• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder... Turgut Cansever

  • RestoraTÜRK

Copyright 2019 - Custom text here

Hikâye

İslam Ansiklopedisi
Hüseyin Yazıcı

Yalın bir olayın çevresinde kişilerin ilişkilerini anlatma esasına dayanan edebî tür.

Sözlükte “anlatmak, nakletmek, aktarmak, tekrar etmek; benzemek, taklit etmek” anlamlarında masdar olan hikâye isim olarak da kullanılır. Türkçe’de son zamanlarda ortaya çıkan öykü kelimesi de Arapça’daki “taklit etmek” anlamının karşılığı olan öykünmekten türetilmiştir. Olağan üstü hadiselerin konu edildiği destan türüyle benzer yönleri bulunması sebebiyle hikâye en eski edebî türler arasında yer alır. Ancak geçmiş çağlarda gerek Doğu gerekse Batı kültüründe hikâye bağımsız bir edebî tür olarak görünmemekte, masal, fabl, menkıbe, kıssa, hatta fıkra ve latife gibi diğer türlerle karışmaktadır. Bundan dolayı Doğu dillerinde olduğu kadar Batı dillerinde de bu tür modern özelliklerini kazanıncaya kadar değişik adlarla anılmıştır (meselâ Fransızca’da “masal” anlamında conte, “anlatım” mânasında récit, “tarih” mânasında histoire kelimeleri aynı zamanda hikâye türü için de kullanılmıştır). Araştırmacılar, destan ve menkıbe gibi metinleri de ihtiyatlı bir yaklaşımla hikâye olarak kabul etmişler veya bu türlerin içindeki birtakım epizotların hikâye olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Hikâye türünün menşeinin halk hikâyesi olduğu, gerek klasik gerekse modern hikâyenin halk hikâyelerinin gelişmesinden doğduğu dikkate alınırsa başlangıçtaki bu tür karmaşıklığının tabii olduğu söylenebilir. Hatta atasözlerinin, halk şiirlerinin ve halk mûsikisinin sözlü parçalarının arkasında da birer hikâye bulunması gerektiği teorik olarak ifade edilmiştir.

Hikâye türünün Doğu ve Batı milletlerinde benzer bir gelişme süreci göstermesi dikkat çekicidir. Başlangıçta Yunan destanlarının, daha sonra Tevrat ve İncil’deki kıssaların Batı hikâyeciliğine kaynaklık etmesi gibi Doğu hikâye geleneğinde de Hint ve Câhiliye devri Arap hikâyelerinin, nihayet Kur’ân-ı Kerîm’deki kıssaların tesiri görülmektedir.

Dünya edebiyatlarının klasik dönemlerinde diğer edebî türlerden gittikçe uzaklaşarak bağımsız bir tür özelliği kazanan hikâye örflerin, duyguların ve karakterlerin çok defa bir macera vak‘asıyla anlatılması şeklinde görülür. Modern anlamda hikâyenin Batı’da ilk örnekleri XVIII. yüzyılda görülmeye başlar ve XIX. yüzyılda roman türünden ayrılarak adına “küçük hikâye” (Fr. nouvelle, İng. short story, Alm. kurzgeschichte) denilen tür ortaya çıkar. Bugün dünyada hikâye denildiği zaman sadece bu küçük hikâye türü anlaşılmaktadır.

Arap Edebiyatı. Arap edebiyatında edebî tür olarak hikâye kelimesi yerine “söz, haber, hikâye” gibi mânalara gelen kıssa terimi tercih edilmektedir. Kur’an’da özellikle peygamberlerin hikâyeleri için kıssa yerine hikâye anlamındaki kasas ile hadîs (söz) ve nebe’ (haber) kelimeleri kullanılmıştır. Son devir Arap edebiyatında kıssa hem hikâyeyi hem de romanı kapsayan bir kavram durumundaysa da edebiyat terimi olarak ifade ettiği anlama ait sınırlar henüz kesinleşmemiştir (Mîşâl Âsî – Emîl Bedî‘ Ya‘kūb, II, 979-980; Cebbûr Abdünnûr, s. 212-213). Bugün hikâyenin karşılığı olarak Arapça’da kıssa, kıssa kasîra ve uksûsa terimleri bulunmaktadır. Bazı yazarlar kıssayı “hikâye, uksûsa” ve “kıssa sagīra” diye gruplandırırken bazıları da bu ayırıma gerek duymadan hepsi için sadece kıssa kelimesini kullanmaktadır. Hikâye anlatanlara ise kāss denilmektedir.

Arap edebiyatında hikâye, değişik devirlerde az çok farklılık gösteren kıssa, hikâye, nâdire, uhdûse, hurâfe-hurâfât, üstûre-esâtîr, mesel-emsâl, semer-esmâr, haber-ahbâr vb. adlar altında muhtelif şekillerde eskilere kadar uzanan bir anlatım tarzı olarak mevcuttur. Hemen bütün Doğu edebiyatlarında olduğu gibi Araplar’da da halk hikmetini ve hayat görüşünü ifade eden atasözleri birer hikâye özeti olarak Arap dilinin ilk edebî ürünleri arasında yer almaktadır. Her iki ifade şeklinin de bir taraftan bir hikmete, diğer taraftan bir olaya bağlanması bakımından atasözleriyle hikâyeler arasında bağlantı kurulmuş ve ilk hikâyelerin atasözlerinden çıkmış olabileceği ileri sürülmüştür.

