• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

Çevresel Duyarlık Bağlamında Davranış Biçimi Olarak “sürdürebilirlik”

Doç.Dr.Deniz İncedayı
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Mimarlık Bölümü

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

Mimarlar Odası ve Bulgaristan Mimarlar Birliği öncülüğünde Nisan 2004’te Sofya’da yeniden başlatılan Balkan Mimarlar Konferansı, “Balkanlar’da Mimarlık ve Sürdürülebilir Gelişmeler” teması ile gerçekleştirilmişti. Türkiye adına sunum yapan İncedayı, “sürdürülebilirlik” kavramının salt tematik bir kavram olmadığı, toplumsal gelişme ve kültürel süreçlere koşut olarak nitelik değiştirdiği için, içeriğinin yeniden tanımlanması gerektiğini söylüyor.

Kavramın, bu anlamda sorgulanmadığı sürece insanın temel hak ve özgürlükleri düşüncesine eklemlenemeyeceğine dikkat çekerek, “bireyci tasarım mantığı”nın yerini “toplumcu tasarım ideolojisine” terk etmesi gerektiğinin altını önemle çiziyor. * Bu makalenin metni, 3-4 Nisan 2004 tarihlerinde Türkiye Mimarlar Odası ve Bulgaristan Mimarlar Birliği tarafından ortaklaşa düzenlenen ve Sofya’da gerçekleştirilen “Balkanlar’da Mimarlık ve Sürdürülebilir Gelişmeler” başlıklı Balkan Mimarlar Konferansı’nda, Türkiye Mimarlar Odası adına yazar tarafından yapılan sunuştan Türkçe’ye çevrilerek hazırlanmıştır.


Sürdürülebilirlik Kavramına Dair Kısa Tarihçe
Ekoloji disiplini bilindiği gibi insanın yaşam ortamıyla ilişkisinin araştırılmasına yönelmektedir. Güncel tartışma alanları oluşturan “çevre”, “ekoloji” ve buna bağlı olarak “sürdürülebilirlik” kavramları, yaklaşımlara ve ideolojilere bağlı olarak farklı biçimlerde yorumlanabilmektedir. Birçok faktöre bağlı olarak gelişen çevre süreci (nüfus artışı, sanayileşme, endüstrileşme, üretim-tüketim biçimleri vb.) bu bağlamda değerlendirildiğinde, farklı bilim alanlarının ve disiplinlerin araştırma alanına girmektedir. Fiziksel faktörlerin yanısıra, üretim-tüketim biçimleri, ekonomik sistemler, yönetim ve siyaset ilişkileri ya da davranış psikolojisi gibi sosyal araştırma alanları da çevre oluşumunda önemli etkenleri oluşturmaktadırlar. Başka bir ifadeyle, doğa karşısında insan tavrını, salt fiziksel sonurgulara bakarak değerlendirmek yeterli değildir; yaşam süreçlerini, düşünce sistemleriyle birlikte irdelemek gerekmektedir.


