrangalık bakımından babasını bile geçen, tembelliğinden ve gezmeye eğlenmeye düşkünlüğünden kalemdeki işine haftada ancak üç saat uğrayan biridir.

Babasının ayda yirmi bin kuruşu bulan gelirine güvenen Felâtun Bey; yeni çıkan Fransızca kitapları alıp okumadan kütüphanesine yerleştiren, bir giydiğini bir daha giymeyen gösteriş meraklısı bir gençtir. Babası eski Tophane kavaslarından olan Râkım Efendi, fakir bir ailedendir. Bir yaşında yetim kalır. Annesi ve Fedayi adlı dadısı tarafından büyütülür. On altı yaşında Hariciye kalemine giren Râkım Efendi kendi kendisini yetiştirir. Fransızca ve Farsça öğrenen, zamanın bilimlerine az çok vâkıf olan Râkım Efendi; çevirmenlik, gazete yazarlığı ve öğretmenlik yapar. Birkaç yıl içinde aylık gelirini kalemden aldığı yüz elli kuruşluk aylığa ihtiyacı kalmayacak biçimde artırınca kalemdeki işinden ayrılır. Bir tercüme işinden eline geçen para ile Canan adında bir cariye satın alır. Râkım’ın evine ilk geldiği günlerde hastalıklı görünen bu kız, zamanla düzelir.

Râkım, bir arkadaşının aracılığı ile İngiliz Mister ve Misters Ziklas’ın Can ve Margrit adlarındaki kızlarına Türkçe dersi vermeye başlar. Engin bilgisi, alçakgönüllülüğü, efendiliği ile kısa sürede bu ailenin dostu hâline gelir. Bu arada Canan’a da okuma yazma öğretip onun eğitimi ile ilgilenir. Râkım bir gün Ziklasların evinde Felâtun’la karşılaşır. Felâtun, Râkım’ı Ziklasların gözünden düşürmek için birtakım hareketler yapsa da en sonunda kendi cahilliğini ortaya koyar. Râkım’ın kibarlığını bozmaması ve kendine güveni Mister Ziklas ve kızlarının hoşuna gider. Canan’ın piyano çalmaya heveslenmesi üzerine Râkım, eve bir piyano alır. Canan’a, sonradan aile dostları olacak piyano öğretmeni Yozefino’dan ders aldırır. Bir akşam Ziklaslar Râkım’ı ve Felâtun’u akşam yemeğine davet eder. Davete erken gelen Felâtun Bey’in üstüne mutfakta Fransız aşçı yemeğin mayonezini döker ve Felâtun, kimseye görünmeden evden ayrılmak zorunda kalır. Bir başka gün aşçı diye evin hanımına sarılan Felâtun, yaşanan bu rezaletten dolayı bir daha Ziklasların evine uğramaz. Râkım ise Ziklaslarla yaptığı Kâğıthane sefası ile aileyi evine davet edip gösterdiği Türk misafirperverliği ile dostluklarını ilerletir. Bu arada Felâtun Bey, babasından kalan gelirini Beyoğlu’nda hızla tüketmektedir. Zaman zaman karşılaştığı Râkım, kendisini para konusunda uyarmasına karşın bu uyarılara kulak asmaz. Râkım, kendini çok geliştiren ve tam bir hanım olan Canan ile nikâhlanır. Râkım’a karşı derin bir sevgi duyan Can ise bu sevginin imkânsızlığı ile hastalanır. Mister Ziklas’ın yüklü bir miras ile birlikte kızını Râkım’a verme teklifine karşın Canan’ı seven Râkım bunu reddeder. Felâtun Bey, parası bitince uzak bir yerde mutasarrıflık işi elde eder ve yola çıkmak için limana gider.

Aşağıda, Margirt’i yolcu eden Râkım’ın vapurda Felâtun Bey’le karşılaşmasını ve roman kişilerinin son durumlarının ne olduğunu okuyacaksınız. (…)

