• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

Ülkemizdeki Taşınmaz Kültür Varlıklarının Restorasyonuna İlişkin Sorunlar

Doç. Dr. Eser GÜLTEKİN

Ülkemizdeki Taşınmaz Kültür Varlıklarının ilgili kurum ve kuruluşlarca gelecek kuşaklara aktarılması ve sürekliliğinin sağlanması açısından çoğu kez ihale yoluyla restorasyonuna gidildiği bilinmektedir. Ancak, kurum ve kuruluşların genellikle restorasyon projelerini yapacak veya yapılanların kriterlere uygunluğunu kontrol edebilecek uzman elemanları yoktur. Keza, restorasyon aşamasına gelindiğinde, konusunda yetişmiş, yeterli sayıda deneyimli eleman bulunmadığından, çizilen projelerin ve yapılan uygulamaların denetimi de yetersiz kalmaktadır. Örneğin, bu konuda başta restoratör mimar olmak üzere, inşaat mühendisi, sanat tarihçi,arkeolog vb. uzmanlar da bulunmalıdır. Çünkü restorasyon çalışmalarının bir ekip işi olduğu unutulmamalıdır.

Restorasyon çalışmalarında öncelikle proje gereklidir.Ancak ülkemizde sadece Rölöve ve Restorasyon projelerinin işe başlanması için yeterli görülmesi, buna karşın Restitüsyon (ilk yapıldığı dönemi ifade eden) projelerinin çizilmeden, restorasyon çalışmalarına başlanması günümüzde pek çok yapıda, dönemin özelliklerini ve sanatını yansıtan, belgeleyen, yapıyı zenginleştiren ayrıntıların kaybolmasına neden olmaktadır. Ülkemizde çizilen projeler genellikle istenen kriterlere uygun değildir. Örneğin, çizilen rölövelerde çoğu kez ölçüler eksiktir, mevcut malzeme tanımları, ebatlar, bozulmalar, kotlar ve muhdes kısımlar belirtilmemektedir. Bunlara bağlı olarak, işin restorasyon maliyeti de zor hesaplanabilmektedir.

Geçmişten bize miras kalan taşınmaz kültür varlıklarımızın restorasyonuna yönelik işlemler yapılırken; eserin özünü korumak bağlamında, görünümün yanısıra yapısal herhangi bir değişikliğe uğratmadan gelecek nesillere güvenle devretmek hepimizin üzerine düşen ulusal bir görevdir. Ancak, koruma konusunda uzmanlaşmamış teknik kişilerce yürütülen restorasyon çalışmaları sonucu yapılara fiziksel zararlar verilmekte ve yapının inşa dönemine ait izler de yok edilmektedir. Restorasyonla ilgili sorunların başında malzeme sorunları gelmektedir.Bu çalışmalarda,uygulamayı yapacak teknik ekip çok önemlidir. Ülkemizde, bu işlerde çalışacak kalifiye işçi bulunmadığından uygulamalar da çoğu kez hatalı ve özensizdir. Restore edilen eserlere işlev kazandırılması da onların uzun yıllar varlıklarını sürdürebilmesi açısından önem taşımaktadır.

Giriş

Bu bildirinin amacı; ülkemizde yapılan mimari restorasyon çalışmalarında ilgili kurum ve kuruluşların proje ihale aşamalarından başlayarak Koruma Kurulları ve restorasyon aşamalarında karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerilerini ortaya koymaktır.