“Sürdürülebilirlik, çevre hareketi içinde ortaya çıkan oldukça yaygın olarak kabul gören ve içeriği siyasal süreç içinde, sürekli olarak yeniden belirlenmeye çalışılan bir ahlak ilkesidir.”(1)
Kavram, 1972 yılında Stockholm’de yapılan Dünya Çevre Konferansı’nın Raporu’nda yer verilen “eko-gelişme” kavramı çerçevesindeki tartışmalara bağlı olarak gelişmiş olmakla birlikte, insan-yaşam ortamı sorgulamasının çok daha gerilere gittiği bilinmektedir. Derin ekologlar, “çevre-merkezci”(eco-centric) yaklaşımlarının, ilk insan topluluklarının doğa ile ilişkileriyle başladığını söylemektedirler. Onlara göre, 20. yüzyılda “çevre-merkezci” yaklaşımın gündeme gelmesinin nedeni, günümüzün “sürdürülemez” kalıplarıdır. İnsanlık tarihinde son bin yılda gelişen düşünce ve edimlerde, insanın kendisini merkez yapan ve doğayı indirgeyen tavrının varlığı bugün antropologlarca benimsenmektedir. Süreç içinde tersine düşünce gelişmeleri olmuşsa da, (örneğin, 17. yüzyılda Aziz Francis veya Spinoza gibi) insan-merkezli yaklaşımın ağırlık kazanması sonucunda, doğa dengesinin yitirilmesi sürecine girilmiştir. (2) Bazı yapıtlarda, bugün yaşanan çevresel tahribata 150 yıl önceden dikkat çekilmektedir. Farklı ideolojik yaklaşımlar (liberalizm, sosyalizm, anarşizm, marksizm vb.), çevreyi farklı biçimlerde ele almışlar ve gelişmeleri kendi görüşleri paralelinde açıklamışlardır. Bunların izdüşümleri olarak da, farklı yöntemler geliştirmişlerdir. Ancak, bu makalenin tartışma alanı, farklı ideolojilerin ekosistem yaklaşımları ve özne-nesne ilişkilerini yorumlama biçimleri değildir. Tartışılmak istenen, günümüzdeki çevresel dönüşüm süreçleri karşısında geliştirilmesi gereken sorgulama süreçleriyle bunların toplumsal kurumlarla paylaşılma biçimleridir.

1960’lı yıllardan bu yana uzmanlar, yeryüzünde yaşanan çevre tahribatı konularına dikkat çekerek gerekli uyarı ve eleştirilerde bulunmaktadırlar. Öncelikle, süreçte bir eşik oluşturan 70’li yıllardan başlayarak “sürdürülebilirlik” kavramının gündeme gelişine ve izlediği gelişme çizgisine kısaca bir göz atalım:

1972’de Roma Kulübü tarafından yayımlanan “Büyümenin Sınırları” başlıklı çalışma, büyüme ile kaynaklar arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir.(3) Roma Kulübü tarafından hazırlanan rapora göre, sorunları gidermek ya da en aza indirgemek için gereken, “denetimsiz” büyümenin durdurulmasıdır. “Sıfır Büyüme Raporu” olarak anılan bu rapor, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında yaklaşım farklılıkları nedeniyle yoğun tartışmaları başlatmış ve ekonomik gelişme, sanayileşme süreçleri ve çevre arasındaki sorgulamayı tetiklemiştir.

“Sürdürülebilirlik” kavramı yoğun olarak 1977’de Dennis Pirages’ın, Sürdürülebilir Toplum yapıtıyla bilim çevrelerinde tartışmaya açılmaktadır.(4) Roma Kulübü’nün ardından, Dünya Çevre Kalkınma Komisyonu’nun (kısaca Brundtland Raporu) 1987’de yayımladığı “Ortak Geleceğimiz” başlıklı rapor ilgili çevrelerde yüksek oranda destek bulmuştur. Bu raporun, çevre hareketinin merkezi bir konum kazanmasına yol açtığı söylenebilir. Bu gelişmeyi izleyen 1992 Rio Zirvesi öncesindeki bir gelişmeye de burada yer vermek gerekir. Bu gelişme, 1992’de gerçekleşen Heidelberg Buluşması’dır. 60’dan fazla dünya çapında ünlü bilim insanının oluşturduğu uzmanlar ekibi, çevre hareketlerini suçlama tavrını benimsemişler, bu alanda yapılan çalışmaların “sözde” bilimsel olduğunu, rasyonellik içermediklerini ve giderek de ülkelerin ekonomik bağımsızlıklarını tehdit etmekte olduklarını savunmuşlardır.(5) Bu olumsuz gelişmeye karşın, aynı yılın Haziran ayında Rio de Janeiro’da yapılan Çevre ve Kalkınma Konferansı, paradigmatik bir noktayı oluşturmaktadır. Bu toplantıyla birlikte, “sürdürülebilirlik” kavramı küresel ölçekte kabul gören bir kavram haline gelmiştir. Artık toplum, çevresel gelişim sürecinin merkezine çekilmektedir. Konferans sırasında geliştirilen Gündem 21 yaklaşımı, çevre eylem programının kavramsal dayanağını oluşturmaktadır. Beş yıl sonra gerçekleştirilen Kyoto Protokolü ise, iklim değişimleri ve etkileri çerçevesinde bir anlaşmayı gündeme getirmektedir. “Sürdürülebilirlik” kavramının ancak küresel ortaklık anlayışı içinde gerçekleştirilebileceği kabulünden yola çıkılarak, bu ortaklığı yönlendirebilmek için “Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu” da bu yıllarda kurulmuştur.(6) Rio Zirvesi’nden on yıl sonra yapılan Johannesburg Zirvesi ise, uluslararası yönetişimde ağırlık verilen alanların sadece ticaret ilişkileri olması nedeniyle hayal kırıklığı yaratmıştır. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu çalışmalarının yetersiz kalması, Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) çerçevesinin sınırlı tutulması, bu sürecin sonuçları olarak görülebilir. 2000 yılı Eylül ayında Kofi Annan, Birleşmiş Milletler Milenyum Gelişme Hedeflerini açıklamış, ancak bunları uygulama alanında yeterli çaba sarf edilmemiştir. 2001 Dünya Ticaret Örgütü, Doha Zirvesi’nde daha fazla ticari özgürlük pazarlıklarını sürdürmüş ve bunun sonucunda ulusal politikaların değiştirilerek uluslararası pazarlar çerçevesinde değerlendirilmesi anlayışı gündeme getirilmiştir. Bugün ise “sürdürülebilirlik” kavramına tematik yaklaşım önerileri, mimari ve kentsel tasarım alanında sürmekte, bu kapsamda geliştirilen görüşlerin meslek örgütleri tarafından toplumsal bütünleşme çerçevesinde ne şekilde ele alınacağı araştırılmaktadır.

