• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder... Turgut Cansever

  • RestoraTÜRK

Copyright 2019 - Custom text here

“Topkapı Sarayı’nın restorasyonuna cebimden para eklerdim”

Sevinç Özarslan 

11 kasım 2014

Ekrem Hakkı Ayverdi, ölümünün 30. yılında, Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde (İAE) açılan bir sergiyle anılıyor. Mimarlık, koleksiyonerlik ve restoratörlük olmak üzere Ayverdi’nin üç yönünü ele alan “Ekrem Hakkı Ayverdi, Mimarlık Tarihçisi, Restoratör, Koleksiyoner” adlı sergide, onun restorasyon projelerinden, koleksiyonundaki eşsiz hat sanatı örneklerine kadar pek çok eser yer alıyor. 
 
 
Beyoğlu Tepebaşı’ndaki Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde (İAE) geçen hafta açılan sergi, kültürümüzü merak eden herkesi ilgilendiriyor ama Fatihlileri daha yakından ilgilendiriyor. Dikkatli semt sakinleri, Fatih’in ana caddesinde ya da Koyunbaba Parkı’nda Ayverdi soyadına mutlaka rast gelmiştir. Peki Fevzipaşa Caddesi’ndeki müze ev hiç dikkatinizi çekti mi? Kapısındaki tabelada “Bu evde mütefekkir-yazar Samiha Ayverdi ve ailesi yaşadı.” yazan o evin mimari ve içindeki sanat eserlerinin, kıymetli eşyaların sahibi, abisi yazar Ekrem Hakkı Ayverdi idi. Her gün önünden geçtiğiniz evdeki nadide eserleri orada görmek mümkün değil ama 28 Mart 2015’e kadar İAE’de ziyaret edebilirsiniz. 

Devamını oku...

İstanbul'un Osmanlı kimliğini yok eden Henry Prost’u tanıyalım

İstanbul'un Osmanlı kimliğini yok eden Henry Prost’u tanıyalım

Fransız mimar ve şehircilik uzmanı. 1902 de yüksek mimarlık okullarından mezun olmuş, öğrenciliğinde “roma büyük ödülünü” almış. asıl çalışmalarını roma da kaldığı beş yıl zarfında gerçekleştirmiştir. bu süre zarfında da Ayasofya’nın da içinde bulunduğu tarihi anıtların rölöve ve arkeolojik çalışmalarını gerçekleştirmiştir. İstanbul’un Bizans anıtlarını da içeren bu ön çalışmaları post’un İstanbul’a olan ilgisini arttırmıştır.

1936 yılında Atatürk’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelmiştir. “istanbul’un nazım planı” nı uygulamakta görevlendirilmiştir. 1937 de hazırlamaya başladığı raporlarını 1939 da tamamlamış ve hükümetten onay almıştır.

Şimdi bu raporu inceleyelim çok masum görünen bu raporların önerileri ne yöndeydi. Prost sözde kentin kendisine özgü dokusunu koruyacak, tarihi yapıları koruyup yeni yerleşim alanları oluşturacaktı. Sözde diyorum çünkü post sadece Bizans yapılarını korumaya yönelik çalışmalar yapmıştır.


Prost, ilk darbeyi Saraçhane- Unkapanı arasına vurur. prost, eski Paris yerleşimlerini yıkıp yeni bulvarlar açan Haussman’ın geleneğinden gelen bir fansızdı. onun içinde “ sur içi İstanbul’unda Osmanlı kimliğini ve çevre ölçeğinin dikkate almadan meydan ve bulvarlar açmakta” sakınca görmedi. post, bütün dünya kentlerinin metro ya  yöneldiği yıllarda İstanbul’u otomobil yollarıyla donatmakla ısrarlıdır. zira bu bahaneyle minare ormanı şehri budayacak ve Bizans eserlerinin ortaya çıkaracaktır. nitekim Atatürk bulvarını açarken pantokrator’un yanından valens (bozdoğan) kemerinin altından geçerek onları değerlendirmiş ama aynı güzergâhtaki camii, medrese, konak ve çeşmelerin üzerinden geçmekte sakınca görmemiştir.

Devamını oku...