Restorasyon, en geniş anlamıyla “aslını bozmadan onarmak”tır. Arkeolojik veya sanat değeri taşıyan bir eserin özgünlüğüne zarar vermeden gelecek kuşaklara aktarmak için yapılan zorunlu müdahalelerin tümüdür (C.Brandi ve diğ., 1963).Ünlü sanat tarihçimiz Celal Esad Arseven, restorasyonu “sanatça tamir” olarak tanımlamaktadır. Bu da normal tamir işleriyle restorasyonu birbirinden ayırt etmek açısından önemlidir. Nitekim, Venedik Tüzüğü’nün 9’ncu maddesinde de belirtildiği gibi, normal bir tamirden çok farklı olan restorasyon büyük bir bilgi birikimi ve uzmanlık işidir. İyi yetişmiş restoratör mimar ve ustalar tarafından, uygun malzeme ve teknik kullanılarak gerçekleştirilmeyen onarımlar kaba tamirden öte geçememektedir (A. Arel, 1990). Bilinçsiz yapılan bir restorasyonda karşılaşılan sorunlardan biri, restorasyonu yapan kişinin esere kendinden bir şeyler eklemesidir. Diğer bir deyişle, eseri daha güzelleştirme ve tamamlama adına şahsi düşüncelerini yapıta yansıtmasıdır. Ancak ülkemizde restorasyon eğitiminin temelinde müdahaleci taraf daha ağır basmaktadır (Foto: 1-2). Bu nedenle genellikle yapılan uygulamalar restorasyon adı altında renovasyon uygulamasına dönüşmektedir. Bu yanlışlığın temeli muhtemelen her eğitmenin farklı bir ülkenin restorasyon eğitimini örnek almasından kaynaklanmaktadır ( C. Küçük, 1999).


Foto: 1 - 2. Aydın – Cihanoğlu Camii. Eski resimlerinden cephedeki duvarların sıvalı olduğu anlaşılmaktadır. Ancak günümüzde sıvalar kaldırılmıştır.

Kültürel Varlık kavramı ise ilk kez UNESCO tarafından 1976 yılında ortaya konmuş, bu kavram değişik uygarlıkların sanat anlayışı, bilim ve teknik düzeyi, sosyal yaşamı hakkında somut veriler sağlayan ve korunmalarında kamu yararı görülen eşya ve yapıtları kapsamaktadır (T.C. Resmi Gazete, Sayı:18113, 23 Temmuz 1983).

Ülkemizdeki Taşınmaz Kültür Varlıklarının gelecek kuşaklara aktarılması ve sürekliliğinin sağlanması açısından ilgili kurum ve kuruluşlarca çoğu kez ihale yoluyla restorasyonuna gidildiği bilinmektedir. Bu işler, genellikle deneyimsiz, plansız adeta sıradan inşaat işçiliği olarak algılanmaktadır. İşin doğası gereği, onarımı günlerce sürebilecek en ufak ayrıntıların bile, kendi alanlarında uzmanlaşmış kişiler tarafından titizlikle yapılması gerekmektedir. Fakat bunların hepsi bir ekip işi olduğundan maliyet de artmaktadır.Bütün bu unsurlar göz önüne alındığında, hatalı restorasyonlar nedeniyle ülkemizdeki taşınmaz kültür varlıklarının gelecek kuşaklara aktarılması zorlaşmaktadır.

Restorasyonlarda Karşılaşılan Sorunlar ve Çözüm Önerileri

Üniversite öğretim elemanı ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Üyeliğinin yanı sıra,1980’li yıllardan beri kazı ve restorasyon çalışmalarında bulunmam nedeniyle bir çok eserin projelerini inceleme ve yapılan restorasyonları yerinde görme fırsatım oldu. Sadece bir akademisyen olarak değil, uygulamacı bir restoratör mimar olarak yerinde yaptığım gözlemler sonucu, restorasyon çalışmalarının proje aşamasından başlayarak uygulama aşamasına dek sorunlarına ilişkin saptamalarım oldu. Söz konusu bulgular aşamalarına göre aşağıda belirtilmiştir.

Bu bulgulardan biri, kurumlardaki restorasyon ihalelerinde proje müellifinin uygulama aşamasında devre dışı bırakılmasıdır. Bir yapı restore edileceği zaman ilgili kurumlarda proje ihalesi yapıldıktan sonra elde edilen restorasyon projeleri Koruma Kurullarının onayına sunulmakta ve onaylandıktan sonra proje bedeli müteahhit firmaya ödenmektedir. İkinci aşama, restorasyon ihalesidir. Projelerin çizimi kadar, uygulama aşamasında proje müellifi tarafından denetlenmesi de önemlidir. Ancak ülkemizde uygulama aşamasında proje müellifi;ilgili kurum ve kuruluşların yanı sıra, ikinci ihaleyi alan müteahhit firma tarafından da devre dışı bırakılmaktadır.