Tüm bu gelişmeler çevre karşısında insan tavrının önemine dikkat çekmektedir. 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortalarına kadar sürdürülen tekno-merkezci (techno-centric) yaklaşım, insanlığın sorunlarına ait çözümleri teknolojik gelişmelere koşut olarak yaratmayı önermektedir. Daha sonraki aşamada ise, insanı ön plana çıkaran bir yaklaşım insanlık tarafından benimsenmektedir. İnsan merkezci (antropo-centric) olarak anılan bu yaklaşım, insan yararını her şeyin üzerinde tutmaktadır. Ancak, süreç içinde bu anlayış değişime uğramış ve ekosistem düşüncesi gündeme gelmiştir.(7) Çevre-merkezcilik, “insan”ı, diğer canlı türleri gibi, çevrenin sıradan bir parçası olarak ele almakta ve onun doğa içinde uyum içerisinde yaşamasını bu görüşe bağlamaktadır. Ekosistemin bütünlüğünü ön plana çıkaran ve ona değer yükleyen bu yaklaşıma karşı geliştirilen modern sonrası eleştirilerin özünde ise, bireyin özgürlüğü üzerinde bir denetim mekânizmasına dönüşebilecek bir bütüncülük endişesi ve bu anlamdaki bütüncülüğü, statik ve davranışları önceden belirleyici bir sistem olarak görme yaklaşımı vardır. Bu nedenle, çevre ahlakının da bireyselci temele oturtulması yeğlenmektedir. Ancak, birey temelli bir çevre ahlakının oluşturulması, özellikle Batı demokrasilerinde ilginç bir soruyu gündeme getirmektedir: Bu da, liberal ekonominin bireyinin ahlak anlayışı ile -ki bu bireyci görüş büyük ölçüde ekolojik sorunları nedenlemiştir- çevreci bireyin ahlak anlayışının ne şekilde uzlaşacağıdır?(8)
Kısaca özetlenen bu değişimler göstermektedir ki, insanın doğa karşısındaki tavrı ve onunla geliştirdiği ilişki biçimi dinamik bir süreçtir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, sürecin toplumsal gelişme ve kültür süreçlerine koşut olarak nitelik değiştirdiği ve içerisinde bulunulan koşullar bütününün ve toplumsal ekolojinin bir parçası olarak geliştiği söylenebilir. Bu nedenle, “sürdürülebilirlik” kavramı, siyasal, kültürel, sosyal, ekonomik, yönetsel vb. birçok boyutla birlikte ele alınarak üzerinde irdelemeler yapılmalıdır. Bu bütüncül yaklaşım, sorunların ortaya çıkış nedenlerinin ve gelişim süreçlerinin incelenmesini gerektirmektedir ve doğal olarak, mesleklerin toplumla olan ilişkisinin önemini ortaya koymaktadır.

