• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

Dünya Edebiyatında Hikaye (Öykü)

Öykü, Avrupa’da ayrı bir tür olarak Orta Çağ’ın sonlarında İtalyan yazar Boccacio’nun Decameron (1349-1353) kitabı ile ortaya çıkmıştır. Bu kitabın kaynaklan arasında, MS II. yüzyılda Hint edebiyatında ortaya çıkan Pançatantra’nın XIII. yüzyılda Toskanalı Pedro de Alfonso tarafından yeniden yazılmış hâli olan La Disciplina Clericalis ile o dönemde Arapça, Farsça, Yunanca, İbranice, Latince gibi birçok dilde çevirisi olan Yedi Bilgenin Kitabı (Livre des SeptSages) ve şövalye hikâyeleri olduğu tahmin edilmektedir. Dolayısıyla, Decameron’fa kullanılan çerçeve hikâye tekniğinin Doğu (Hint) kaynaklı olduğu açıktır. Boccacio eseriyle, İtalya’da bulunan birçok takipçisinin yanında, bütün Avrupa’yı etkilemiştir. İngiltere’de Chaucer’ın Canterbury Masalları bunun en önemli örneğidir.

Fransa’da Yüz Yeni Öykü (Les Cent Nouvelles) adıyla yayımlanan ilk öykü kitabı (1462-1466) anonimdir. Bu kitaptan yaklaşık yüzyıl sonra, Fransız Marguerite de Navarre’ın Heptameron adlı kitabı Decameron’u örnek almakla birlikte daha yüksek bir dil ile yazılmış olması ve kişilerin psikolojik çözümlemelerine yer vermesiyle öykü gelişiminde bir atılımı işaret eder. Öykü ve roman bu dönemde birbirine çok yakın türler olarak algılanıyordu. Öyküyü romandan ayıran tek ölçü, öykünün küçük roman kabul edilmesiydi. Örneğin, Madame de La Fayette’in Cleves Prenses 7 (La Princesse de Cleves) kimi zaman roman kimi zaman da öykü olarak tanımlanır.

Devamını oku...

Türk Edebiyatında Hikaye Türünün Gelişimi

Türk Edebiyatında Hikaye Türünün Gelişimi

H İ K Â Y E İlk Çağ Anadolu’sunda masal ve tarihi olayları anlatan eserlerle oluşmuştur. Orta Çağda özellikle Hindistan’da “Binbir Gece Masalları” sağlam bir hikâye geleneğinin varlığını bildirmektedir. Bu gelenek, Arapçadan yapılan çevirilerle Avrupa’ya masal, efsane ve rivayetler şekliyle yayılmıştır.

Hikâyeye bugünkü anlamda ilk edebi kimlik kazandıran İtalyan yazar Boccacio’dur. 16. yüzyılda yazdığı “Decameron” adlı eseriyle ilk öykü örneğini vermiştir. Rönesans’ın etkisiyle de 19. yüzyıl edebiyatının en yaygın türü olmuştur.

Bizde, destanlar, halk hikâyeleri ve masallarla eski bir temeli olan bu tür, 14. ve 15. yüzyılda “Dede Korkut Hikâyeleri” ile çağdaş hikâye tekniğine yaklaşmıştır.

Devamını oku...

Kızıl Elma Neresi? - Ömer Seyfettin

 

– Kızıl-Elma’ya…

– Kızıl-Elma’ya…

– Kızıl-Elma’yacak gideceğiz!

. . . . . . . .

Zamanın Süleyman’ı, ansızın… Kükremiş bir tufan halinde akseden bu naraları duydu. Otağında yalnızdı. Yarım saat evvel dağılan Dîvân’ın cenk için gösterdiği kahraman arzuyu düşünüyordu. Bugün, yalnız vezirleri değil, kazaskerleri, defterdarları, nişancıları, “ağa, kethüdâ, serdar, yayabaşı, bölükbaşı, vekilharç” gibi, yeniçeri zâbitlerini, hatta solakları bile çağırmış, hepsini huzurunda toplamıştı. Hepsi “…. Kafdağı’na kadar arkandan gelmeye hazırız, padişahım!” diye ayaklarına kapanmışlar, gözlerinden sevinç yaşları dökmüşlerdi. İşte şimdi “sefer kararı” ordu içine yayılmış olacaktı. Otağın biraz uzağında… Küçük meşe ormanının nihayetindeki mahşerde, deminki Dîvân’ın sevinci, büyük bir heyecan ummanı gibi kaynıyor, kabarıyor, kabarıyor; bu ummanın görünmez, işitilir dalgaları, yakın ufukların bulutlu sahillerine değil, sanki bütün cihanın tâkına çarpıyordu:

– Kızıl Elma’ya…

– Kızıl Elma’ya!

– Kızıl Elma’yacak….

. . . . . . . .