Ülkemizde taşınmaz kültür varlığı olarak pek çok eser bulunmaktadır. Bu kapsamda, restore edilecek eserler öncelikle projelendirilmek durumundadır. 2863 sayılı yasa ile değişik 3386 sayılı yasa gereği, restorasyonu yapılacak eserlerin rölöve, restitüsyon, restorasyon projeleri ilgili kurumlarca hizmet alım ihalesi ile temin edilmektedir. Bu projelerin uygunluğu söz konusu kurumların kadrolarında genellikle restoratör mimar,inşaat mühendisi, sanat tarihçi ve arkeolog vb. elamanlar bulunmadığından sadece mimar, inşaat mühendisi veya teknikerler tarafından denetlenmektedir. Teknik elemanlar her ne kadar konularında deneyimli ise de restorasyon çalışmalarının bir ekip işi olduğu unutulmamalıdır.

İkinci aşamada, yapım/uygulama işleri 4743 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 3-i maddesi gereği Açık İhale Usulü çerçevesinde, ihale sonucu yeterlilik alan ve işi üstlenen firmalara ilgili kurum/kuruluşların teknik elemanları denetiminde restorasyon işleri yaptırılmaktadır.

Hazırlanan restorasyon projeleri Koruma Kurullarına sunularak gerekli onay ve kararların alınmasından sonra müellife sadece proje bedeli ödenmektedir. Ancak proje müellifinin eski eserin restorasyon aşamasında denetleyici olma durumu yani mimari uygulama sorumluluğu tartışma konusudur. Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulları’nın 22.03.2001 tarih ve 680 sayılı ilke kararına göre uygunluğuna karar verilen ilgili kurum veya kuruluşlara ait tescilli eski eser projelerinin, uygulama sorumluluğunun da proje müellifleri tarafından üstlenilmesi istenmektedir.Bu karar,tüm bölgelerde uygulanması gereken doğru bir karardır.Çünkü projeyi yapan kişi/müellif, en ince ayrıntısına kadar neyin nasıl yapılacağını bilmektedir. Ayrıca ilke kararına göre, restorasyon aşamasında uygulama ihalesini alan firma veya kişilerin yaptığı işleri denetleyici konumdadır.Ancak pratikte durum farklıdır. Genelde müellifin ilgili kurum/kuruluş veya restorasyon ihalesini alan firma tarafından haber verilmediği için restorasyon aşamasında denetim dışı bırakıldığı veya müellifin etik davranmaması durumunda restorasyon ihalesini alan firma / kişiden yüksek bedel talep ederek restorasyon ihalesine de engel olduğu görülmektedir.Bunun sonucunda yetkili kurumlar, proje müelliflerinden her türlü kullanım ve müelliflik hakkının kendilerine ait olacağı konusunda taahhütname istemekte (bazı müellifler bu taahhütnameyi vermemektedir) ve ancak bundan sonra restorasyon ihalesi dosyalarının hazırlığına geçmektedir.Söz konusu durum müellifi devre dışı bırakmaktadır.Koruma Kurulu tarafından uygulama sorumluluğu verilen müellif, işi bedelsiz yapacağını taahhüt etmek durumunda kalmakta ve işi üstlenememektedir. Oysa, müellifin restorasyon işini alan firmadan mimari uygulama sorumluluğu ile ilgili ücret talep etmesi yerine, Koruma Kurulu’nun onayından geçen projenin bedelini projeyi yapmış olduğu kurumdan temin ettiği sırada, mimari uygulama sorumluluğu bedelini de almasıdır.Diğer bir deyişle,680 sayılı ilke kararı gereği,müellif mimar tarafından uygulamanın projeye uygun olup olmadığının denetlenmesine olanak tanınmalıdır.

İşveren durumundaki kurumlarımızın genellikle ihale yoluyla elde ettikleri Taşınmaz Kültür Varlıklarına ait restorasyon projelerinin ilgili kurum tarafından kontrol edilmesi de önemlidir. Bu kurumlarda çoğu kez restorasyon konusunda yetişmiş deneyimli eleman bulunmadığından, çizilen projelerin ve yapılan uygulamaların denetimi de yetersiz kalmaktadır..İhalelerde gerek işveren durumundaki kurumlarımız, gerekse uygulamacı firmalar proje, tasarım, uygulama teknikleri ve uygun malzeme seçimi konularında projelerdeki aksaklıklar nedeniyle zorluklar çekmektedir. Söz konusu aksaklıklar bazen de kurul üyelerinin gözünden kaçabilmektedir.Bu nedenle başta restoratör mimar olmak üzere, inşaat mühendisi,sanat tarihçi,arkeolog vb. uzmanlar da bulunmalıdır. Çünkü restorasyon çalışmalarının bir ekip işi olduğu unutulmamalıdır.