Cezayir Bahr-ı Sefid’den birisinin mutasarrıflığına hamilen Dersaadet’ten hareket eden Felâtun Bey’i dahi bu vapur götürmekte idi. Güverte üzerinde Râkım ona dahi tesadüf eyledi.
Râkım – Vay beyim! Rabbim selâmetler versin.
Felâtun – İstanbul’un zevkini size bıraktık birader. … Adası’na mutasarrıf oldum, gidiyorum. Artık Matmazel Ziklas ile enine boyuna zevk ediniz.
Râkım – (Şiddetle göğüs geçirerek) Birisini bu gün, yarın mezara götüreceğiz. İşte birisini sizin bindiğiniz şu vapur İskenderiye’ye götürüyor. İstanbul’un zevkini süren varsa, o da sizsiniz.
Felâtun – (Râkım Efendi’den ziyade şiddetle içini çekerek) Evet, hakkın var. Babamdan kalan cem’an
yekûn yedikten sonra, yüz elli bin kuruş kadar da açık borç etmişimdir. Fena zevk değildir doğrusu.
Râkım – Zararı yok birader. İnsanın aklı sonradan başına gelir. Bundan sonra yapmazsınız.
Felâtun – Bundan sonra alacağım maaştan kendimi besledikten sonra arttıracağım miktarla bin beş yüz lira borcu ödemeye ömrüm kifâyet ederse belki doksan yaşında iken yine sefahate vakit bulabilirim.
Râkım – Adam sen de, ödenmeyecek borç mu olur?
Felâtun – Yok birader! Sefahat ettim, çocukluk ettim. Her haltı yedim. Ama memur olduğum yerde maaşımla kanaat ederek sıdk u ihlasla çalışacağıma emin olmanı rica ederim.
Râkım – Allah için birader, bu emniyet bende vardır. Hemen Rabbim tevkif-i selâmet versin. Benim muradım, inşallah bundan böyle mansıbın daha ziyade büyür de, borcunu ödedikten başka bundan sonra dahi kesb-i destinle zevk etmeye fırsat bulursun demekti.
Felâtun – Sadakatle hizmet ettikten sonra bu söylediğin şey husul bulmaz değildir.
Râkım – Hah işte memuriyete bu fikir ve itikatla gitmeni isterim. Bu fikir ve itikat kimlerde olursa mutlaka tevkif-i ilâhiye mazhar olur. Allah selâmet versin birader. Bizi gönülden çıkarmazsın ya. Aralıkta bir mektuplaşırız.
Felâtun – Hay hay, adiyo monşer!
Râkım – Bon vuayaj mon ami!
İngiliz kinine ne dersiniz yahu? Mayonez meselesinden sonra Ziklas ile Felâtun arasında hasıl olan münaferet hâlâ kemâl-i germî ile devam etmekteydi. Zira Felâtun’un Râkım ile veda eylediğini karı koca gördükleri hâlde çocuğa merhaba bile demediler. Ama hakları da yok mudur ya?
Bunlar yine geldikleri sandala râkiben Kurşunlu mahzene çıktılar. Râkım hanesince bazı umuru olduğundan bahisle kendi hanesine avdet eyledi. Ziklas ile karısı dahi gidip esir-i firaş olan biçare Can ile meşgul olmaya başladılar. Zira artık hekimler kızcağızla iştigali terketmiş olduklarından validesi ve pederi dahi bu gün, yarın vefatına intizaren her istediği şeyi verirdiler. O gün ise kızın canı bir et istemiş. Aşçıyı çağırıp gayet kuvvetli olması tenbihatıyla beraber bir âlâ et suyu ısmarlamış. Validesi ve pederi kendisini et suyu içine bisküvi peksimet doğrayarak yemekte olduğu hâlde buldular. Böyle bir hâle çoktan beri tesadüf edemedikleri cihetle şaşmışlardı. Kızcağız, taamını yedikten sonra yatmayıp yatağı içinde oturdu ve tabip
Mösyö Z.’yi çağırmasını emreyledi. Bir saat sonra tabip geldi. Kız sadrından şimdiye kadar asla hissetmemiş olduğu lâtif bir kaşınmak nev’inden bir şey hisseylediğini haber verdi.

