• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

Edatlar (İlgeçler)

EDATLAR (İLGEÇLER)

Tek başına bir anlam taşımayan , ancak kendinden önceki sözcükle birlikte kullanıldığında belirli bir anlamı olan sözcüklerdir. Edatlar çekim eki alırsa adlaşırlar. En çok kullanılan edatlar şunlardır:

Gibi:

• Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendi. (sıfat)
• Dev gibi dalgalar sahile vuruyordu. (sıfat)
• Yüzün bir kır çiçeği gibi usulca söner. (zarf)
• Dolu bir kadeh gibi kırılıyorum avuçlarında.(zarf)
• Sen de onun gibi düşünüyorsun (karşılaştırma)
• Annem gibi dolma yapan dünyada bulamazsın (k.)
• Yataktan kalktığı gibi dışarı fırladı.(hemen,o anda)
• Haberi aldığı gibi yola çıktı.(hemen,o anda)
• Ben ona insan gibi davrandım.( yakışır biçimde)
• Birbirinizle adam gibi konuşun.( yakışır biçimde)
• Saat üç gibi yanına gelirim. (dolayında)
• Final maçı akşam sekiz gibi başlar ( dolayında)
• Bugün yağmur yağacak gibi (tahmin)
• Galatasaray bu maçı alacak gibi (tahmin)
• Bir an onu sever gibi oldum (yaklaşma)
• O sırada güneş çıkar gibi oldu. (yaklaşma)

Devamını oku...

Nihad Sâmi BANARLI Kimdir?

Nihad Sami Bey, Bayrakdarzâdeler nâmıyla tanınan Trabzon'un köklü bir ailesine mensuptur. Bu nam, ceddinin Fatih Sultan Mehmed'in Trabzon seferinde bayrakdarlığını yapmasından ileri gelmektedir. 18 Nisan 1907 yılında İstanbul'da doğan Nihad Sami Bey'in babasının babası Emin Hilmi Bey, 1293’te İstanbul'da toplanan ilk Osmanlı Meclis-i Mebûsânında Trabzon mebûsu olmuş, ayrıca Matbaa-ı Bahriye Nazırlığı vazifesinde bulunmuştur. Babası İlyas Sami Bey ise Trabzon Merkez Mutasarrıflığı Tahrirât Müdürlüğü, İstanbul İdare-i Mahsûsa Tahrirât Başkâtipliği gibi vazifelerden sonra 1892’de Bitlis Vilâyeti mektupçuluğuna tayin edilmiştir. Bundan sonra İşkodra, Kastamonu, Diyarbekir, Musul vilâyeti mektupçuluklarında bulunmuş ve 1900 yılında Süleymaniye Mutasarrıflığına getirilmiştir. Annesi ise yine köklü bir aileye mensup olan Hâfize Nâdire’dir.

Nihad Sami, ilk tahsilini Fatih Sultan Mehmet Vakfı Sıbyan mektebinde, daha sonra Gelenbevi ve Mercan idadisinde yaptı. Lisenin ilk sınıflarını Vefa Sultanîsi'nde okudu. Son sınıfta İstiklâl Lisesi'ne geçti ve oradan mezun oldu. 1926’da İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi ve Yüksek Muallim Mektebi’ne giren Nihad Sami mezuniyetinden sonra çeşitli liselerde edebiyat öğretmenliklerinde bulunmuştur. 1947’de Eğitim Enstitüsü’ne ve buna ilâveten Yüksek Öğretmen Okulu edebiyat öğretmenliğine getirildi.

Nihad Sami Banarlı, 1953’ten beri âzâsı bulunduğu İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından kurulan İstanbul Enstitüsü ve daha sonra kendi emekleriyle kurulan Yahya Kemal Enstitüsü müdürlükleri yaptı.

Devamını oku...

HİKÂYE

HİKÂYE

"Hikâye”. Türk kültür tarihinde en azından bin yıllık geçmişe sahip  giderek zenginleşen bir mânâ çemberi içinde,    hem kelime hem de kavram olarak  kullanılan “hikaye”  kelimesi,  Arapçadaki   “hakave” kökünden    gelmektedir.

İngiliz  edebiyatında  “ Story”,  Fransızcada “ histoire” , Almancada “Geshichte” olarak  kullanılan  hikaye, yaşanmış  veya yaşanabilecek  şekilde  tasarlanmış  olayları,  kişilere  bağlı  olarak  belli  bir  yer  ve  zaman içinde   anlatan   türdür.

ÖZELLİKLERİ

1-   Olay, kişi, yer ve  zaman  unsurlarından  oluşur.
2-   Olay  ve  kişiler  gerçeğe  uygundur.
3 -  Yaşanılan  yer  ve  zaman  bellidir.
4-  Mekân tasvirleri  ile  kahramanların  ruhsal  ve  kişisel  özelliklerine  yer  verilir.
5-  Ele alınan  bir  olay  ya da  durum  serim,  düğüm  ve  çözüm  planına  uygun  işlenerek  sonuçlandırılır.
6-  Açık,  sade ve  akıcı  bir  dil  kullanılır.

Devamını oku...

Türk Ve Dünya Edebiyatında Hikaye Türünün Tarihi Gelişimi Ve Önemli Temsilcileri

İlk  Çağ  Anadolusu’nda   masal,  ve  tarihi  olayları  anlatan   eserlerle  oluşmuştur.  Orta  Çağ’da  özellikle  Hindistan’da  “Binbir  Gece  Masalları”  sağlam  bir  hikaye  geleneğinin  varlığını  bildirmektedir.  Bu  gelenek,  Arapça’dan yapılan  çevirilerle  Avrupa’ya   masal,  efsane,  rivayetler  şekliyle  yayılmıştır.