Restorasyon çalışmalarında sadece mimari Rölöve ve Restorasyon projelerinin işe başlanması için yeterli görülmesi, buna karşın Restitüsyon (ilk yapıldığı dönemi ifade eden) projelerinin çizilmeden, restorasyon çalışmalarına başlanması günümüzde pek çok yapıda, dönemin özelliklerini ve sanatını yansıtan, belgeleyen, yapıyı zenginleştiren ayrıntıların kaybolmasına neden olmaktadır (Foto: 3). Firmalar, restitüsyon projelerini Koruma Kurulları isterse çizmektedir. Oysa, restitüsyon projesi yapının özgün halini, kotlarını, fonksiyonunu görmek açısından önemlidir. Ülkemizde çizilen projeler kriterlere genellikle uygun değildir. Örneğin, çizilen rölövelerde çoğu kez ölçüler eksiktir, mevcut malzeme tanımları, ebatlar, bozulmalar, kotlar ve muhdes kısımlar belirtilmemektedir. Bunlara bağlı olarak, işin restorasyon maliyeti de zor hesaplanabilmektedir.

Foto: 3. Manisa - Hüsrev Ağa Hamamı. Doğu cephesinde yapımı unutulan külhan bacası ve odunluk kesimi

Ülkemizdeki rölöve projelerinde genellikle ölçüler, normal proje ölçüleri şeklindedir, rölöve kriterlerine göre verilmemiştir. Bir rölöve projesinde ölçülendirme tekniği önemlidir. 0’dan başlayarak toplam ölçüler saat yönünde verilmeli, gerekli ışınsal (diyagonal) ölçüler yazılmalıdır. Mevcut malzeme tanımları, ebatlar, bozulmalar, dönemsel müdahaleler, kotlar ve muhdes kısımlar ifade edilmelidir (Z.Ahunbay, 2004). Bu durum kesit ve cephe paftaları için de geçerlidir. Projelerdeki eksik ölçüler vb. eksiklikler nedeniyle yapı yıkıldığında eldeki projelere göre tekrar inşa edilmesi olanaksızdır.

Aynı durum mimari yapının içindeki her türlü süsleme unsuru (kalemişi, çini, oyma işçiliği vb) için de geçerlidir. Restore edilecek tüm bezeme katmanları projelendirilmeli, dönem özelliklerini yansıtan süslemelerin desen ve malzemelerinin restitüsyon ve uygulama projelerinde belirtilmelidir. Ayrıca uygulamada kullanılacak temizlik ve şablon dahil tüm malzemenin oluşturulması lazımdır. Zira, restorasyonda kullanılan malzemeler, yapıldığı dönem özelliğini taşımalı veya ona en yakın malzeme özelliğini yansıtmalıdır. Söz konusu süsleme unsurları dikkate alınmadığı taktirde, gelecek kuşaklara çatısı ve duvarları olan ama süsleme özelliklerini yitirmiş eserler bırakma tehlikesi gündeme gelecektir. Bunun çözümü süsleme unsurlarının da doğru bir şekilde projelendirilmesidir.