Bu bildiride, “sürdürülebilirlik” kavramının, günümüzde küresel ve toplumsal politikaların yönlendirilmesinde önemli bir yaklaşım olacağı düşüncesinden hareket edilmektedir. Bu nedenle, kavram üzerinde çok yönlü bir irdelemesinin yapılması ve kavramın içeriğinin yeniden tanımlanması önerilmektedir. Kavrama farklı bir bakış açısı getirilmesiyle, çevre oluşum sürecine meslek insanları olarak katkıda bulunulması temel hedef olarak görülebilir.

Sürdürülebilirlik Kavramına Farklı Yaklaşımlar

Sürdürülebilirlik kavramı çeşitli şekillerde yorumlanmaktadır; dolayısıyla da çevre sorunlarının çözümleri konusunda farklı yaklaşımlar geliştirilmektedir. Burada önem taşıyan bir nokta, sorunun çözümünden çok, sorunu algılama biçimindeki farklılıklar olmaktadır. Akademik ve bilimsel platformda “çevrebilim” mi yoksa “çevrenin bilimsel yöntemlerle irdelenmesi mi?“ tartışmaları gündemdedir. Yukarıda da değinildiği gibi, sorunun ortaya konuluş biçimi, üretilecek çözümler açısından önem taşımaktadır. “Çevrebilim” yaklaşımında, öznenin nesneye tahakkümü ya da nesneye anlam kazandırmaya yönelik bilim anlayışı eleştirilere neden olmaktadır.(9) Diğer taraftan, “ekoloji” ve “çevre” kavramlarının kapsam alanı ve ilişkilerinin tanımlanması tartışmaları sürdürülmektedir.

L. Mumford, “Düşünmeye değer ne varsa hepsi ekolojik olmak zorundadır. İnsanın doğasının değişmesi gereklidir” demektedir. Bu düşünceye göre, ekoloji bir düşünce biçimi olarak algılanmalıdır. M. Bookchin, kapitalist toplumun ilişkileri sonucunda gelişen çevre tahribatından söz etmektedir.(10) Sorunların kaynağı olarak toplumsal örgütlenmedeki hiyerarşik yapıyı göstermekte ve sorunların çözümüne yönelmeden önce bu yapının sorgulanması ve değiştirilmesi gerektiğini savunmaktadır. “Toplumsal ekoloji” kavramını bu görüşe bağlı olarak geliştiren Bookchin, x-merkezci bakışların karşısında yer almaktadır ve sorunların temeli olarak üretim ve tüketim ilişkilerini kabul etmektedir. Bookchin’in ifadesiyle, “Esas kirlilik, doğadaki kirlikle birlikte büyüyen bilinç, zihin ve vicdan kirliliğidir”.(11) Malthus’a göre ise, çevre sorunlarının merkezinde nüfus artışı olgusu yatmaktadır, ve çözüm de bu sorunun çözümüne bağlıdır.(12) Tüm bu farklı yaklaşımlara karşın, burada altı çizilmesi gereken, “çevre” ve “sürdürülebilirlik” kavramlarının siyasal seçimlerin izdüşümleri olarak algılanmaları gereğidir. Başka bir deyişle, süreçlerin (düşünce, politika, karar üretme, kullanma vb.) birbirleriyle ilişkileri ve iç içe gelişmeleri ekoloji düşüncesinin temelini oluşturmaktadır ve onun gelişimine yön vermektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, kavramların yaklaşımlara bağlı olarak yeniden tanımlanabileceği saptaması yapılabilir. Ancak, sürdürülebilirlik kavramının öncelikle bir ahlak ilkesi olduğu kabul edilmekle birlikte ahlak anlayışının da farklı yorumları gündemdedir (13):

