• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

O Gül - Endâm Yerine Konulan Cadı

Türkçenin SırlarıVaktiyle bir yazımda, "Medeniyet denilen şey, insan topluluklarının her mevzûda yapı devrinden Mimâri devrine geçmeleridir." diyordum. Yapı, hendese'nin bir rûh, bir mâneviyat, bir kültür, bir tefekkür ve bir heyecanla birleştiği zamanlarda mimâri'dir. Mimar, bir vatan toprağında bir milletin, hatta milletlerin hayaline, göz önünden giderilemeyecek güzellikte bir eser yaratabildiği zaman mimâr'dır.
Sevgilisine:
Endâmının hayâlini, gözlerimden silemem.

Diyen şarkı bestekârının ifadesinde olduğu gibi, endamlarının hayali gözlerden silinemeyecek güzellikte eserler mimâri eserleri'dir.

Bizde Süleymaniye, Selimiye, Sultan Ahmed camileri, Hindistan'da Tâc Mahal türbesi gibi.

Türkiye'den giden mimârların da istirâkiyle, süt beyazı mermerden yapılan ve önündeki havuza bir rüya gibi akseden Tâc Mahal, hükümdar Şahcihân'ın, çok sevdiği eşini kaybedince onun hatırasını, belki de güzelliğini, dünyanın hayâline aksettirmek için yaptırdığı eserdir ki yapısında aşkın ve vefânın nûrdan çizgileri ışıldar.

Bizde, Şehzâde Camii'nin, Kanuni Sultan Süleyman gibi bir hükümdar tarafından;

Şehzâdeler Güzidesi Sultan Mehemmed'im!

diye, ölümünden büyük ızdırap duyulan bir şehzâdenin hatırası için bütünlenmesi gibi... Bugün, etrafını bir takım "menfaat yapılarıyle" kapayarak görünmez hâle koyduğumuz Cihangir Câmii de zelzelerden evvelki ilk büyük yapılışında çok sevilen bir şehzâdenin mânevi endâmı gibiydi: Şehzâde Cihangir vücutça talihsiz fakat ruhça, mensup olduğu aileye yakışır bir incelik ve asâlet sahibi idi. Kanuni Cihangir Camii'ni, bu akıllı fakat sakat evladının hatırasını ebedileştirmek için yaptırmıştı.

Şu son asırda biz, "mîmârî"de ilerliyeceğimiz, yâni bir medeniyet devrinde yeni şaheserler yaratacağımız yerde yeniden yapı devrine dönmüş bulunuyoruz. Caddelerimizi dolduran ufuksuz ve mâneviyatsız yapılar, bunun hazin delilleridir.

En büyük Avrupalı şâir seyyahların hayalîne bir sevgili gibi yer etmiş eski Türk evleriyle, şimdi her çizgisi, sanattan anlayan insanların vicdanına batan yeni apartmanlar arasındaki fark, işte "mimarî" ile "yapı" arasındaki farktır.

Bizde Osmanlı mimarisi, Süleymâniye ve Selimiye devrine dört asırda ulaşmıştır. Yâni, bir Süleymâniye ve bir Selimiye kurulabilsin diye, dört yüz sene nice insan bir mimarî âbide hayal etmiş; nice insan taş yontmuş, nice insan, mermere can verip sevgilisinin hayalîni işlemeye çalışmıştır. Mimar Sinan'ın eserleri için:

Türk kızı kadar nârın, Türk suları kadar ak

Sütunlarında yurdun engin sevdaları var

diyen mısralar, masal söylemiyorlar: Mimari eserlerin nice çizgilerinde bir güzel sevgilinin endamı şekillenir.

Dil de Öyledir: Bir kelime millet tarafından bir günde yapılmaz. Her kelimenin sesinde ve mânâsında onu yaratan milletin, yontuluşu asırları kaplamış emeği vardır.

"Minare" kelimesinin Arapça "manârâ"dan yontulup Türkçe minare güzelliği ve inceliği alması için, büyük bir millet, minarenin hem adı hem de mimarîsi üzerinde kaç asır işlemiştir? Ona hattâ bütün Türk vatanı için millî bir çizgi karakteri verebilme yolunda kaç gönül ürperiş duymuş, kaç dudak ve kaç göğüs bu kelimeye bir nağme değeri kazandırmıştır?

Ve nasıl mimaride bir sanat değeri var, yapıda bu yoksa, şimdi eser yerine uydurulan yapıt'da da bu yoktur.

Bir cemiyet, Mimar Sinan'ın eserine yapıt diyecek seviyeye düşmeye görsün, o artık mîmârî yapamaz.

Yarı dînî, yarı lisâni, muhteşem manâlı "kelime"ye "sözcük" diyecek kadar küçülmüş her rûh, dilde taş devrine dönmüş bir iz'an yoksuludur. Bunu böyle söyleyişimiz, modaya uyarak, Türkcenin en güzel kelimelerini rahatça uyduruklarıyle değiştiren her insanı bir zevksizlik ve an'anesizlik uykusundan uyandırmak içindir.

Kelimelerin çirkinini kullanma zevki, sokaklarda giyimlerin en çirkinini giyenlerin zevkidir. Bu, saçı başına karışmış, her tarafı yağ ve kir içinde, pis manzaralı insanların, aslında ne kıyafeti olur, ne de bir dili. Hani, yünleri uzamış, kirden ve pislikten birbirine yapışmış, yanma yaklaşılmayacak kadar bakımsız pis kokulu koyunlar ve tekeler vardır. Bunların bütün hayat lezzetleri, bir tutam ot ve bütün korkulan bir çoban ve bir değnektir. Şimdi onlara gerek iç ve gerekse dış âlemleriyle çok benzeyen nice insanın vücûda getirdiği sürüde esasen ne insanca bir zevk ne de yontulmuş bir kelime olabilir.