Çoğunlukla yapıların dış duvarlarının taş yüzeylerinde zamanın yıpratıcı etkisi, iklimsel etkenler, çatıdan gelen yağmur sularının cepheyi yalayarak akması vb. nedenlerle bozulmalar mevcuttur. Bunlar, parça kaybı şeklinde görülen fiziksel bir etki, ya da kırılmaya bağlı olarak malzeme bütünlüğünde meydana gelen eksilmelerdir. Bazen fiziksel bir etki sonucu taş yüzeylerinde kat kat ince tabakalar halinde ayrılma ve kopmalara yol açan yapraklaşma türü bir bozulma olup, dış cephede açığa çıkan yüzeylerde yoğun olarak gözlenmektedir. Muhtemelen, daha çok boyalı taş yüzeylerin doğal dokusunu ortaya çıkarmak için yapılan kumlama yöntemi sonrasında oluşmaktadır. Taş bloklar arasındaki derz harçlarının dökülmesi sonucu yağmur suyu iç yapıya daha kolay ulaşarak, bozulma sürecini hızlandırmaktadır. Bozulmayı durdurmak için gerekli önlemlerin alınması ve etkin koruyucu müdahalelerin yapılması gereklidir. Yağmur sularının yüzeyden akarken yaptıkları aşındırıcı etki, özellikle kolayca aşınan taşlarla inşa edilmiş eserlerde önemli hasarlara yol açmaktadır. Çatıdan gelen yağmur sularının cepheyi yalayarak akması sonucu oluşturduğu tahribat nedeniyle uygun detay çözümleri aranmalıdır (Foto: 4).

Foto: 4.
Ağrı - İshak Paşa Sarayı. Cephelerdeki ve çatıdaki uygulama hataları.

Bu arada çatı izolasyonlarında taş tonozların üzerine kar ve yağmur gibi sızmaları önlemek için dökülen ziftler zamanla sıcaktan eriyerek, taş dokunun içine nüfuz etmekte ve bozulmalara neden olmaktadır. Yapılacak müdahalelerin çağdaş koruma yöntemlerini esas alan uzman ekipler tarafından gerçekleştirilmesi ve bilimsel kıstaslara uygun olması şarttır.

Genellikle restorasyonlarda yenilenen ahşap kapı ve pencere doğramalarının montajları özenli değildir. Örneğin, pencere doğramalarının alt kesimi ahşap olarak devam etmeyip bazen sıva ile doldurulmuştur. Keza, camilerin harim kısmına doğal olarak havalandırmak için yapılan çift kanatlı açılır pencerenin üst veya alt kesimine yatay, üstten açılabilir pencere ilave edilebilirdi. Bunun yerine sabit pencerelerin yapılması temizliği güçleştirdiğinden kirli bir görünüme neden olmaktadır. Bazen yapıların özgün ahşap doğramaları değiştirilerek, yerine yapıyla uyuşmayan PVC doğramaların kullanıldığı dikkati çekmektedir (Foto 5).

Foto: 5. İzmir, Kemeraltı Camii. Kütüphanenin batı duvarında kapı ve sövelerdeki yanlış malzeme seçimi.

Dış cephelerdeki pencere ve kapıların taş sövelerinin üzeri yağlı boya ile boyandığı için temizlik esnasında aşındığından yer yer pullanarak dökülmüştür. Oysa tarihi binaların cephelerinin temizliği dikkatle yapılmalıdır, zira özensiz yapıldığında yüzeye zarar vermekte ve bozulmayı hızlandırmaktadır. Temizliğin hangi teknikle yapılmasının uygunluğuna karar verebilmek için önce cepheyi oluşturan malzemenin türü, kir tabakasının niteliği, yüzey bozulmaları ve yapının bulunduğu ortamın özellikleri incelenmelidir (A. Güleç, 1989). Bunların özensiz bir işçilikle üzerine kalekim sürülerek hatalı bir şekilde onarıldığı da görülmektedir (Foto. 6). Genellikle camilerde, yapı adının yazıldığı küçük bir levha mevcuttur. Böyle küçük levhalar yerine, kitabedeki bilgileri içeren daha ayrıntılı, onarım tarihlerini de belirten yazılar, avluya konulacak beton ayaklı tanıtım panolarında yer alabilir.

Foto: 6.
İzmir, Şadırvanaltı Camii. Kalekim ile onarılan pencere sövesi.

Restorasyonla ilgili sorunların başında malzeme sorunları gelmektedir. Onarımlarda kullanılacak malzeme yapının özelliklerine, genel görünüşüne, rengine, bünyesine aykırı olmamalıdır. Ayrıca kullanılan malzemelerin iyi nitelikli olmaması da yapıların bozulmasını hızlandırmaktadır (Z. Ahunbay, 2004). Genellikle eserlerde kullanılan bazı yeni malzemelerin, eski strüktürle bağdaşmadığı dikkati çekmektedir.