      Batı dünyasında hikâyeye  bugünkü  anlamda  ilk edebi  kimlik  kazandıran,  İtalyan  yazar   Boccacio’dur.  XVI.  Yüzyılda yazdığı  “Decameron”  adlı  eseriyle  ilk  hikâye  örneğini  vermiştir. XVIII . yüzyılda Voltaire  bunu geliştirir.  Rönesans’ın   etkisiyle  de  XIX. Yüzyıl  edebiyatının  en yaygın  türü  olmuştur. Alphonse   Daudet ve Guy  de Maupassant  gibi Fransız  yazarlar bu türün güzel  örneklerini  vermişlerdir. İngiliz  edebiyatında  Stevenson,  Rudyard  Kipling  önemli  eserler  vermişlerir.

    Daha  sonraları Mark Twain , John   Stainbeck ,  Anton   Çehov  gibi  sanatçılar  mizahi  hikâyeleriyle  bu  alanda  ün  kazanmışlardır.

     Bizde,  destanlar,   halk  hikâyeleri ,  ve  masallarla  eski bir  temeli  olan  bu  tür,  XIV. ve  XV. Yüzyıl-da  “Dede  Korkut  Hikâyeleri”  ile   çağdaş  hikâye  tekniğine  yaklaşmıştır.

     XIX. yüzyılda  Tanzimat’la  gelen  yeniliklerle  birlikte Emin Nihat  on iki parçadan  oluşan Müsameretname “ adlı eseriyle ilk  denemesini  yazar  Ancak bu hikâyeler  “Binbir  Gece  Masalları”nı hatırlatır niteliktedir. Bugünkü  anlamda  ilk  hikâye    örneğini Ahmet  Mithat  Efendi  “Letâif-i   Rivayât  (söylenegelen  güzel   şeyler)  adlı  eserini  yazarak  vermiş;  “Kısadan  Hisse”  ile bu  türü  geliştirmiş, Sami  Paşazade  Sezai : “Küçük  Şeyler”  adlı  eseriyle  modern  hikâyeyi  oluşturmuştur. 

    Edebiyat-ı Cedide döneminde yalın diliyle dikkat çeken Uşaklıgil, titiz gözlemciliğiyle gerçekçi hikâye geleneğini başlatan yazardır. Bu dönemin diğer yazarları Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya idi.

Devamını oku...

UYANIŞ VE DİRİLME

Aytmatov’un yakın arkadaşı Prof. Dr. Tevfik İsmail’in de belirttiği gibi, Aytmatov’u dünya çapında şöhret yapan faktörlerin başında, kitaplarını çok büyük bir coğrafyada konuşulan ve dönemin edebî mahfillerinde etki uyandıran Rusça ile yazmış olmasıdır. Eğer romanlarını Kırgız Türkçesi ile yazsaydı, bugünkü Aytmatov olmayabilirdi.


Bir yanı ile sisteme eklemliymiş gibi görünse de, Aytmatov’un hemen bütün romanlarında kimlik arayışının/köklerle yeniden buluşmanın, satır aralarına gizlenmiş edebî, estetik çığlığını duymak mümkündür.

Olanı anlatır Aytmatov. Cemiyete tutulan ayna gibi gerçeği yansıtır. Mankurtlaştırmaya karşı çıktığı kadar, kendiliğinden/gönüllü olarak mankurtlaşmaya (güdülmeye müsait mizaca, pasifliğe) de karşı çıkar. Dirilmeye, uyanmaya, aktif olmaya çağırır insanı. Töresine, örfüne, geleneğine ve geleceğine sahip çıkmasını ister.
Yazar, kendi eserinden beyazperdeye aktarılan ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ filminde başrol oyuncusunun ulu dağlara karşı öyle bir ‘Asyaaaa!’ diye höykürmesi var ki. Bu çığlık bütün o coğrafyanın/o yaslı diyarın yüreğinden; yüzyıllık, bin yıllık yaşantısından fışkıran bir sestir. Şark’ı sarsan bu sayha, filmin Asya isimli kadın oyuncusu vasıtasıyla, bütün bir ‘Asya’ya/Avrasya’ya sesleniştir. Uyanma ve dirilme çağrısıdır. Bir aşkın yoğun lirizmi içinde, koca bir kıtayı özdeşleştirmek, ancak Aytmatov’a yakışan bir ustalıktır.

Aytmatov, aslında ‘Gün Uzar Yüzyıl Olur’a ait bir bölüm iken, yasak olduğu için kullanılamayan ve daha sonra ‘Cengiz Han’ a Küsen Bulut’ ismi ile yayınlanan kitabında hürriyetsiz ve kuşatılmış insan trajedilerinin en bâkir fotoğrafını çizer. İstasyondan bir tren geçimi sürede, eşini ve çocuğunu görebilmeyi çılgınca arzulayan adamın destanlık hikayesidir bu. Bir Aytmatov klasiği…

Özetlersek, kitapları bütün dünyada hayranlık duyularak okunan Cengiz Aytmatov, lirik, mitolojik ve kozmik unsurlar taşıyan seçkin, çarpıcı eserleriyle olağanüstü bir yazar, bir fikir adamı ve çağdaş bir bilgedir. Fikir ve edebiyat dünyasının, önünde saygıyla eğileceği bir yazar. Yüzyılın tartışmasız en güçlü yazarı.

f t g m