LONDRA İZLENİMLERİM / Hatice SELVA

LONDRA  İZLENİMLERİM

Hatice SELVA

Londra yatay bir şehir. İstanbul'la mukayese edecek olursak, İstanbul'un yedi tepesi ve koca binalarıyla dikey bir şehir olduğunu düşünürüz. Orada gezerken ise devletin, kendi değerlerini(!) ve halkını önemseyen bir devlet olduğu bariz dikkat çekicidir. En kenar mahallelerden tutun şehrin en merkezine kadar bir istikrar hakimdir. Bazı binalar çok eskiden yapılmış olmasına rağmen insana sağlamlık hissi vermekte. Yeni yapılan binalar ise şehrin dokusunu, estetiğini bozmadan, tarzı tek tip olmasa da geçmişle uyumlu, ahengi bozmadan, kaliteye dikkat edilerek yapılıyor. Buna rağmen gezdiğiniz yerlerde birşeylerin eksikliğini hissedersiniz yine de: Şehir ruhsuz gibi...

Aksine bizim mahallelerimizden ise hayat fışkırır sanki. Onlarda Yaşanmışlık var. Küçüklü büyüklü  evlerimize annenin (dişi kuşun) ruhu yansımıştır. Yuvasını ilmek ilmek dokumuştur sabrıyla, sevgisiyle, emeğiyle. Orada hissedemezsiniz bunu. Pansiyon misali yatılıp kalkılan evlerde aile olmanın getirdiği yaşanmışlık yok derecesine az.

Bolca müze var şehirde. Her biri kendi kategorisinde çok zengin ve donanımlı. Hakkıyla gezmek istediğinizde bitirmek çok zor. Bir resim müzesini gezerken, çok eski tarihlerde yapılmış olan resimlerin bu güne kadar korunabilmiş olmasına, resmi yapan sanatçıların yeteneklerine şaşırır, ve bu sanatçıların yaşadıkları toplumun kültürüne, tarihine yabancı olmadıklarını düşünürsünüz. Tarihi resmetmişler adeta. Hz. İsanın hayat hikayesi en ince detaylara kadar resimlere nakşedilmiş. Öyle ki resmin tek başına yeterli olduğunu, hayatta söz ve yazı olmadan da bir şeyler anlatılabileceğini düşünürsünüz. Yüzyıllar öncesinde yaşamış toplumların giyim tarzı, yaşam biçimi, tarihi ve kültürü hakkında ipuçları veriyor bu resimler. Çağlar öncesi teknolojiyi, malzemeyi, kabiliyetleri düşünürken bu günle mukayese ediyorsunuz ister istemez.

British Museum’u gezerken mısır mumyalarının, lahitlerinin çeşitliliği şaşırtır sizi. Bir tek Piramitleri taşıyamadıkları için sergileyememişler diye düşünürsünüz bir an. Oysa, başta Mısır olmak üzere diğer ülkeler -Türkiye dahil- kendi değerlerini koruyamamışlar mı, önemsememişler mi? Düşündürücü...

Devamını oku...

KEÇİOVA CAMİİ

Geçmişinde dış aktörlerin önemli etkiye sahip olduğu ve tarihinde bolca gel gitlerin yaşandığı bir Mağrip ülkesi olan Cezayir, tarihinin sırtına yüklediği külfetleri bir kenara bırakarak yeniden var olmanın hayallerini kuruyor.

Son olarak 1990’lardaki iç savaş Cezayirlileri önemli ölçüde içe kapanık olmaya itmiş. Ancak çatışmaların sonlanması ve istikrarın sağlanması ile Cezayir bir taraftan tarihin üzerine bindirdiği o ağır yükten kurtulmaya çalışırken bir taraftan da silkelenerek yeni bir başlangıç yapmayı hedeflemektedir. Bölgesindeki diğer ülkelere kıyasla tarihi mirasına sahip çıkamamış gözükse de, Cezayir’in ev sahipliği yaptığı medeniyetlerin miraslarını bünyesinde barındırdığı, ülkeye yapılacak kısa bir gezide kolayca anlaşılabiliyor. Özellikle Osmanlı döneminin izleri halen birçok eserin adında, kentlerin mimari yapılarında ve toplumsal hafızada capcanlı yaşıyor. ibrahim Bey ve Murat Reis gibi cadde ve sokak isimlerinin yanında Mustafa Paşa Hastanesi ve Sirkeci Hapishanesi gibi mekan isimleri bunun açık göstergeleridir.