Arap hikâyeciliğini üç dönemde ele almak mümkündür. 1. Câhiliye Devri. Bu dönemde Arap halk edebiyatının büyük bir bölümünü, çoğu komşu milletlerin mitolojilerinden kaynaklanan yıldız hikâyeleri, cin ve dev masalları, atasözleri hikâyeleri veya hayvan masalları meydana getirir. Ancak asıl Arap hikâyeciliğinin özelliklerini taşıyan nisbeten gerçekçi hikâyeler eyyâmü’l-Arab*la başlar. Ekserisi Câhiliye dönemine ait olup bazıları İslâmî döneme kadar gelen ve kabileler arasında cereyan eden olayları içine alan eyyâmü’l-Arab’ın VIII. yüzyıldan itibaren yazıya geçirildiği bilinmektedir. Bazı şarkiyatçılar Araplar’ın hikâye türüne ilgisiz kaldıklarını ve Yunanca’dan sadece felsefe, tıp, matematik kitaplarını çevirdiklerini ileri sürmüşlerse de Bedîüzzaman el-Hemedânî, Araplar’ın Hz. Süleyman ve Belkıs efsanesini, cin masallarını, Hint, Roma ve Yunan hikâyelerini bildiklerini ortaya koymuştur. Ayrıca Muʿallaḳāt-ı Sebʿa’da bulunan aşk ve kahramanlık hikâyeleri, hayvan masalları ile Kusay b. Kilâb’ın maceraları da hikâye özelliği taşımaktadır. Öte yandan bazıları Câhiliye devrine ait olan ve daha sonra yazıya geçirilen “sîretü Antere, sîretü’z-Zîr Sâlim, kıssatü Bekir ve Tağlib, kıssatü’l-Burâk, kıssatü Benî Hilâl, kıssatü Zennûbiyye, Zâtü’l-Himme, sîretü Seyf b. Zûyezen, sîretü’s-Sultân ez-Zâhir Baybars” gibi hikâyeler, hem roman hem de hikâye türünün gelişmesinde kısmen etkili olmuştur. Yine Câhiliye devrinde kıssacılar tarafından anlatılan ahbâr ve kıssalar da dönemin bazı canlı hayat sahnelerini aksettirmektedir.

2. İslâmî Dönem. Hemen tamamı şifahî olarak intikal eden ve ancak İslâmiyet’ten çok sonra yazıya geçirilen Arap halk hikâyelerinden bazıları Kur’ân-ı Kerîm’de örnek kıssalar şeklinde zikredilmiş, bir sûre kıssalara tahsis edilmiş (el-Kasas 28/25) ve bazı peygamberlerin kavimleriyle olan ilişkileri anlatılmıştır (el-Enbiyâ 21/1-112). Kur’an’da mevcut hikâyeler insanlar arasında büyük bir rağbet görmüş, ihtiva ettikleri ahlâkî ve tarihî derslerle üslûpları birçok edîbe ilham kaynağı olmuştur. Nitekim Muhammed Ahmed Halefullah, hikâye türündeki bütün edebî ölçülerin Kur’an’da nakledilen kıssalarda mevcut olduğunu belirtmektedir (el-Fennü’l-ḳaṣaṣî fi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, s. 261; ayrıca bk. Me’mûn Ferîz Cerrâr, s. 31-51).

Emevîler devrinde diğer edebiyatlarla başlayan temas sonunda hikâye türüne ait motifler taşıyan bazı eserler Arap edebiyatına girmeye başlamıştır. Bunlardan, çeviri yoluyla Farsça’dan Arap edebiyatına girmiş olan Hint kökenli Kelîle ve Dimne daha sonra birçok hikâye yazarının dikkatini çekmiş; muhtevalarında felsefî konular yer alan ve bazıları manzum olan es-Sâdiḥ ve’l-bâġım (İbnü’l-Hebbâriyye, ö. 509/1115), Fâkihetü’l-ḫulefâʾ (İbn Arabşah), el-İnsân ve’l-ḥayevân (İhvân-ı Safâ), Sülvânü’l-muṭâʿ fî ʿudvâni’l-etbâʿ (İbn Zafer) ve Ḥikâyetü Ebi’l-Ḳāsım el-Baġdâdî gibi eserler kaleme alınmıştır. Öte yandan III. (IX.) yüzyılda Arap edebiyatına yine Farsça Hezâr Efsâne’nin çevirisi yoluyla giren “elf leyle ve leyle” (binbir gece), hikâye türüne köprü vazifesi gören eserler arasındadır.

Câhiz’in Kitâbü’l-Buḫalâʾ adlı eseri, İbn Battûta’nın seyahatnâmesinde yer yer rivayet edilen hikâyeler, “nevâdiru Eş‘ab, nevâdiru Cuḥâ” gibi halk hikâyeleri, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’nin Aḫbârü’l-ḥamḳā ve’l-muġaffelîn’i ile Kitâbü’l-Eẕkiyâʾsı, İbn Sînâ, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd’ün felsefî hikâyeleriyle Ebü’l-Alâ el-Maarrî’nin sembolik hikâyesi Risâletü’l-ġufrân, Arap edebiyatı hikâye türünün tarihî örnekleri arasında yer almaktadır.

Daha çok sosyal sıkıntıların edebî bir üslûpla dile getirildiği “makāme*” denilen küçük hitabeler de kısmen kısa hikâye (uksûsa) özelliği taşıyan eserlerdir. Makāme yazarları arasında Bedîüzzaman el-Hemedânî (ö. 398/1008), Harîrî, İbn Nâkıyâ, Zemahşerî ve Ebü’t-Tâhir el-Eşterkûnî gibi şahsiyetler bulunmaktadır. Arap hikâye sanatının ilk tezahürleri olarak kabul edilen makāmeler, Arap dünyasında eski edebî eserlerin benzerlerinin ortaya konulması şeklinde başlayan kalkınma hamlesinin görüldüğü XIX. yüzyılda özellikle toplumsal olayların eleştirisinde kullanılan bir tür olmuştur (Nâsîf el-Yâzicî, Ahdeb, Ferîd Vecdî).

3. Modern Arap Hikâyeciliği. XVIII. yüzyılın sonunda Napolyon’un Mısır’ı ele geçirmesi ve XIX. yüzyılda Fransızlar’ın bazı Arap topraklarını işgaliyle buraların ekonomik ve politik yönden Avrupa hâkimiyetine girmesinden sonra Batı ile Arap dünyası arasında öncekilerden farklı yeni bir edebî ilişki başlamıştır. Bu dönemde Arap hikâyeciliği destanî etkilerden sıyrılarak yapı itibariyle Batı kaynaklı modern küçük hikâyeye doğru bir adım atmıştır. Yeni okulların açılması, öğrenim için Avrupa’ya talebe gönderilmesi, Rifâa et-Tahtâvî ile başlayan tercüme faaliyeti, 1822’de Mehmed Ali Paşa’nın Bulak’ta kurduğu matbaanın ardından Arap dünyasında yayılmaya başlayan matbaacılık ve buna paralel olarak gelişen gazetecilik yeni bir neslin yetişmesine yol açmış ve yeni edebî türlerin doğup yayılmasını hızlandırmıştır. Bu yeni nesil Avrupa edebiyatlarına ait eserleri asıllarından okumaya, roman ve hikâyelerden başlayarak çeviriler yapmaya koyulmuştur. İlk çevirilerin bir kısmı serbest adaptasyonlar şeklinde yapılıyor, hatta bazı mütercimler, Mustafa Lutfî el-Menfelûtî’nin Mecdûlîn’inde görüldüğü üzere hikâyede okuyucuların beklentileri doğrultusunda değişiklikler yaparak onu kendi eseriymiş gibi gösteriyordu. Bu ilk dönemden sonra modern hikâye türünün Arap edebiyatına geçişinde önemli bir paya sahip olan, kadrosu içinde Halîl Mutrân, Cibrân Halîl Cibrân, Muhammed Hüseyin Heykel, Tâhâ Hüseyin ve İbrâhim el-Mâzinî gibi şahsiyetlerin bulunduğu bir çeviri hareketi dönemi yaşanmıştır. Ayrıca Mısır’da Kevkebü’ş-şarḳ gazetesi yayımını tamamen hikâyeye ayırarak bu alanla ilgilenenleri cesaretlendirmiştir.