Tabip – Hâlâ kan geliyor mu?
Can – İki günden beri yoktur.
Tabip – Ya balgam?
Can – İki gün evveli kanlı balgam ve pıhtılar tükürmekte idim. İki günden beri hiçbir şey geldiği yoktur.
Tabip – Pek âlâ, pek âlâ, demek oluyor ki, rahat ediyorsunuz. Artık bu rahatınız üzerine yeniden bir şey
tertibine hacet de yoktur. Besleyecek şeyler yemeli. Soğuktan kendinizi muhafaza etmeli.
Doktor efendi şu emirleri vermiş idiyse de, yüreği, “Demek oluyor ki, iki gün sonra bütün bütün rahat
edeceksiniz. Zira bu hastalık insanın son günlerinde birkaç gün böyle müsaitçe davranır.” demekte bulunmuştu.
Fakat doktorun yüreğinde olan mânadan valide ve pederin ne haberi olabilir? Onlar doktorun “Pek
âlâ, pek âlâ!” demesi üzerine kızlarını gerçekten pek âlâ zannetmişlerdi.
Yahu, bu zalim hastalık son günlerinde insanın midesini de mi açıyor, ne oluyor? Can’ın midesine bayağı
bir kuvvet geldi. Hem gayet kuvvetli et suları göğsünü dahi yumuşattığından öksürüğü bütün bütün
kesilmiş ve binaenaleyh kan ve balgamları dahi unutulmuştu. Garibi şunda ki, tabibin vizitesinden sonra
iki değil, beş gün geçti, kız hâlâ vefat etmedi! Vefat etmedikten başka, etmek istemediği dahi görülmeye
başladı.
Binaenaleyh tabip tekrar celbolunarak kızı etrafıyla muayene eyledikte, marazın bu dereceye kadar
tebeddülüne bir mâna veremeyip, ihtiyaten ne faydası olacak ve ne de zarar verecek bir su tertibiyle yine
güzelce beslenmesini ve soğuktan ve rutubetten ve tozdan, topraktan muhafaza edilmesini tavsiye ile kalktı,gitti.
Tabibin bu defa verdiği mualece ne tesirliymiş! Kız, midesinde gittikçe kuvvet bulmakta. İkinci gün
tabip efendi bir daha celbolunarak yine o ilâçtan ve fakat biraz daha kuvvetlicesinden talep olundu. Herif
kendi ilâcında böyle bir tesir olmadığını bildiği hâlde, ilâcı hakkında hasıl olan hüsn-i zanna halel vermeyip,
güya daha kuvvetlisini tertip eyledi.
Evet ilâcın bu defaki tesiri daha ziyade oldu ya! Yatağında kımıldamayan hasta, oda içinde gezinmeye
bile başladı. Ey şimdi Molyer’in tabipler hakkında söylediği söz yalan mıdır? Tabipliğin en fennî ciheti bir
hatanın vefat etmiş olduğunu anlamak olup, yoksa bir hastalığın hangi hastalık olduğunu teşhise muvaffak
olsalar bile her hastalığın bir çok envaı olduğundan, hangi nev’inden olmasını hükmedememektedirler.
Teverrüm hakkında teşhis emraz kitaplarına derc edilmiş olan sayfalarında yazar ki, bu illete müptelâ
olanlar için ilâç olmayıp, verilen ilâçlar ise henüz derdest-i tecrübe olan şeylerdir. Lâkin el altında ihtiyat
olarak iki satır daha yazılmış. Denilmiş ki: “Bu hastalıktan bazı kere kendi kendisine iyi olanlar dahi vardır.”
İmdi biz Doktor Z. dahi biçare Can’ın yeniden can kazandığını görünce “Pataloji kitabının son ihtarı
doğru imiş be!” diye kendi kendisine taaccüp ederek artık kızın iyi olacağını yakinen gördükten sonra herif
bütün bütün Lokman kesildi, gitti ki, bundan sonra kayınvalidemi dahi getirsem, o da hiç olmazsa Bukrat
kesilebilirdi.
Lâtife değil! Kız, gerçeği gibi kendisini toplamıştı. Hattâ yataktan bütün bütün çıktı. Gündüzün elbisesini
dahi giydi. Ziklas, iki günde bir kere kızın tebeddül-i hâlini Râkım’a yazar idiyse de “İşte oğul, size
malûmat-ı lâzımeyi verdim. Fakat evime gelir de, kızı ziyaret ederseniz korkarım ki, hastalığı nükseder.”
zeylini hiçbir mektubundan eksik etmezdi.
Derken kızcağıza sıhhat geldikçe canı dahi sıkılmaya başlayarak, hocasını istemesin mi? Doktor Z.’den
evvel babası itiraz ederek marazının nüksünü mucip olacağını dahi dermiyan edilmiş idiyse de kızı ikna
etmek mümkün olmayıp, bilâkis kız artık Râkım için yüreğinde aşka benzer bir şey hissetmemekte olduğunu
temin eylediğine ve bahusus pederi, İzmir’de bulunup, öteden beri kendisiyle izdivaca can atan bir
dayızadesiyle artık izdivacını teklif eyledikçe, kız buna dahi razı olduğuna mebni, Râkım’a mahsusen uşak
gönderilerek celbedildi.
Koca Râkım, kızı hayatta görünce sevincinden çıldıracağı geldi. Can ise Râkım’ı görünce vücudunda
daha ziyade bir rahat, bir sıhhat bularak,
“Beseret ger heme âlem beserem tîğ-i zenend
Ne tevân berd-i hevâ-yı tu bîrûn ez ser-i mâ”
beytini okumuş idiyse de, Râkım kendisini bu hâle koyanlar işte bu beyitler olduğundan bahisle ba’dzin bu gibi hayalât-ı şairaneye ehemmiyet vermemesini tavsiye ve kız dahi artık yeniden kazandığı hayatı muhafazaya himmet edeceğini temin eylediğinden her tarafın memnuniyeti derece-i nihayeye vardı. Râkım o kadar memnun oldu ki, yutkunup durmasından bir şey söylemek istediği hâlde söyleyemediğini gerek Can ve gerek peder ve validesi anlamışlardı. Binaenaleyh Can’ın istizah-ı meram etmesi üzerine Râkım, “Efendim, söyleyeceğim lakırdı yalnız pederinize mahsustur.” diye onu bir tarafa çekip, “Gördünüz mü Mösyö Ziklas!.. Cenâb-ı Hak işte hem üç yüz bin lira servetinizi ve hem de nur gibi kerimenizi size tekrar ihsan eyledi.” demiştir ki, Ziklas, o tokgözlü, mert, sadık Râkım’dan bu sözleri işitince, oğlanı bir kat daha sevip, yüreğine sokacağı geldi. Artık bundan sonra sözü uzatmakta lezzet yoktur. Kısa keserek tatlısına bağlayalım: Ziklas, yazacağı kâğıtları yazıp, edeceği muhaberatı ettikten sonra işin üzerinden iki buçuk ay kadar zaman mürur eylemişti ki, Margrit İskenderiye’den ve Can’ın yavuklusu İzmir’den ve Margrit ile tezvici yine bu aralık kararlaştırılan bir yeğeni dahi Halep’ten gelip kasım üzeri bunların izdivacı için verilen baloda ömründe ilk defa olarak Râkım dahi polka oynadı. Hele ertesi gün kendi hanesine geldikte, dadı kalfa, Canan’ın can evinde bir ciğerparenin canlanıp oynamakta bulunduğunu haber verdi ki, bu haber Râkım’ı her şeyden ziyade memnun eyledi. İşte bir dahi altı ay sonra Râkım’ın Yozefino kucağına nur topu gibi bir erkek evlat kundağını koymak şerefiyle o sadık dostu dahi memnun eylemiş olmasını ihtarla hatm-i güftar ederiz.