Cezayir’de Osmanlı’nın izleri

Cezayir’deki tarihsel dokuyu anlamak adına bir eser var ki geçirdiği dönüşümlerle bir anlamda ülkenin de tarihini anlatıyor. Keçiova Camisi, Fransız egemenlikleri sırasında bambaşka amaçlar için kullanılmış, günümüzde ise ibadethaneye çevrilmiş kendine has mimarisiyle başkentin en göze çarpan yapılarındandır. Keçiova Cami, Barbaros Hayrettin Paşa’nın şehre gelişinin ardından Osmanlı mimarisinin ilmek ilmek işlendiği ve bu sayede şehrin cazibe merkezi olan Kasbah (kasaba-suriçi) mahallesinde yer almaktadır. Cezayir’in Osmanlı dönemindeki tarihi dokusunu koruması bakımından hem cami hem de Kasbah Mahallesi 1992 yılından bu yana UNESCO Kültür Mirası listesinde yer almaktadır. Keçiova Camii’nin küçük bir mescitten bugünkü ihtişamlı haline dönüşümü süreci bu yapıyı bir yaşanmışlıklar abidesi haline getirmektedir.

Keçiova Camii

Kaynaklarda ilk kez 1209 yılında inşa edildiği bildirilen mescidin adını yakınlarındaki keçi pazarından aldığı rivayet edilmektedir. izleyen dönemde önce Rebai aşireti tarafından 1436 yılında, daha sonra da 1612-13 yıllarında restore edilen mescit, 1792 yılında Hasan Paşa tarafından genişletilmiş ve büyük oranda bugünkü halini almıştır. Şehrin o dönemdeki yapısı göz önünde bulundurulduğunda caminin eski Cezayir’in tam merkezinde ve şehre giriş çıkışların en yoğun yaşandığı beş ana caddenin kesiştiği noktada yer aldığı tahmin edilmektedir. Cami civarındaki diğer saray, malikane, ibadethane ve yaşam alanlarıyla birlikte sosyal ve finansal anlamda kentin en
işlek bölümündeki varlığını 19. yüzyıldaki Fransız işgaline kadar sürdürmüştür.

Devamını oku...

İstanbul: Cahil Şehir?

Hilmi Yavuz

İstanbul: 'Cahil Şehir'?

Şehir ve medeniyet arasındaki ilişkiyi, iki farklı düzlemde ele alabileceğimizi düşünüyorum: İlki,(i) bir şehrin medenî şehir olması; ikincisi,(ii) bir şehrin medeniyet şehri olmasıdır.

Medenî şehir, o şehrin yapısına; medeniyet şehri ise, o şehrin insanına atıfta bulunularak tanımlanabilir. Medenî şehir, bu bağlamda sosyolojinin ve antropolojinin konusudur;- medeniyet şehri ise, felsefenin konusu! Bir şehrin medenî bir şehir olması başka, medeniyet üreten bir şehir ('medeniyet şehri') olması başkadır çünkü!

Gordon Childe, şehrin kırsal kesimden farklılıklarını belirtirken, birkaç özelliğe dikkati çeker: Bunlardan ilki, şehirlerin saraylar, tapınaklar, kral mezarları gibi büyük anıtsal yapılarla kırsaldan ayrıldığıdır. İkincisi ve en az ilki kadar önemlisi, şehirlerde, kırsal kesimdeki akrabalık ilişkilerinin yerini, hemşehrilik ilişkilerinin almış olmasıdır. Bürokrasi ile ona bağlı yazı ve kayıt işleri de, şehirlerin ayırt edici özellikleri arasındadır. Dahası, sanatın zanaatkârlıktan ayrılarak, özerk bir estetik alan oluşturması, ancak şehirlerde mümkün olabilmiştir. Bu, sanatın, zanaatın işlevselliğine bağımlı bir üretim olmaktan çıkıp özerkleşmesi anlamına gelir. Şehri, medenîlikle ilişkilendiren, onu 'medenî şehir' kılan bu özelliklerdir.

Devamını oku...

f t g m