Tercüme hareketiyle başlayan Batı’ya açılma, diğer edebî türlerde olduğu gibi hikâyede de tercümeden taklide, taklitten orijinal eserlere geçişi sağlamıştır. Arap dünyasında modern anlamda hikâye türü ilk defa Mısır’da doğmuş, ardından diğer ülkelere yayılmıştır. Mısır, Suriye ve Irak’ta şekillenen modern Arap hikâyesiyle ilgili faaliyetler için, XX. yüzyılın başından I. Dünya Savaşı’na, I. Dünya Savaşı’ndan II. Dünya Savaşı sonlarına ve 1950 yılından günümüze kadar olmak üzere başlıca üç devre kabul edilmektedir.

Abdullah Nedîm’in (ö. 1314/1896) et-Tenkît ve’t-tebkît gazetesinde, Muhammed Lutfî Cum‘a’nın Müsâmerâtü’ş-şaʿb dergisinde neşrettiği hikâyelerle Mustafa Lutfî el-Menfelûtî’nin Fransızca’dan uyarladığı hikâyelerden oluşan el-ʿAberât (1915) adlı eseri modern hikâye türünde atılmış ilk ve önemli adımlardandır. Ancak Mısır’da modern hikâyenin ilk örnekleri Muhammed Teymûr tarafından kaleme alınmıştır. Bazı araştırmacılar, onun Fi’l-Ḳıṭâr adlı eserini (Kahire 1915) Arap edebiyatının ilk modern hikâyesi olarak kabul etmektedirler. Ayrıca Sâlih Hamdî Hammâd, Mahmûd İzzî, Mîhâîl Nuayme, Muhammed Lutfî Cum‘a, Iraklı yazar Mahmûd Ahmed es-Seyyid, Mehcer edebiyatında Cibrân Halîl Cibrân, Lübnan’da Selîm el-Bustânî gibi hikâyecilerin de bu alanda önemli katkıları bulunmaktadır (M. A. Hafâcî, el-Edebü’l-ʿArabî el-ḥadîs̱, IV, 146-148). Avrupa’ya gittiği yıllarda tiyatro ile ilgili inceleme ve araştırmalar yaptıktan sonra hikâyeye yönelen Muhammed Teymûr’un kahramanlarını orta tabakadan seçtiği, mükemmel çevre tasvirleri yaptığı ve genel olarak realist bir tavır içinde olduğu görülür. Teymûr’un hikâyeleri Mâ terâhü’l-ʿuyûn adı altında neşredilmiştir (Kahire 1922). Üslûbu daha çok Teymûr’u andıran Îsâ Ubeyd ise İnsân hâm (Kahire 1921) ve S̱üreyyâ (Kahire 1922) adlı eserlerindeki tahlil ve tasvirleriyle Emile Zola’ya benzetilmektedir.

Arap kültürünün vazgeçilmez değerlerini yeni çağa taşımak, çağdaş medeniyeti yakalamak ve edebiyatta millîleşme düşüncesini güçlendirmek amacıyla I. Dünya Savaşı yıllarında kurulan ve Yahyâ Hakkī, Mahmûd Tâhir Lâşin, İbrâhim el-Mısrî, Hüseyin Fevzî, Hasan Mahmûd gibi isimlerden oluşan el-Medresetü’l-hadîse grubunun çalışmaları da modern Arap hikâyesinin gelişmesini hızlandırmıştır. Grubun lideri olan Mahmûd Teymûr, kardeşi Muhammed Teymûr’un yolundan giderek onun hikâyede başlattığı hareketi daha da ileriye götürmüştür. Fransız hikâye yazarı Guy de Maupassant’ın etkisinde kalarak insan hayatıyla ilgili hikâyelere ağırlık veren Mahmûd Teymûr eş-Şeyḫ Cumʿa ve ḳıṣaṣ uḫrâ (Kahire 1925), ʿAmmü Mitvellî ve eḳāṣîṣ uḫrâ (Kahire 1925), eş-Şeyḫ Seyyid el-ʿAbîṭ ve eḳāṣîṣ uḫrâ gibi hikâye kitaplarıyla Arap ülkelerinde olduğu kadar Avrupa’da da rağbet görmüştür. Özellikle 1930’dan sonra Mısır’da hikâye için özel bölümler ayıran birçok dergi ve gazete yayımlanmaya başlamış, er-Rivâye dergisi sayfalarını tamamen hikâyeye tahsis etmiştir. Kadın ve erkek arasındaki psikolojik ilişkiyi başarıyla tasvir eden İbrâhim el-Mâzinî Fi’ṭ-Ṭarîḳ (Kahire 1937), el-Mâşî (Kahire 1937), Ṣundûḳu’d-dünyâ ve Mine’n-Nâfiẕe gibi hikâye kitaplarında, birçok edebiyatçının aksine edebî Arapça ile halk dilini birbirine yaklaştırmaya çalışarak herkes tarafından okunacak eserler yazmayı amaçlamıştır.