Doğal durum yaklaşımında, öncelikli olan doğa yasalarının esas alınmasıdır. Doğa yasalarına uygun davranış biçimleri geçerlidir ve doğa ile insan arasındaki uyum bu temelde gelişmektedir. Bu yaklaşım gerek bilim çevrelerinde gerek ilahi nedenlere dayandırılarak felsefe alanında da karşılık bulmuş, doğaya insan müdahalesinin karşısında bir tavır geliştirmiştir. Bu nedenle de çevreyi bozmayan davranış biçimlerinin araştırılması ve yaygınlaştırılması gereklidir. Bir diğer yaklaşım olan yararcı yaklaşım ise, davranış biçiminin ne olduğundan çok, sağladığı yarara göre değerlendirme yapmaktadır. Doğa karşısındaki tavrımız buna bağlı olarak en fazla yarar getirme hedefine göre biçimlenir. Buna karşın, deontolojik bir yaklaşım olan Kantçı yaklaşımda etik haklar ve ödevler felsefesi ön plana çıkmaktadır. Ahlaki ve akla uygun davranışın, politik süreçlerle de örtüşmesi hedeflenmektedir. İnsanın doğa karşısındaki davranışının temeli ahlak ilkeleridir, başkalarının haklarıdır. Bu yaklaşımı Kant, felsefe yapıtlarında “kesin buyruk” olarak adlandırmaktadır.

“Sürdürülebilirlik” kavramı böylesi bir bakış açısıyla, toplumsal süreçlerin ve koşulların bütünlüğü içerisinde içerikleri sorgulanarak ve yeniden tanımlanarak ele alınmadığı sürece, gerçek bir çözüm önerisine dönüşemeyecek, insanın temel hak ve özgürlükleri düşüncesine eklemlenemeyecektir. Bu durumda varolan sistemin bir aracı olarak farklı biçimlerde yeniden üretilmeye devam edecektir.

Sürdürülebilirlik ve Sivil Toplum - Meslek Örgütlenmeleri

Bugün tüm dünyada sivil toplum çevre konularında daha duyarlı hale gelmektedir. Son yıllarda yaşanan dengesizlikler, sağlık, yoksullaşma, güvensizlik gibi sorunlar insanları yaşadıkları süreçleri sorgulama noktasına taşımıştır. Porto Alegre Dünya Sosyal Forumu, bu anlamda farklı bir “küresel” bakışın simgesi olmuştur. Uluslararası nitelikte sivil örgütlenmeler, sadece sokak gösterileriyle sınırlı kalmayarak, uluslararası platformda çevresel sürdürülebilirliğin farklı bir bağlamda ele alınmasına yapılan çağrılar olmaya başlamaktadır.

Türkiye’de de çevre-insan ilişkileri açısından son yıllarda önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Son yıllarda gelişen dinamikler, çevre düşüncesinin daha yaygın bir kitle tarafından benimsendiğini böylelikle de siyasi platforma taşınmakta olduğunu göstermektedir. Bu kırılma noktasında yöneticilere, kamu kuruluşlarına, meslek örgütlerine, eğitim kurumlarına önemli sorumluluklar düşmektedir. Tasarım alanında geliştirilecek ve desteklenecek önemli bir politika olarak toplumcu anlayışın bu süreçteki önemine değinilmelidir. Ekoloji düşüncesi ve bu çerçevede geliştirilecek kavramlar, gerek bilimsel çalışmalarda gerekse toplumsal söylemlerde giderek önem kazanmaktadır. Önemli bir değişim ayrıca, önceki yıllara göre bugün konunun hukuk çerçevesine oturtulabilmesidir. Temiz ve sağlıklı çevre anayasal bir hak olarak görülmektedir. Bu ortam, bireylerin aynı ölçüde yaşam çevreleri hakkında bilgilenme haklarını da doğal bir niteliğe dönüştürmektedir. Bilgi sahibi olmak, giderek değişim süreçlerinde etkin olabilmeyi, karar süreçlerine katılabilmeyi gerektirmektedir ki bu süreç demokrasi kültürüne bir katkı olarak algılanmalıdır. Sözkonusu gelişmeler, gerek Sivil Toplum Kuruluşlarının gerekse Meslek Odalarının bu çerçevede örgütlenmelerini ve desteklerini kaçınılmaz kılmaktadır.

