• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

BERGAMA’NIN TARİHİ KENT DOKUSUNDA YER ALAN EVLERİN SÜSLEME ÖZELLİKLERİ

Doç. Dr. Eser GÜLTEKİN

Bergama oldukça eski, değişik uluslardan insanları ve Türk toplumunu aynı anda barındırmış, her birinin gelenek ve inanışlarına sahne olmuş ve birbirinin mimarilerine yansıyan üslûp değişikliklerini ve kaynaşmalarını sergileyen canlı bir kenttir. Evler, içinde yaşayanların inanışlarını, geleneklerini, zevk ve karakterlerini de yansıtmaktadır. Bergama tarihi kent dokusu içinde yer alan ve birbirinden farklı özellikler sergileyen bu evler iç mekânlarının yanı sıra, dış cephelerindeki süsleme özellikleriyle de dönemin sosyal, ekonomik ve kültürel yönelişlerine ışık tutmaktadır.

Bergama'da günümüze gelebilmiş sivil mimarlık örneği evleri süslemeleri açısından iki grupta incelemek mümkündür:

I. Osmanlı döneminde 19.yüzyıl başlarında, inşa edilmiş ''geleneksel Türk evi'' karakterini yansıtan ev ve konaklardır. Ancak, Bergama'da Anadolu-Türk kenti özelliğini koruyan kesimlerde dikkati çeken bu evlerin büyük bir kısmı, zaman içinde değişikliklere uğramış veya yıkılıp yok olmuştur.(1)
II. 19.yüzyıl ortaları ile 20.yüzyılın ilk başlarında yapılan, geleneksel Türk evlerinden farklı, Neo-Klasik üslûbu yansıtan, “Batı Etkili Evler”dir(2).


I. GELENEKSEL TÜRK EVLERİ

I.1.Dış Cephe Süsleme Özellikleri:

Bergama'da Geleneksel görünümünü koruyan iki katlı evlerle bazen tek, bazen de iki katlı olan Batı Etkili Evler yan yana, karşı karşıyadır. Bergama eski kent dokusunun dar, eğimli yollarında ilerlerken, üst katları hımış, alt katları yığma yapım tekniği ile inşa edilmiş geleneksel evlerin duvar yüzeyleri genelde sıvalı, bazen de kaba yonu taş duvar şeklindedir. Zamanla rengi koyulaşan ahşap saçaklar ve cephedeki diğer ahşap kısımlar yapının sarı, kırmızı, bazen de mavi renkli badanası ile hoş bir uyum içindedir.

Devamını oku...

Mor Şehrin Çağrısı

Günseli Ö. Ocakoğlu

Günseli Ö. Ocakoğlu

Gümrüklühan'dayız, melengiç kahvesini içerken etrafımda yavaş hareket eden dünyaya bakıyorum. Zaman durmuş gibi.

Mor puşilerin sarmaladığı esmer erkek yüzleri sakin. Ara sıra üstlerinde yaşam sevincini gösteren kırmızılı, sarılı ama özellikle mor pırıltılı kıyafetleri içinde kadınlar, aheste geçiyor. İnsanlar kendileriyle barışık; sabun, kına ve baharat kokan ünlü kapalı çarşısından geçiyoruz. Esnaf zarifçe davet ediyor mağazasına, öyle alışageldiğimiz gibi bağırıp çağıran yok. Elbette peygamberler şehrindeyiz ve halkın fıtratında doğuştan hoşgörü var... İstanbul'un onca telaşından sonra sabahın en erken saatinde uçmuş olmama rağmen müthiş bir dinginlik içindeyim, Şanlıurfa'dayım...

Basın İlan Kurumu'nun 50. yılı nedeniyle yerel medyayı geleceğe hazırlık konferanslarını yönettiğimden bir ay kadar önce hem de Nevruz'dan bir sonraki gün, Diyarbakır'daydık. Bu nedenle Güneydoğu'ya ilişkin kanaatim henüz taze ve biraz da tedirginim. Şanlıurfa Valisi Nuri Okutan ile ilgili pek çok haber okumuştum. Onun, Şanlıurfa'nın bölgenin "merkez ili" olarak konumlanmasıyla ilgili çabalarını ilk ağızdan dinlemek üzere davet alınca Güneydoğu illerinden bir başkasının havasını yakından koklamak oldukça cazip geldi.