Modern Arap hikâyeciliğinin ikinci dönemi içinde birçok Arap ülkesi bağımsızlığına kavuşmuş, her ülkenin millî hikâyecileri yetişmiş ve Arap hikâyeciliğinde çeşitli cereyanlar ortaya çıkmıştır. II. Dünya Savaşı yıllarındaki durgunluğun ardından ortaya çıkan siyasî, dinî ve iktisadî patlamalar, bütün edebî türlerde olduğu gibi hikâyede de daha gerçekçi bir tavrın gelişmesine yol açmış; kadın hakları, zengin-fakir ayırımı, siyasî meseleler, toplumdaki bazı dengesizlikler gibi yeni temalar ilk sırayı almıştır. Bu dönemde adı duyulan ve hikâye alanında Mısır ve Arap dünyasının önemli bir ismi olan Tâhâ Hüseyin kendi hayat hikâyesini anlattığı el-Eyyâm ile bazıları tercüme olmakla beraber içinde kendi hikâyeleri de bulunan el-Muʿaẕẕebûn fi’l-Arż (1949), el-Ḥubbü’z-zâʾil, Ḫıṭbetü’ş-şeyḫ, Aḥlâmü Şehrâzâd gibi eserlerinde Mısır halkının yaşadığı zor şartları ve sosyal değişimi sade bir dille anlatmıştır. Daha çok Maupassant’ın etkisinde kalan Yûsuf es-Sibâî ise Aṭyâf (Kahire 1947), İs̱netâ ʿaşerete imreʾeten (1948), Ḫabâya’ṣ-ṣudûr (Kahire 1948), Ṣuver ṭıbḳu’l-aṣl (Kahire 1951) gibi hikâye kitaplarıyla tanınmıştır.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan üçüncü dönemde hızlı bir gelişme kaydeden hikâye, 1960’lı yıllarda devletin tiyatroya daha fazla önem vermesiyle kısmen duraklamıştır. Edebî çalışmalarına 1938’de hikâye ile başlayan Necîb Mahfûz, uzun bir aradan sonra tekrar bu türe dönerek hikâyelerini Dünya’llāh (Kahire 1963), Beytün seyyiʾü’s-sümʿa (Kahire 1965), Ḫammâretü’l-ḳıṭṭi’l-esved (Kahire 1969), Ḥikâyât bilâ bidâye ve lâ nihâye (Kahire 1971), Taḥte’l-miẓalle (1991) gibi eserlerinde toplamıştır. Diğer taraftan 1950’li yıllarda edebî faaliyete başlayan Yûsuf İdrîs hikâyelerinde küçük bir çocuğun iç dünyasını, duygu ve düşüncelerini yeni bir üslûpla anlatırken modern Arap hikâyesinin hayli yol aldığını ortaya koymuştur. Ayrıca Tevfîk el-Hakîm’in felsefî muhtevalı hikâyeleriyle Ahmed Şevkī’nin manzum fabl tarzındaki sembolik hikâyesi Dîvânü’l-eṭfâl de bu dönemin anılmaya değer eserlerindendir.

Bunların dışında Abdurrahman eş-Şerkāvî, Teʿallemtü’l-ḥub (Kahire 1961) adlı hikâyesiyle ödül kazanan Nevâl es-Sa‘dâvî, Sükeyne Fuâd, İhsan Kemâl, Cemâl el-Gītânî, Saîd el-Varakī, Mahmûd Receb Hâfız, İhsan Abdülkuddûs, Muhammed Abdülhalîm Abdullah, Yûsuf Cevdet es-Sehhâr, Selâhaddin Zihnî ve Servet Abaza tanınmış Mısırlı hikâyecilerdir. 1960’tan sonra Kahire’de yayımlanan sanat ve edebiyat dergileri arasında sadece hikâyeye ayrılan el-Ḳıṣṣa, hem yeni hikâyecilerin yetişmesine hem de Arap hikâyesinin dünya edebiyatı seviyesine yükselmesine katkıda bulunmuştur. Dergide ilk defa hikâyeleri yayımlanan Yûsuf İdrîs, Nevâl es-Sa‘dâvî, Cemâl el-Gītânî, Yûsuf el-Kaîd gibi yazarların hikâyeleri çeşitli Batı ve Doğu dillerine tercüme edilmiştir.

Ortadoğu Arap Hikâyeciliği. I. Dünya Savaşı’na kadar Beyrut, Ortadoğu’da kültür faaliyetlerinin merkeziydi. Modern edebî türleri tanıma bakımından Lübnan Arap ülkeleri arasında en önde bulunan iki ülkeden biridir. Kendisi de önemli bir hikâyeci olan Süheyl İdrîs, Araplar’da modern hikâye tarzının ilk olarak Lübnanlı yazarlar kanalıyla Mısır’da ve Mehcer Arap edebiyatının cereyan ettiği Amerika’da geliştirildiğini ileri sürmektedir (Me’mûn Ferîz Cerrâr, s. 36). Lübnan’da hikâye Selîm el-Bustânî (ö. 1302/1884) gibi yazarlar eliyle çok erken bir dönemde romandan da önce başlamış, asıl gelişmesi ise II. Dünya Savaşı’ndan sonra olmuştur. Mehcer edebiyatının önde gelen temsilcilerinden olan Cibrân Halîl Cibrân’ın (Cübrân) ʿArâʾisü’l-mürûc (Beyrut 1906) ve el-Ervâḥu’l-mütemerride (Beyrut 1908) adlı romantik eserlerinde toplumda yaygın olan kötülüklerden kurtulmak için tabiata sığınma düşüncesi işlenmektedir. Canlı, alaycı ve iğneleyici üslûbuyla dikkat çeken Cibrân’ın eski ve yeni, geri kalmışlık ve medenîlik çatışmalarını ele alan hikâyelerinde Yeni Dünya (Amerika kıtası) olarak adlandırılan çevrenin tesiri gözlenir. Lübnan ve diğer Arap ülkelerinde önemli bir yeri bulunan Mârûn Abbûd Aḳzâmun ve cebâbire (Beyrut 1948), Eḥâdîs̱ü’l-ḳarye ile (Beyrut 1956) Vücûh ve ḥikâyât’ta (Beyrut 1962) Lübnan köylerindeki hayatı anlatır. Lübnan’ın âdet ve geleneklerini canlı bir dille ifade eden Halîl Takıyyüddin, olayları tahlil edişi ve tasvir gücünün mükemmelliğiyle tanınan Tevfîk Yûsuf el-Avvâd, hikâyeleriyle okuyucuların büyük ilgisini çeken Saîd Takıyyüddin ve Leylâ Ba‘lebekkî de bu sahada zikredilmesi gereken şahsiyetler arasındadır. Daha çok Rus edebiyatçılarının etkisinde kalan Mîhâîl Nuayme Araplar’ın Maupassant’ı olarak nitelendirilmiştir. Yazar Ṣavtü’l-ʿâlem (Beyrut 1948), en-Nûr ve’d-deycûr (Beyrut 1950) gibi kitaplarında yer alan hikâyelerinde olayları realist bir yaklaşımla ele almış, yer yer psikolojik tahliller de yapmıştır. Mehcer edebiyatının temsilcilerinden olan Nuayme’nin hikâyelerindeki en önemli tema, vatandan göç ile bunun doğurduğu ıstırap ve felâketlerin insan ruhunda meydana getirdiği çatışmadır. Onun Kâne mâ kâne (Beyrut 1927) adlı eserinde yer alan “el-ʿAḳīr”i veya “Senetühe’l-cedîde”yi Arap edebiyatının ilk modern hikâyesi kabul edenler vardır. Aynı yazarın Ekâbir (Beyrut 1956) adlı hikâyesi de hem teknik hem de işlediği konular bakımından modern özellikler taşır. Mehcer edebiyatının Emîn b. Fâris er-Reyhânî, İlyâs Kunsul ve Ḥikâyâtü mehcer adlı mizahî eseriyle dikkati çeken Abdülmesîh el-Haddâd gibi temsilcileri de bulunmaktadır.