Özellikle dini yapılarda özgün durumda, harimin kotu, zemin kotundan yüksek tutularak dış cephede hava delikleri bırakılmıştır. Daha sonra yapılan restorasyonlarda bu durum dikkate alınmadığından, zemin kotu yükseltilerek dış cephedeki hava delikleri de kapatılmıştır. Zeminden yükselen nem strüktürü ıslatarak taşıyıcı sisteme gelen yükü fazlalaştırdığı gibi, ayrıca içinde taşıdığı tuzların duvar yüzeyinde buharlaşması sonucu çiçeklenmelere, duvarın fiziksel ve kimyasal yapısını bozucu etkilerin yanı sıra, tabandaki ahşap döşemenin deformasyonuna neden olmaktadır. Bu nedenle onarımlarda eski izleri korumak ilke olmalıdır. Yapıya zarar verecek gereksiz ve uygun olmayan uygulamalardan kaçınılmalı, özgün malzeme ve dokunun azami özenle korunması esas hedef olmalıdır. Onarımlarda kullanılan harç ve sıvalarda çimento yerine özgün malzemeye uygun kireç kullanımı tercih edilmelidir. Yapılacak sağlıklaştırma, takviye vb. müdahaleler geri dönüşebilir ve gerektiğinde yapıya zarar vermeden sökülebilir olmalıdır. Restorasyonlarda yapılacak her değişikliğin ileride bu yapıları inceleyenleri yanlış yönlendireceği unutulmamalıdır.

Böylece yapılarda özgün durumlarını yitirmeden sürekli bakımla ayakta kalıp işlevlerini devam ettirebilir ve genelde işlevleri devam ediyorsa daha iyi korunabilirler. Daha önce yapılmış restorasyon çalışmaları ve sürekli bakım dolayısıyla çok az müdahaleyle yapının uzun yıllar korunması mümkündür (R. Günay, s.29). Mevcut tarihi yapıların korunması ve sürekliliğinin sağlanması için yapılacak restorasyon veya basit onarım müdahaleleri, yapıların işlevini sürdürmesi ve yapının sağlamlaştırılması için yeterli olacaktır.

SONUÇ
Taşınmaz Kültür Varlıklarımızın gelecek nesillere kalabilmesi için üç aşama içeren projelerinin yapılması gereklidir. Bunlar; mevcut durumu gösteren rölöve projesi, ilk yapıldığı dönemi ifade eden restitüsyon projesi ve yapılacak olan müdahaleleri gösteren restorasyon projeleridir. Bu projeler ülkemizdeki tüm taşınmaz kültür varlıkları için çizilmeli, fotoğraf ve belgelerle analiz raporları da hazırlanarak ve restorasyon çalışmalarının tüm aşamaları CD ortamına aktarılarak arşivlerde saklanmalıdır. Söz konusu işlem yapıların restorasyonuna gereksinim olmasa da, özellikle yapı ayakta iken ve özelliklerini yitirmeden gerçekleştirilmelidir. Örneğin Avrupa ülkeleri, kentlerindeki eserlerin projelendirilmesi işini yıllar önce yapmış ve korunaklı arşivlerde saklamıştır. Nitekim II. Dünya Savaşı sonrası arşivlerden çıkardıkları proje ve belgelere göre bombalarla harabeye dönen kentlerini yeniden inşa edebilmişlerdir (Bailly, G. H., 1975). Diğer bir deyişle söz konusu projeler sadece eserler restore edileceği zaman gündeme gelmemeli, restorasyona ihtiyacı yoksa bile belgelemek amacıyla mutlaka çizdirilip, arşivlenmelidir. Bu CD’ler Vakıflar Genel Müdürlüğü ve ilgili kurumların arşivlerinde de bulunmalı ve bu kültür varlıklarına ait bir mimari bilgi bankası oluşturulmalıdır.