Padişah, tahtından yavaşça ayağa kalktı. Sağ elini altın koltuğa dayadı. Gökten inen, mânâsı anlaşılmaz bir sese kulak verir gibi başını büktü. Ordunun velvelesini dikkatle dinledi. “Kızıl Elma, Kızıl Elma….” Bu ismi şehzadeliğinden beri binlerce defa duymuştu. Sonra tekrar tahta oturdu. Gözlerinin üstüne kadar eğilmiş yusufiyesini geri itti. Gayet çıkık, geniş alnını, esmer uzun parmaklarıyla tuttu. Düşündü. Düşündü.

– Kızıl Elma neresi?

Diye mırıldandı. Şarkta olsun, garpta olsun, sefere çıkarken galeyana gelen asker hep “Kızıl Elma’ya!..” diye bağırışıyordu. Bu narayı yeniçeri kışlalarında, sipahi ocaklarında, geçit resimlerinde, hatta İstanbul’da, sarayın iç bahçesinde bile duymuştu. Kızıl Elma neresiydi? Üvez rengi sırmalı perdenin arkasında nöbet bekleyen Mahmud’u çağırdı:

Devamını oku...

O Gül - Endâm Yerine Konulan Cadı

Türkçenin SırlarıVaktiyle bir yazımda, "Medeniyet denilen şey, insan topluluklarının her mevzûda yapı devrinden Mimâri devrine geçmeleridir." diyordum. Yapı, hendese'nin bir rûh, bir mâneviyat, bir kültür, bir tefekkür ve bir heyecanla birleştiği zamanlarda mimâri'dir. Mimar, bir vatan toprağında bir milletin, hatta milletlerin hayaline, göz önünden giderilemeyecek güzellikte bir eser yaratabildiği zaman mimâr'dır.
Sevgilisine:
Endâmının hayâlini, gözlerimden silemem.

Diyen şarkı bestekârının ifadesinde olduğu gibi, endamlarının hayali gözlerden silinemeyecek güzellikte eserler mimâri eserleri'dir.

Bizde Süleymaniye, Selimiye, Sultan Ahmed camileri, Hindistan'da Tâc Mahal türbesi gibi.

Türkiye'den giden mimârların da istirâkiyle, süt beyazı mermerden yapılan ve önündeki havuza bir rüya gibi akseden Tâc Mahal, hükümdar Şahcihân'ın, çok sevdiği eşini kaybedince onun hatırasını, belki de güzelliğini, dünyanın hayâline aksettirmek için yaptırdığı eserdir ki yapısında aşkın ve vefânın nûrdan çizgileri ışıldar.

Bizde, Şehzâde Camii'nin, Kanuni Sultan Süleyman gibi bir hükümdar tarafından;

Şehzâdeler Güzidesi Sultan Mehemmed'im!

Devamını oku...

Nihad Sâmi Banarlı - Söze, Yazıya Dair

Nihad Sâmi Banarlı - Söze, Yazıya Dair

SÖZE, YAZIYA DAİR

Doğuda irfan devri insanları, konuşmanın en güzeli, sessiz, harfsiz, kelimesiz konuşmadır, derlerdi. Meramını söylemek, hele başkasının meramını anlamak için, söze, sese, kelimeye, velhasıl, konuşmaya muhtaç olmamak... Bu, gerçekten büyük irfan olsa gerektir.

Bî-hurûf ü lâfz u savt ol pâdişah
Mustafâya söyledi bî-iştibâh


Mısralarının bir manası da budur. Allah peygamberiyle, harfsiz, kelimesiz ve sessiz konuşmuştur.
Bu demektir ki konuşmanın Tanrı'cası böyledir. meramını, hem de meramların en ilahisini, hiç söylemeden anlatmak...

Vaktiyle J.J.Rousseau, Dijon Akademisi'nin: "İlimlerin ve sanatların ihyâsı, ahlâkın düzelmesine yardım etmişmidir?" Sualine hiç çekinmeden verdiği "hayır!" cevabıyle meşhur olmuştu. Bu cevap, onun yep yeni bir insan olduğunu gösteriyordu: Tam bir inkarcıydı. İleri adamdı. Bugün aynı soruya aynı cevabı vereceklere gerici denebilir. Bunun sebebi; sözün doğruluğunu kaybetmesi değil, zamanımızdan 212 sene evvel söylenmesidir.

Tıpkı bunun gibi, sözün ve yazının icâdı da insanları mes'ûd etmiş sayılmaz. vaktiyle, Tanrı, "Ol" demiş, bütün varlıklar yaratılmıştı. İnsanlar için, bu ne ibret verici sözdü. Eğer insan da sözü hep lüzumlu ve güzel konuşmak için kullansaydı; Tanrı kelâmı gibi, hep yaratıcı hecelerle konuşsa; eski şairin:

Devamını oku...

f t g m