Suriye hikâyeciliği Mısır ve Lübnan’dakine benzer şartlar altında ortaya çıkmış, uzun süre Maupassant’ın etkisinden kurtulamamış, XIX. yüzyılın sonlarında başlayan millî uyanışla tarihî bir mecraya girmiş, daha sonra eski ve yeninin mukayesesinden doğan sosyal bir muhteva kazanmıştır. Burada hikâye türünün temsilcileri arasında Ali et-Tantâvî, Selâhaddin el-Müneccid, Fî ḳuṣûri Dımaşḳ (Dımaşk 1937) adlı eseriyle Muhammed en-Neccâr ve Ali Hulkī gibi isimler bulunmaktadır. Abdüsselâm b. Ali el-Uceylî Bintü’s-Sâhire (Dımaşk 1948), el-Ḥub ve’n-nefs (Dımaşk 1959), el-Ḫâʾin (Dımaşk 1960) gibi hikâye kitaplarıyla Suriye hikâyeciliğini belli bir seviyeye ulaştırmıştır. Özellikle Bintü’s-Sâhire teknik açıdan Suriye hikâyeciliğinin önemli bir noktaya geldiğini gösterir. Suriye hikâyeciliğinde Vedâd Sekâkînî, Selmâ el-Kezberî, Ülfet, Zekeriyyâ Tamer, Bedî‘ Hakkī, Adnân Daûk, Muhsin Yûsuf, Velîd Mi‘mârî, Velîd İhlâsî, Kolet Hûrî, Gāde es-Semmân, Kamer Keylânî ve Eşyâʾ ṣaġīre (Beyrut 1954), eẓ-Ẓıllü’l-kebîr (Beyrut 1956) gibi eserleriyle tanınan Filistin doğumlu Semîre Azzâm bu alanda kaydedilmesi gereken diğer isimlerdir. 1950’den sonra Suriye’de hikâye türünün diğer edebî türler karşısında tercih edildiği ve romandan daha hızlı geliştiği görülmektedir. Bunun çeşitli sebepleri vardır. 1950’li yıllarda Suriye’de yaşanan siyasî çalkantılar, hikâyenin siyasî ve içtimaî hedeflere varabilmek için uygun bir vasıta olarak görülmesine yol açmıştır. 1955 yılından sonra birçok gazete ve dergi, sayfalarında hikâyeye de yer vermeye başlamıştır. Ancak hikâyenin teknik ölçülere uygun olmasından çok siyasî hedeflere hizmet etmesinin ön planda tutulması bu türü olumsuz yönde etkilemiştir. 1960’lı yılların hikâyeciliği hemen hemen 1950’li yılların devamı gibidir. Özellikle 1970’li yılların ikinci yarısından sonra sık sık düzenlenen hikâye yarışmaları, bu türün eski sınırlarını aşarak yeni konular ve yeni üslûplar kazanmasını sağlamıştır.

Irak hikâyeciliğinde önce Mısır ve Lübnan, daha sonra Batı ve Osmanlı tesiri görülür. Bu ülkede hikâyenin geçmişi 1908’e kadar uzansa da modern edebî hikâyenin ölçülerine uygun eserler 1930 neslinin kaleminden çıkmıştır. Aralarında, eṭ-Ṭalâʾiʿ (Bağdad 1929) adlı eseriyle Türk hikâyecisi Ömer Seyfeddin’in etkisinde kalan Mahmûd Ahmed es-Seyyid, el-Ḥasedü’l-evvel (Bağdad 1930) adlı eseriyle Enver Şâûl, ʿAẓametün fâriġa ile Zünnûn Eyyûb, Üsretü ümm Mîhâʾîl ve Ḥâʾirûn ile Abdülhak Fâzıl, Aḥrâr ve ʿabîd ile Şâlûm Dervîş gibi isimlerin bulunduğu bu ilk nesil yabancı baskısından kurtulma, fakirlik, hastalık ve cehaletle mücadele gibi temaları işlemiştir. Modern Irak hikâyesinin doğuşunda payı olan Ca‘fer el-Halîlî, gayretli bir yazar olmasına rağmen alışılmış kalıpların dışına çıkamamıştır. 1940’lı yıllarda fazla bir gelişmenin görülmediği Irak’ta 1950’lerde içtimaî, fikrî ve edebî açıdan önemli atılımlar kaydedilmiş, özellikle Ali el-Hâkānî’nin Necef’te el-Beyân adlı bir dergi çıkarıp hikâye yarışmaları düzenlemesinden sonra daha önceki edebî sınırların dışına çıkan Abdülmecîd Lutfî, Hems mübhem ile Fuâd Tekerli, Nezâr Selîm, Şâkir Hasbâk, Ḥaṣîdü’r-reḥâ ile (Bağdad 1954) Gāib Tu‘me Fermân, Mücrimûn ṭayyibûn ile Mehdî Îsâ es-Sakr, Abdullah Niyâzî ve Neşîdü’l-Arż ile Abdülmelik Nûrî gibi isimler hikâye tekniğini geliştirmişlerdir. Kültür açısından da bir ilerlemenin kaydedildiği bu dönemde adı geçen yazarların iç monolog tekniğiyle sosyal konulara eğildikleri dikkati çekmektedir. Bu arada hikâyelerde milliyetçi fikirler de yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştır. 1958’de siyasî atmosferden olumsuz yönde etkilenen hikâyede 1965’ten itibaren önceki çalışmalardan kopuk ve düşük tempolu bir hareketlenme görülür. Âdil Kâmil, Mûsâ Kirîdî, Yahyâ Cevâd, Bâsim Hammûdî, Şevâriʿ Zerḳā ile (Bağdad 1976) Münîr Abdülemîr ve Ḥamâmü’s-saʿâde ile (Bağdad 1964) Hudayr Abdülemîr gibi genç hikâyeciler bu dönemde kayda değer yazarlar olarak görülmektedir. Irak hikâyeciliği 1976’dan sonra genç neslin ortaya koyduğu sosyal, psikolojik ve yeni Batılı metot ve anlatım teknikleriyle muhteva ve üslûp bakımından çok ilerlemiştir. Başta Abdurrahman er-Rebîî (er-Rubey‘î), Abdüssettâr Nâsır, Fuâd Tekerlî ve Gāzî el-Abbâdî olmak üzere birçok Iraklı hikâyecinin eseri çeşitli dillere tercüme edilmiştir.