Tanrı'nın kimbilir nasıl bir "hikmetle eğri büğrü yaratıp abullabut bir şekil verdiği, bedbaht bir kadın vücuduyla Enderunlu şâir Vâsıf'ın:

O gül-endâm bir al şâle bürünsün, yürüsün

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün, yürüsün

mısrâlarıyla tarif edilen güzel arasındaki fark, şimdi uydurma Türkçecilerin kelimeleriyle, Türk milletinin asırlar içinde yarattığı kelimeler arasındaki farkın aynıdır.

Biri "venüs" kadar güzel, öteki Şâir Evlenmesi komedisinde, zavallı Müştak Bey'e hîle ile verilmek istenen, şaşı, kambur ve topal. Sakine hanım kadar çirkindir.

Vâsıf'ın beytinde "gül-endâm" terkibinden başka her söz "hâlis Türkçe"dir. Hattâ "şal" bile... Zamanımızdan 150 sene evvel söylenmiş bu güzel Türkçenin, her biri bir "gül-endâm" olan kelimelerinin yerine zamanımız dilcileri şimdi, birer cadı oturtuyorlar.

Gerçi, bazı erkeklerde kadının böylesinden hoşlanan; burada tarifine lüzum görmediğimiz; sapık bir ruh bulunduğu bilinir, iyi ama böyle ruhlar, Türk dilinin nice güzel sözlerini, bir yana koyup, bu millete hilkat garibesi kelimeler sunma hakkını nerden, hangi, gizli ve yıkıcı "parti"den alıyorlar? Öyle partiler ki bu milleti, yapağıları, kirden ve pislikten birbirine yapışmış koyunlar ve tekelerden mürekkep bir sürü hâline koyma yolundadırlar.

Bu sürüyü bir çoban ve bir değnekle kolay yürütmek için.
Bir insan bütün uyarmalara rağmen, eser yerine "yapıt", teşkilât yerine "örgüt", tabiat yerine "doğa", meselâ yerine "örneğin" diyebiliyorsa, onun bizim milliyetimizden koparılmaya çalışılmış bir kimse olduğundan şüphe etmemeliyiz.

Hele, "aygıt, kalıt, kalız görkem, betimlemek, çelgen yastıma, kişi tini, uzyönüm, tüm görüt" ve benzeri "sözcüklerle yapıtlar" kurmaya kalkıyorsa hayâtınızı muhtemel tehlikelerden korumak için, böylelerinin yanından hattâ kaçmanız lâzım gelir.

Bir yazıda, "Reşat Nuri'nin yapıtları" ibaresini okuduğum zaman, aziz hocam Reşat Nuri adına şiddetle üzülmüştüm; Reşat Nuri, roman, hikâye ve tiyatrolarına bir gün "yapıt" denileceğini bilseydi belki de yalnız keman çalmaya devam eder ve edebiyatla uğraşmazdı.

Şimdi işitiyoruz ki bâzı casuslar; Atatürk'ün Nutk'una yapılan sûikasda pek benzer bir hareketle; Halide Edîb'in, Reşat Nuri'nin, Ömer Seyfeddin'in eserlerini "uydurma Türkçeye" çevirmeye başlamışlar.

Bunlardan Ömer Seyfeddin, "Yeni Lisan" taraftarıydı, fakat onun idealindeki Türkçede "uydurma kelime" yoktu. Halide Edîb, uydurma dil hareketlerine şiddetle muhalif kaldı. Muallimler Birliği'nin Dil Kurultayı'na verdiği bir tebliğde bunun ilmî ve edebî sebeplerini, bilhassa İngilizceyi misal göstererek, bilgi ile ve hararetle izah etmişti. Reşat Nuri ise büyük bir Türk dili zevkine ve bilgisine sahipti. Cümlelerini herşeyden çok derin bir Türkçe sevgisiyle örerdi. Dilin zenginleşmesine çâre arar hattâ bulur fakat uydurma kelime kullanmazdı. Pekiyi ama bu ruhta ve bu düşüncede insanların eserlerine şimdi kimler, nasıl ve ne hakla taarruz ediyorlar?

Hakikatte bu edîblerimizin nesirlerinde ve Yahya Kemal'in şiirinde büyük bir merhaleye ulaşmış bulunan Türkçeyi yıkmaya kalkmak, hiçbir ciddî, ilmî ve millî sebeple izah edilemez, esasen Türkiye'de bu işi yapanların çoğu milliyetçiliğin şiddetle aleyhindedirler.

Bunu ne için yaptıklarını, hangi kukla oynatıcısının zavallı kuklaları olarak Türkiye'de bu milletin diliyle oynadıklarını bu sahîfelerde yeter derecede îzah etmiş bulunuyoruz.

Büyük teşekkürle söyleyebiliriz ki kendilerine verilen uyku hapından çabuk kurtulmuş ve Türkçenin kendi dehâsına uyanmış insanlar, bu yazılardan şiddetle faydalandıklarını söylemişlerdir.

Biz bu vatanın bütün hakîkî evlâtlarını millî mevzuların hepsinde hassas ve uyanmaya istidatlı biliyoruz. Aynı mevzua tekrar tekrar temasımız, birkaç mahmur göze daha hakikatin ışığını tutmak içindir.


Nihad Sâmi Banarlı - TÜRKÇENİN SIRLARI -  KUBBEALTI NEŞRİYÂTI

 

f t g m