Koruma konusunda uzmanlaşmamış kişilerce yürütülen restorasyon çalışmaları sonucu yapılara fiziksel zararlar verilmekte ve yapının inşa dönemine ait izler yok edilmektedir. Restorasyon, bir uzmanlık işidir. İki yıllık Meslek Yüksek Okulundan mezun olan da, kurs gören de restoratör olduğunu söyleyerek piyasaya çıkmaktadır. Bu nedenle restoratörlerden diploma da istenmelidir. Zira, restoratör mimar yapının her şeyiyle ilgilidir. Oysa iki yıllık Meslek Yüksek Okulundan mezun olan biri, küçük eser restorasyonu veya süsleme unsurlarına yönelik eğitim almış olabilir. Bunlar, restoratör mimarın denetiminde görevlendirilmeli ve herkes uzmanlık alanını diplomayla belgeleyebilmelidir. Karşılaşılan en büyük sorunlardan biri, ara teknik eleman, kalifiye işçi ve ustanın yokluğudur. Restorasyonlarda en iyi malzeme kullanılsa da iyi işçilik olmadığında başarılı sonuç elde edilemez. Nitekim çoğu eserlerde bu durum söz konusudur. Bu bağlamda, ülkemizde eğitim verecek kurslar açılabilir. Restorasyonda görev alacak tüm elemanların konularında deneyim sahibi olmaları da önemlidir. Diğer bir deyişle, yapılacak uygulamalar müdahale önerilerine bağlı kalınarak, çağdaş koruma yöntemlerini esas alan, alanında uzmanlaşmış kişiler ve bunların oluşturulduğu ekipler tarafından gerçekleştirilmelidir.

Eski eserler, tamamen yıkılması beklenmeden daha küçük çaptaki basit onarımlarla elden geçirilmeli, mümkünse restore edilecek duruma gelmesi beklenmemelidir. Çünkü, restore edilen bir eser, çoğu zaman özgünlüğünü yitirmektedir. Şayet günümüzde işlevlerini yitirmişlerse, bunlara yeniden işlev kazandırılması yapının daha iyi korunması adına önemli bir adım olacaktır. Zira ülkemizin hemen hemen tamamının birinci derece deprem bölgesi olduğu düşünülürse, yıkıldıktan sonra yerine aynısını inşa edemeyeceğimiz eserlerimizi belgeleyerek, gelecek kuşaklara aktarmak borcumuzdur. Ayrıca, ülkemiz açısından tarihi eserlerin korunması ve bunların sağlıklı bir biçimde gelecek kuşaklara aktarılması, zaman kaybedilmeden ele alınması gereken bir konudur. Unutulmamalıdır ki, tüm kültür varlıklarımız bizlere atalarımızdan miras, bizim de çocuklarımıza devretmek zorunda olduğumuz bir emanettir.

Teşekkür

Araştırma ve çalışmalarım sırasında bana her türlü kolaylığı sağlayan başta Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları çalışanlarına ve Vakıflar Bölge Müdürlüklerine teşekkürü bir borç bilirim.

Doç. Dr. Eser GÜLTEKİN

Kaynaklar.

Ahunbay, Z. (2004), Tarihi Çevre Koruma ve Restorasyon, Yapı Yay., İstanbul, s.42, 70-88.
Arel, A. (1990), Eski Eser Tahribatı ve Korumasıyla İlgili Bazı Gözlemler, A.Ü. Dil ve Tarih Çoğrafya Fakültesi Dergisi, C.XXXIV, Sayı:1-2, Ankara, s.319.
Bailly, G. H. (1975), The Architectural Heritage: Local Authorities and the Policy of Integrated Conservation, Ed. Delta Vevey, p.27.
Brandi, C., Restauro del T, (1963). I. Lezsek 'La philosophie de la Restauration et les problems dela Reparation des Alterations Dans les Ouvre d'Art', Problem of Completion Eties and Scientifical Investigation in the Restaration Problems, UNESCO, Budapeşte, pp.223-227.
Güleç, A. (1989), Ayasofya Müzesi, Eski Aşevi Kapılarında Koruma Uygulaması, İnşaat, Sayı:19, s.44-48.
Günay, R., Japonya’da Kültür Değerlerinin Korunması, TAÇ Vakfı, C:1, S:4, İstanbul, s.29.
Küçük, C. (1999), Türkiye’de Restorasyon Eğitimi Sorunları ve Sonuçları, I. Ulusal Taşınabilir Kültür Varlıkları Konservasyonu Kolokyumu, Ankara Üniversitesi.
T.C. Resmi Gazete, Sayı:18113, 23 Temmuz 1983, s.1-2.

 

f t g m