Filistin’de modern edebiyatın oluşumunda özellikle Rus edebiyatından yapılan çevirilerin önemli rolü vardır. Çeviri hareketine öncülük yapmış olan Halîl Beydes’in Mesâriḥu’l-eẕhân adlı eseri (Kahire 1924) ilk hikâye örneklerinden biri olarak kabul edilir. Savaşlar dolayısıyla edebî çalışmaların sürekli kesintiye uğradığı bölgede Necâtî Sıdkī sembollerle dolu iğneleyici üslûbuyla el-Eḫavâtü’l-ḥazînât (Kahire 1953), Abdülhamîd Yâsîn zaman zaman psikolojik tahlillere yer verdiği Eḳāṣîṣ (Filistin 1946), Gassân Kenefânî Mevtü serîri raḳmi 12 (1961), Arżü’l-burtuḳāli’l-ḥazîn (Beyrut 1963) ve ʿÂlem leyse lenâ gibi eserleriyle tanınmıştır. 1967 öncesinin özelliklerini taşıyan Ḥubzü’l-âḫarîn adlı eserinde Mahmûd Şükayyir, ezilmiş insanları ve toplumsal ıstırapları dile getirirken iç ve dış dünyanın bir arada verildiği bir iç monolog tekniği kullanmıştır. 1967 yılı, İsrail karşısındaki ağır yenilgiyi takip eden olaylar dolayısıyla Filistin hikâyeciliği için de önemli bir tarih olmuştur. Nitekim 1967 öncesi ve sonrası nesilleri arasındaki kopukluk bunların yazdıkları hikâyelere de hem şekil hem muhteva bakımından yansımıştır. Bu tarihten sonra işgal altındaki Filistin’de Yahyâ Yahlüf, Reşâd Ebû Şâver, Halîl es-Sevâmirî, Muhammed Neffâ‘, Garîb Askalânî, Süleyman Nâtûr, İbrâhim Ebû Nâb ve Sâlih Ebû İsba‘ gibi hikâyeciler görülür. Ancak siyasî sebeplerle birçok aydının başka ülkelerde yaşamak zorunda kalmasının da etkisiyle Filistin hikâyeciliğinde önemli bir gelişme olmamıştır.

Ürdün’de hikâye, Ruks b. Zâide el-Azîzî’nin Ḥalîbünâ Şîrânî örneğinde olduğu gibi halk hikâyelerine benzer bir tarzda ortaya çıkmıştır. Daha sonra Hüsnü Ferîz, Îsâ en-Nâûrî, aslen Filistinli olup 1940 yılında Ürdün’e yerleşen ve hikâye kitaplarında toplumdaki sosyal farklılıklar ve sınıf çatışmaları gibi konuları işleyen Mahmûd Seyfeddin el-Îrânî gibi yazarların eserleriyle hikâye bir mesafe katederek Mahmûd Teymûr gibi yazarların ulaştığı düzeye çıkmıştır. Mâ eḳalle’s̱-s̱emere (Amman 1962) ve Maʿa’n-nâs (Amman 1956) gibi hikâye kitapları bulunan Îrânî, Mahmûd Teymûr’un yolunu takip etmesine rağmen bazı yazarlarca hikâye tekniği bakımından ondan üstün kabul edilmiştir. Daha çok realizmin etkisinde kalan Emîn Fâris Melhes, Min vaḥyi’l-vâḳiʿ adlı eserinde yer alan başarılı hikâyeleriyle Ürdün hikâyesini önemli bir seviyeye yükseltmiştir. Eserlerinde sembolizme önem veren yeni nesil hikâyecileri arasında Cemâl Hemdân, Subhî Şahrûr, Fahrî Kı‘vâr, Meryem Cebir Ferîha, İbrâhim el-Absî ve Esrâru sâʿati’r-reml, İntihâkü müdüni’l-mâʾ, Men yaḥrus̱ü’l-baḥr (Amman 1986), eṣ-Ṣafʿa (Bağdad 1978) gibi hikâye kitaplarında insanın iç dünyasını keşfetmek için ciddi bir gayret sarfeden İlyâs Ferkûh bulunmaktadır.