Galiba yoksun olunca, elde ettiğimizde kıymetini daha iyi anlıyoruz...
Köylerinde okul olmayınca ki hâlâ yok, sabahın karanlığında kardeşiyle kalktıklarını, babasının kuşağını sararken, onun biraz dilek ama çokça dua olan hayallerini dinlediğini anlatıyor Nuri Okutan. O günlerde kendisine bugünkü makamını, kardeşine de hekimliği dileyen baba Okutan'ın duaları bugün kabul olunmuş. Nuri Okutan'ın geçmişi andığında duygusallaştığını görebiliyorum. Peki, bir ilin en büyük mülki amiri olarak işe ne kadar duygusallık katılmalı diye soruyorum. Cevabı çok net; iletişimin karşılıklı alışveriş olduğunu ve içine duygu katılmadan özellikle kendi konumunda halkla iç içe olanlar için faaliyetlere duygu katılmasının gerekli olduğunu söylüyor.

Nuri Okutan, Bahçesaray ve Kelkit Kaymakamlığı dönemleriyle Sakarya, Trabzon ve Siirt valiliklerinde yaptığı icraatlarla pek çok kez anılmıştı. İcraatçı bir vali olarak hükümetler tarafından sorunlu görünen alanlarda görevlendirilen Okutan, Rahip Santoro ve Hrant Dink olayları sonrasında da Trabzon'a atanmıştı. Olaylara yaklaşımı ve süreç yönetimi itibarıyla merhum Recep Yazıoğlu'na benzetilen Nuri Okutan son dönemde de eğitimci bir vali olarak anılıyor. Öyle ki okulöncesi eğitime verdiği önem ve Urfa'nın en büyük sorununun "cehalet" olduğundan yola çıkarak merkezden destek almadan açtığı binden fazla derslik ile yüzde 63 olan okuma-yazma bilmezlik oranını 19 ayda yüzde 53'e düşürmüş. Okullar için yaptığı kütüphanelerin sayısı ise her gün katlanarak artıyor.

Devamını oku...

Aydın YÜKSEL Bey'in Feryadı

Aydın YÜKSEL Bey'in Feryadı
Beşir AYVAZOĞLU

Yolunuz Hırka-i Şerif'e düştüyse, Mesih Paşa Camii'ni de görmüş olmalısınız. Samiha Ayverdi'nin Mesih Paşa İmamı'na -ki bence en güzel romanıdır- konu olan bu zarif cami Tezkiretü'l-Ebniye ve Tuhfetü'l-Mi'mârîn'de Mimar Sinan'ın son eserlerinden biri olarak zikredilir.

III. Murad'ın vezirlerinden Hadım Mesih Paşa'nın 1585 yılında yaptırdığı, 1930'ların sonlarında merhum Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından restore edilen bu caminin haziresinin alt köşesinde, Eski Ali Paşa Caddesi'yle Mevkufatçı Sokağı'nın kesiştiği noktada yine Mesih Paşa'nın yaptırdığı bir çatal çeşme vardır. Bu çeşme hakkında, tam kırk yıl Hırka-i Şerif'te oturan, Ekrem Hakkı Ayverdi'nin "hayrü'l-halefi" Yüksek Mimar Dr. İ. Aydın Yüksel'den bir mektup aldım. Mesih Paşa Çeşmesi'nin ve birçok eserin hiç şüphesiz iyi niyetlerle restore edilmeye çalışılırken nasıl tahrip edildiğini anlatan Aydın Bey'in feryadını duyurmayı bir vazife addediyorum.

Aydın Bey, beni de aynı şekilde üzeceğine, bu sebeple kamuoyuna duyuracağıma inandığı bir "memleket, tarih, kültür ve sanat" meselesi hakkında dertleşmek istediğini ifade ettikten sonra, "Mes'ele şudur azizim" diyerek şöyle devam ediyor mektubuna:

"Bilindiği gibi son yıllarda belediyelerimiz ve Vakıflar Genel Müdürlüğümüz muhakkak iyi niyetlerle eski eserlerimizin tamirine el atmış ve çeşitli yan kuruluşlarıyla bu yolda faaliyette bulunmaktadır. Bu muhakkak ki takdir edilecek bir şeydir. Ancak bütün bu iyi niyete rağmen, ben, keşke buna teşebbüs etmeseler de tarihî mirasımız olan eserlerimiz olduğu gibi kalsaydı, demekten kendimi alamıyorum. Zira, ihmal edilmesine rağmen bütün yapılar yine de aslî hallerini ve karakterlerini bir şekilde muhafaza etmektedirler. Bugün ise bu iyi niyetli restorasyon teşebbüsleriyle, maalesef dört-beş asırda yok olmadan zamanımıza gelebilen eserlerimizin ehliyetsiz eller tarafından birkaç gün veya ay zarfında yok olduğu müşahede edilmektedir.