Dünya konjonktürünün ve diğer disiplinlerin meslek üzerindeki yansımalarına koşut olarak, toplumdaki gelişmeleri izleyerek oluşturulacak, sürekli değişime, esnekliğe ve katılıma duyarlı bir temel strateji, mesleğin sürekli gelişim çizgisi olarak meslek örgütleri tarafından benimsenmeli, belirli ilkeler çerçevesinde ve belirli bir anlayışla yürütülmelidir. Sürdürülebilirlik, bu açıdan değerlendirildiğinde kültürel tutarlılığın da bir aracı olarak işlev kazanır. Tasarım, kültürel sürekliliğin bir halkası olarak anlamlanır ve toplumsal gelişme politikasına bağlanabilir. Bu nitelikleriyle sürdürülebilirlik;
o Toplum ile mesleğin bütünleşme aracı olarak;
o Kültürel değerlerin ve geleneğin sürdürülebilmesinin bir aracı olarak;
o Tasarımda kullanıcının etkin kılınması amacıyla ve,
o Farklı disiplin ve bilim alanlarının iletişimini geliştirmek üzere yorumlanabilir.

Böylesi bir yaklaşımla değerlendirildiğinde, mesleğin uygulamaları, eğitimi ve kuramsal alanı yeni boyutlar ve içerikler kazanacaktır. Ülkemizde Mimarlar Odası, bu bakış açısıyla bazı çalışmalar planlamış ve kuramsal alan çalışmalarına yönelmiştir. Mesleki örgütlenme kurumlarının mesleğin toplumsal bağlarını güçlendirmek amacını taşıyan bu girişimler, kuşkusuz bir taraftan da toplumun mesleği tanıması çabaları olarak da değer taşırlar. Karşılıklı diyalog ve etkileşimin şekillendireceği tartışma platformları, çeşitli şekillerde ve yerlerde (meslek odalarında, eğitim kurumlarında, yerel yönetim merkezlerinde, sanal ortamlarda vb.) meslek insanlarının gerek kendi aralarında gerekse farklı meslek gruplarından gelecek katkılarla genişleyerek yaygın bir çevre politikasına dönüştürülebilir. Önemli olan “sivil katılım”la “ekoloji” düşüncesini buluşturabilmek, bu konudaki katılım destek süreçlerini başlatabilmektir. Bu girişim, özgür düşüncenin seslendirilebildiği bir yöntemle geliştirildiğinde demokrasi kültürüne de bir katkı olacak ve disiplinlerarası etkileşim alanında bir reform sürecine dönüşecektir. Aksi halde, sistemin bir parçası olarak gelişen sivil örgütlenme, yukarıda da değinildiği gibi onun bir aracı olarak kalmaya mahkum edilmektedir. “Sürdürülebilirlik” sorgulamasıyla ise, yeni bir çevre-insan (toplum)(sil) modelinin oluşturulmasını, demokratikleşme sürecinin yeniden tanımlanmasını ve sürdürülebilirliğin, kültürel tutarlılığın bir aracı olarak gelişmesini hedeflenmektedir.

Sonuç
“Sürdürülebilirlik” yaklaşımı her şeyden önce düşüncede bir reform sürecidir. Her düşünce süreci gibi, siyasal bir tercih ya da tavır gerektirir. Bugünün, çevre açısından sürdürülemez tüketim kalıpları, siyasal, ekonomik, kültürel temelde değişikliğe uğramadıkça, sürdürülebilir bir çevre sorgulaması içi boşaltılmış bir hedef olarak kalacaktır. Sürecin mantığı en önemli belirleyicidir; o nedenle de toplumsal, ekonomik ve politik güçlerin bu dönüşüm ve yeniden üretim sürecinde kararlılıkla yer almaları, sorumluluk üstlenmeleri kaçınılmaz olmaktadır.