Kuzey Afrika Hikâyeciliği. Fas’ta yeni hikâye XX. yüzyılın başlarında Ebû Şuayb ed-Dükâlî, İbn Şakrûn, Muhammed Gırrîd ve Muhammed Mûsâ gibi şahsiyetlerin makāme taklidi eserleriyle başlamıştır. Yayın hayatına giren gazetelerin sağladığı imkânlarla 1930’lu yıllarda daha edebî bir şekil alan hikâyenin ilk ciddi temsilcileri olarak Abdülmecîd b. Cellûn, Fâs fî sebʿi ḳıṣaṣ adlı eseriyle Abdurrahman el-Fâsî, toplumun çeşitli meseleleri arasında insan psikolojisini başarılı bir şekilde tasvir eden Ahmed Bennâbî ve bu ülkedeki ilk kadın hikâyeci Melîketü’l-Fâsî zikredilebilir. Modern anlamda hikâyenin 1950’li yıllardan sonra görülmeye başlandığı Fas’ta, fakir tabakanın problemleri ve toplumun bunlara bakışının işlendiği Mevlâye adlı eseriyle (Dârülbeyzâ 1964) Abdülcebbâr es-Suheymî, es-Saḳf adlı eserinde toplumun ıstırap ve problemlerini dile getiren Muhammed Bu‘lû, Abdülkerîm Gallâb, Muhammed Berrâde, Muhammed Hızır er-Reysûnî, Zeyneb Fehmî ve romantizmin öncülerinden Muhammed Sabbâğ, Liyesküti’ṣ-ṣamt (Dârülbeyzâ 1967), eṣ-Ṣavt ve’ṣ-ṣûre (Dârülbeyzâ 1987) adlı hikâye kitaplarıyla Fas toplumunda sosyal ve ailevî ilişkilerle daha birçok konuyu modern hikâye üslûbu içinde anlatan Hannâse Benûne zikredilmesi gereken isimlerdir. Hikâye türüne yeni bir şekil kazandıran İdrîs el-Hûrî ile Muhammed Zefzâf’ın bu türdeki çalışmaları da dikkat çekicidir.

Cezayir’de modern hikâye çok geç bir dönemde Mısır, Lübnan ve Batı’dan gelen yayınlar vasıtasıyla tanınmıştır. 1930’lu yıllarda hikâye şeklinde bazı yazılar kaleme alınmışsa da özellikle ülkenin bağımsızlığa kavuşmasından sonra (1962) modern hikâye Arapça’nın yanı sıra Fransızca olarak da kaleme alınmaya başlanmıştır. Cezayir’in modern hikâyecileri arasında Duḫân min ḳalbî adlı eseriyle Tâhir Vattâr, el-Eşiʿʿatü’s-sebʿa ile Abdülhamîd Heddûka, Fi’l-Maḳhâ ile (Beyrut 1964) Muhammed Dîb, Ebü’l-Îd Dûdû, Ahmed Rızâ Havhû, Ahmed Münevver gibi isimler sayılabilir.

Tunus’ta hikâye tarzındaki ilk örnekler 1905’te verilmeye başlanmış, ancak modern hikâyeyi hazırlayıcı asıl çalışmalar 1940 yılına doğru el-ʿÂlemü’l-edebî adlı dergide Zeynelâbidîn es-Senûsî, Abdülazîz el-Vuslatî ve Mustafa Hurayyif tarafından yapılmıştır. 1937’de yayımlanan el-Mebâḥis̱ dergisinde, derginin yayımcısı Muhammed el-Beşrûş’un yanı sıra birçok hikâyesi sinemaya uyarlanan Ali ed-Duâcî, Muhammed Ali el-Ureybî, Mahmûd el-Müs‘adî gibi isimlerin Tunus hikâyeciliğinin gelişmesinde önemli rolleri olmuştur. 1955’te Muhammed Mezâlî tarafından çıkarılan el-Fikr dergisinde yeni konuların işlendiği örneklerle hikâyede bir başka dönem başlamış, 1964’te kurulan Nâdi’l-kıssa adlı kulübün de etkisiyle yeni ilerlemeler kaydedilmiştir. Kurtuluş savaşı ruhuyla yetişmiş olan Semîr el-Ayyâdî, Mahmûd et-Tûnisî, Muhammed Reşâd el-Hemzâvî, Muhammed Ferec eş-Şâzilî, Fâtıma Selîmî gibi hikâyeciler bu alanda eser vermiş olanların başında gelir.

Libya hikâyeciliği Mısır’ın etkisinde gelişmiştir. Birçok Arap ülkesinde olduğu gibi hikâye türünün geç bir dönemde ortaya çıktığı Libya’da modern anlamda hikâye, sansür ve işgalin sebep olduğu olumsuz şartlar dolayısıyla ancak 1950’lerden sonra kendini gösterebilmiştir. Bununla beraber 1935 yılı Ekim ayında Libya dergisinde muhtemelen türün ilk örneği olmak üzere “el-Kuvvetân” adlı bir hikâyenin yayımlandığı görülmektedir. 1970 yılında ülkeye sosyalizmin hâkim oluşu hikâyeyi de etkilemiştir. Eserlerinde birçok toplumsal problemle birlikte kadının toplumdaki yeri, Libya insanının yabancılarla münasebetleri gibi konuları işleyen, başta Ali Mustafa el-Mısrâtî olmak üzere Aḥzânü’l-yevmi’l-vâḥid ve Aḳvâlü şâhidi ʿiyân (1976) adlı kitaplarıyla Muhammed eş-Şüveyhidî, Temerrüd ve el-Aʿmâlü’l-kâmile ile (1976) Halîfe Tekbâlî, ʿUyûnü’ş-şühedâʾ ile (Trablusgarp 1983) Fevzî Tâhir el-Biştî, Muhammed Abdüsselâm el-Mesillâtî ve Abdullah el-Kuveyrî hikâye türünü belli bir seviyeye çıkarmaya gayret göstermişlerdir. Ayrıca sosyal muhtevalı hikâyenin öncüsü olan Ahmed el-Uneyzî, en-Nâs ve’d-dünyâ adlı eserinde sevgi kavramı üzerinde duran Beşîr el-Hâşimî ile el-Cidâr adlı eserinde sevgiye yeni boyutlar kazandıran Yûsuf eş-Şerîf önemli hikâyecilerdendir.

Sudan’da modern anlamda olmasa bile 1930’lu yıllarda hazırlık safhasını oluşturan bazı hikâye çalışmaları görülür. Modern hikâyenin daha sonraki yıllarda ortaya çıktığı Sudan’da Devmetü vüddi Ḥâmid adlı eseriyle Tayyib Sâlih, ayrıca Hoglî Şükrullah hikâye türünün öncülerinden sayılmaktadır.