Nihayet Ahmed Midhat Efendi, Felâtun Bey ile Râkım Efendi

METİNDE GEÇEN BAZI KELİME VE KELİME GRUPLARI

avdet eylemek : Geri dönmek. ba’d-ezin : Ondan sonra. Bahr-ı Sefid : Akdeniz. binaenaleyh : Bundan dolayı, bunun üzerine. Bukrat : Hipokrat. celbolunmak : Getirilmek. cem’an : Toplam. derc edilmek : Yayımlanmak. derdest-i tecrübe : Denenmekte olan. derece-i nihaye : Son derece. dermiyan etmek : İleri sürmek, söylemek. dersaadet : İstanbul. emraz : İlletler, hastalıklar. esir-i firaş : Yatağa esir. hamilen : Üstlenmiş. hasıl olmak : Ortaya çıkmak. hatm-i güftar : Sözü bitirmek. hayalat-ı şairane : Şairce hayaller. husul : Elde etmek. hüsn-ü zan : İyi düşünce. intizaren : Bekleyerek. istizah-ı meram etmek : Meramını açıklamasını istemek. kemâl-i germî : Tam bir kızgınlık. kesb-i dest : El emeği ile kazanmak. lâtif : Tatlı, güzel. malûmat-ı lâzıme : Gerekli bilgiler. mualece : İlâç. mucip olmak : Gerektirmek. muhaberat : Haberleşme. mutasarrıf : Sancak yöneticiliği. münaferet : Nefret. mürur : Geçmek. nüks : Depreşme. pataloji : Hastalık bilimi. polka : Bir dans çeşidi. sadr : Göğüs, kalp. sıdk u ihlas : Doğruluk ve samimiyet. taaccüp etmek : Şaşma, şaşırma, hayret. tebeddül-i hâl : Durumun değişmesi. teverrüm : Verem. tevfik-i ilahi : Allah’ın yardımı. tevfik-i selâmet : Kurtuluş yardımı. tezvic : Evlilik. umur : İşler. yekûn : Toptan. zeyl : Ek.

f t g m