Küresel sorunlar küresel çözüm önerilerini gerektirmektedir. Çevre, her geçen gün onarımı daha büyük çabalar gerektiren tehditler altında olumsuz gelişmelere açılmaktadır. Salt fiziksel sonuçlarıyla değerlendirilmesi mümkün olmayan bu süreç, değer sistemlerinde de önemli değişimlere neden olmaktadır. Başka bir deyişle, olumsuz gelişmelerin çevreye yansımaları çok boyutlu ve çok yönlüdür. “Sürdürülebilirlik” kavramı buna bağlı olarak, sadece fiziki yapının değil, sosyal ve kültürel yapının da iyileştirilmesi sürecinin bir aracı olarak yorumlanmalıdır. Burada fiziki çevre ile toplumsal içeriği birbirinden koparmayan bir tasarım sürecinin ve toplumsal örgütlenmenin geliştirebilmesi temel amaç olarak vurgulanmalıdır. Çevre konularında duyarlı davranış arayışlarının sürdüğü bugünkü süreçte yönlendirici olabilmek ve gelişmeleri toplumsal dinamiklerin çözümüne terk etmemek için “planlama yaklaşımı” kaçınılmaz olmaktadır. Küreselleşmeyle gelişen ve birçok alana yayılan çok boyutlu erozyon karşısında mimarın ya da tasarımcının tavrı giderek önem kazanmakta, temel siyasal tercihleri, süreci yönlendirici olabilmektedir. Daha “yaşanılır” bir çevre için mimar, düşünce, karar ve bu konuda örgütlenme biçimleri üreterek, erozyonun “görünmeyen” gücüne karşı durmalıdır. Bu süreç, mimarın çevreye karşı mesleki, giderek etik sorumluluğu olarak da algılanabilir.

Bu yaklaşım çok boyutlu “yaşam kalitesi” düşüncesinin bir parçası olarak düşünülebilir. “Yaşam kalitesi” kavramı, çok geniş bir alana yayılan “yaşanılır çevre” hedefleri paralelinde değerlendirildiğinde, çevre üretim sürecinde “toplumculuk” doğal bir nitelik olarak gelişecektir. Bu bildiride de “sürdürülebilirlik” kavramına böylesi bir yaklaşım içermeyen bakış açısının eksikli olacağı ve “çözüm” olarak sunulmasına karşın, ileriki aşamalarda “sorun”a dönüşeceği kabulünden yola çıkılmıştır. Vurgulanması gereken ise, çözüm arayışı sürecinde, birey yararı yaklaşımının ya da bireyci tasarım mantığının yerini kamu yararı ve toplumcu tasarım ideolojisine terk etmesi gereğidir. Kişisel çıkarlarının etkisi altında kalmayan birey, çevre sorununun “olmazsa olmaz” toplumcu boyutunu çok yönlü olarak irdelemelidir.

 

Kaynaklar

1. Tekeli, İ., 2001, “Sürdürülebilirlik Kavramı Üzerinde İrdelemeler”, Cevat Geray'a Armağan, Mülkiyeliler Birliği Yayınları: 25, Ankara.

2. İncedayı, D., der., 2002, Çevre Tümdür, Bağlam Yayınları, İstanbul.

3. Bu yıllarda çevre sorunlarının giderek önem kazanması ve güncel hale gelmesi sürecinde, sanayici ve bilim adamlarından oluşan gönüllü bir kuruluş, Roma Kulübü, doğal kaynakların kullanımı açısından yaratılan tehlikelere dikkat çekmiş ve sorunun irdelenmesi için oluşturduğu özel bir kurul tarafından sunulan raporda, karamsar gelecek senaryosunu yazmıştır.

4. Tekeli, İ., 2001.

5. Keleş, R., 2003, “Sosyal Bilimler Açısından Çevre” konferansından, Mimar Sinan Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi Yayınları, 3 Kasım 2003.

6. Tekeli, İ., 2001.

7. Keleş, R., 2003.

8. Tekeli, İ., 2001.

9. Çalgüner, T., 2003, Çevre mi? Ekoloji mi?, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara.

10. Keleş, R., 2003.

11. Çalgüner, T., 2003.

12. Keleş, R., 2003.

13. Keleş, R., 2003.

f t g m