Suudi Arabistan ve Diğer Arap Ülkeleri. Suudi Arabistan’da 1924’ten sonra gazete ve dergilerde görülen hikâyeyi hazırlayıcı çalışmalar 1937’den sonra daha şuurlu bir hal alır. Az sayıda hikâye yazmış olmasına rağmen kendinden önceki teşebbüsleri aşarak özellikle toplumda yaşanan gerçekleri olduğu gibi aktarmaya özen gösteren Ahmed es-Sibâî’nin bu alandaki rolü önemlidir (Mecmûʿatü ḥâletî Kedercân, Cidde 1981, s. 35-77). Öte yandan el-Beytü’l-kebîr, Leyse’l-ḥubbu yekfî (Beyrut 1981, 2. bs.), Ẕikreyât (Cidde 1978) adlı eserleriyle daha çok toplumun gerçeklerini yansıtmaya çalışan ve çevre tasvirleriyle tanınan Gālib Hamza Ebü’l-Ferec de ilk akla gelen şahsiyetler arasındadır. 1950’li yılların başında yüksek öğrenim için yurt dışına giden öğrencilerin birçok edebî türü tanıyarak geri dönmeleri hikâye sahasında da etkili olmuş, bu yıllarda romantizm ve sosyal gerçekçiliğin izlerini taşıyan, daha çok Filistin meselesi, zengin-fakir ayırımı, eğitim, nesiller arası çatışma ve evlilik gibi temaların işlendiği hikâyeler yazılmıştır. Hâlid Halîfe ve Hasan el-Kureşî hikâyeyi klasik kalıplardan kurtarmaya çalışmış, İbrâhim en-Nâsır da özellikle mahallî çevre tasvirleriyle dikkati çekmiştir. 1960 sonrasında hikâyede çeşitli yönleriyle kadının belirgin şekilde yer aldığı Suudi Arabistan’da 1967’den sonra toplum meselelerine daha objektif olarak bakabilen, bunun yanında insanın psikolojik durumuna ve insan ilişkilerine eğilen, aralarında Muhammed Alvân, Hüseyin Ali Hüseyin, Cârullah el-Hamîd ve Sâlih el-Eşkar gibi isimlerin bulunduğu yeni bir nesil yetişmiştir. Bu arada el-Mevt ve’l-ibtisâm ve ḳıṣaṣ uḫrâ (Mekke 1984) adlı eserin yazarı Abdullah Abdurrahman el-Atîk ve el-Ḳamer ve’t-teşrîḥ adlı eseriyle insanın iç dünyasındaki çatışmaları tahlil eden Abdullah Ahmed Bâkāzî, Muhammed Ali Kuds ve daha birçok hikâyeci yalnızlık duygusunu işlemiştir. Suudi Arabistan’da Emel Abdülhamîd, Necvâ Hâşim, Necât el-Avvâd ve Hayriyye İbrâhim es-Sekkāf gibi kadın hikâyecilerin çalışmaları da zikredilmeye değer niteliktedir.

Yemen’de hikâye, 1938’de yayımlanmaya başlanan ve edebî konulara ağırlık veren el-Ḥikmetü’l-Yemeniyye gazetesinde 1940 yılında Ahmed el-Berrâk’ın yayımladığı bazı hikâye örnekleriyle başlamıştır. Diğer taraftan Zeyd b. Ali İnân, Yahyâ b. Hammûd en-Nehârî gibi şahsiyetlerin çalışmaları modern hikâyeden uzak olsa da hikâyeye edebî bir zemin hazırlaması bakımından önemlidir. Hâmid Halîfe, Muhsin Hasan Halîfe, Muhammed Ali Lokmân’la başlayan telif hikâyenin yanı sıra bilhassa Lokmân’ın eleştiride gösterdiği başarı türün modern bir çehre kazanmasını hızlandırmıştır. Ancak Sâlih ed-Dehhân, Hasan el-Levzî, Muhammed ez-Zerkā, Muhammed Musanna‘, Zeyd Mutî‘ ed-Demmâc gibi kişilerin hikâye alanındaki eserlerinde siyasî temaların ağır basması başarılarını gölgelemiştir. Düzenlenen yarışmalar Muhammed Saîd, Ahmed Mahfûz Ömer gibi hikâyecilerin tanınmasına vesile olmuş ve bu kanalla teşvik gören hikâye, uzun süre Mısır’da yaşayan Muhammed Abdülvelî’nin ortaya çıkışıyla dar çerçeve ve eski kalıplardan kurtulup modern bir görünüm kazanmıştır. Mısır’daki hikâyecilerin tecrübelerinden yararlanan Abdülvelî, “el-Arż yâ Selmâ”, “Şeyʾün ismühû ḥanîn”, “Leytehû lem yeʿud” gibi içtimaî ve siyasî muhtevalı hikâyeler yazmıştır.

Arap halkının duygu ve düşüncelerini bir psikolog, sosyolog veya filozof kimliğiyle ifade etmeye çalışan ve Arap insanını çeşitli sosyal bozukluklarla birlikte ele alıp tahlil eden hikâyeciler zamanla birçok gerçeği Arap insanına öğretmiş ve daha önemlisi, toplumun çeşitli kesimlerinde sosyal değişikliğin meydana gelmesinde bir nevi öncülük yapmışlardır. İlk zamanlarda Muhammed ve Mahmûd Teymûr kardeşler gibi engin bir kültüre sahip hikâyeciler Arap insanını ve onun hayatını derinden kavramış ve onların değişik yönlerini ortaya koymuşlardır. Yine ilk dönemlerde Arap insanının hikâye karşısında kayıtsız davrandığı ve onu değerlendirmede yetersiz kaldığı, dolayısıyla toplumda bazı sosyal değişikliklerin geç yapılabildiği de unutulmamalıdır. Ancak Arap hikâyecilerinin başarıları ve okuyucularının kültür seviyesinin yükselmesiyle hikâyeye gösterilen ilginin giderek artması, ayrıca Muhammed Mendûr, Muhammed Ganîmî, Mahmûd el-Mürsî, İhsan Abbas, Abdülilâh Ahmed ve Muhammed Yûsuf Necm gibi tenkitçilerin yetişmesi, hikâyecinin toplumun çeşitli bozukluklarının düzeltilmesindeki rolünü daha da arttırmıştır.

Modern hikâyeciliğin ortaya çıkışından günümüze kadar Arap hikâyesi, Arap ülkelerinin büyük sosyal değişikliklere mâruz kalmasının da etkisiyle metot, teknik, muhteva, çevre, şahıs, dil ve üslûp açısından birçok değişiklik yaşayarak yeni mecralar aramaktadır. Ancak halen devam eden çalışmalara rağmen Arap edebiyatında hikâye diğer türlere göre başta gelen bir edebî tür olmaktan yavaş yavaş uzaklaşmaktadır.

f t g m