Devamını oku...

Muhafazakâr Sanat ve Estetik Meselesi

Muhafazakâr sanat ve estetik meselesi
Beşir AYVAZOĞLU

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen, İstanbul'da verdiği bir konferansta "Nasıl muhafazakâr kesimin bir demokrasi anlayışı varsa, muhafazakâr estetik ve sanatın normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz" demiş.

Konferansa katılma imkânı bulamadığım için bu cümleyi tam böyle mi söyledi, söylediyse hangi bağlamda söyledi, bilmiyorum. Emre Aköz, Sabah gazetesindeki köşesinde bu meseleden söz etti, benim de aralarında bulunduğum bazı isimleri zikrederek "Onların bu tartışmaya girmesi gerekir" dedi.

Bu konularda o kadar çok yazdım ki, fazladan ne söyleyebilirim, bilmiyorum. "Muhafazakâr sanat" sözünün arkasında bir otoriterlik eğilimi hissedilmiyor değil. Ama Mustafa İsen'in asla böyle bir eğilim taşıdığını sanmıyorum; devletin sanatta icracı değil, destekleyici olması gerektiği görüşünü benimsemiş birinin otoriterliği savunduğu söylenebilir mi?

Sanatta kendi görüşünüzü ve anlayışınızı hayata geçirmek istiyorsanız, bütün totaliter ve otoriter rejimlerde olduğu gibi, devletin gücünü ve imkânlarını kullanır, başında "devlet" kelimesinin bulunduğu kurumlarla toplumu yeniden biçimlendirmeye çalışırsınız. Yine de, Mustafa Bey'in "muhafazakâr sanat ve estetik" sözü problemlidir. Çünkü sanatın değil, sanatkârın muhafazakârlığından söz edilebilir. Birçok konuda muhafazakâr olan bir sanatkâr, sanatta son derece yenilikçi ve yaratıcı olabilir. Koyu bir Katolik olan ve "gelenek" kavramına yepyeni bir yaklaşım getiren T.S. Eliot, modern şiirin kurucularından değil mi? Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Necip Fâzıl, Sezai Karakoç gibi şair ve yazarlar muhafazakâr değil mi? Hepsi de edebiyatımıza yeni ufuklar açmış büyük sanatkârlardır.

Devamını oku...

Bize Göre Gurabâhâne-i Laklakan / Frankfurt Seyahatnamesi / Ahmet Haşim

GÜVERCİN

Genç şâirler, parmak hesabiyle mâni düzmeye başlayalı, bazı yenilik taraftarları, Türk sazını değnekle idare etmeye kalkışalı, mimarlarımız arasında da, ne isimle yad edeceğimizi bilemediğimiz mahut medrese mimarîsi yayılmağa başladı. Softanın başından çıkardığı sarığı andıran taş kubbeler, tıpkı mantarlar gibi, Türk seması altında yer yer bitmeye başladı.

Otel, banka, mektep, iskele, şimdi dışarıdan minaresi ve içeriden mimberi eksik birer cami karikatürüdür. Bu tarz inşa usulüne mimarlarımız "Türk mimarîsi'' diyorlar. Hakikaten bu çirkin taş yığınları Türk mimarîsi midir? O halde güvercinler neye bu mimarîyi bir türlü sevmiyorlar?

Çini gibi, Şark mimarîsinin tamamlayıcısı olan güvercinler, gökyüzünün her köşesinden üşüşerek, kubbe ve minare olan yerlerde küme halinde toplanırlar. Sinan'ın en hakikî hayranları, şadırvanlar etrafında, fıskiye serpintileri ve su alâimsemaları içinde oynaşan bu lâcivert kanatlardır.

Devamını oku...

f t g m