• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

KEÇİOVA CAMİİ

Geçmişinde dış aktörlerin önemli etkiye sahip olduğu ve tarihinde bolca gel gitlerin yaşandığı bir Mağrip ülkesi olan Cezayir, tarihinin sırtına yüklediği külfetleri bir kenara bırakarak yeniden var olmanın hayallerini kuruyor.

Son olarak 1990’lardaki iç savaş Cezayirlileri önemli ölçüde içe kapanık olmaya itmiş. Ancak çatışmaların sonlanması ve istikrarın sağlanması ile Cezayir bir taraftan tarihin üzerine bindirdiği o ağır yükten kurtulmaya çalışırken bir taraftan da silkelenerek yeni bir başlangıç yapmayı hedeflemektedir. Bölgesindeki diğer ülkelere kıyasla tarihi mirasına sahip çıkamamış gözükse de, Cezayir’in ev sahipliği yaptığı medeniyetlerin miraslarını bünyesinde barındırdığı, ülkeye yapılacak kısa bir gezide kolayca anlaşılabiliyor. Özellikle Osmanlı döneminin izleri halen birçok eserin adında, kentlerin mimari yapılarında ve toplumsal hafızada capcanlı yaşıyor. ibrahim Bey ve Murat Reis gibi cadde ve sokak isimlerinin yanında Mustafa Paşa Hastanesi ve Sirkeci Hapishanesi gibi mekan isimleri bunun açık göstergeleridir.

Cezayir’de Osmanlı’nın izleri

Cezayir’deki tarihsel dokuyu anlamak adına bir eser var ki geçirdiği dönüşümlerle bir anlamda ülkenin de tarihini anlatıyor. Keçiova Camisi, Fransız egemenlikleri sırasında bambaşka amaçlar için kullanılmış, günümüzde ise ibadethaneye çevrilmiş kendine has mimarisiyle başkentin en göze çarpan yapılarındandır. Keçiova Cami, Barbaros Hayrettin Paşa’nın şehre gelişinin ardından Osmanlı mimarisinin ilmek ilmek işlendiği ve bu sayede şehrin cazibe merkezi olan Kasbah (kasaba-suriçi) mahallesinde yer almaktadır. Cezayir’in Osmanlı dönemindeki tarihi dokusunu koruması bakımından hem cami hem de Kasbah Mahallesi 1992 yılından bu yana UNESCO Kültür Mirası listesinde yer almaktadır. Keçiova Camii’nin küçük bir mescitten bugünkü ihtişamlı haline dönüşümü süreci bu yapıyı bir yaşanmışlıklar abidesi haline getirmektedir.

Keçiova Camii

Kaynaklarda ilk kez 1209 yılında inşa edildiği bildirilen mescidin adını yakınlarındaki keçi pazarından aldığı rivayet edilmektedir. izleyen dönemde önce Rebai aşireti tarafından 1436 yılında, daha sonra da 1612-13 yıllarında restore edilen mescit, 1792 yılında Hasan Paşa tarafından genişletilmiş ve büyük oranda bugünkü halini almıştır. Şehrin o dönemdeki yapısı göz önünde bulundurulduğunda caminin eski Cezayir’in tam merkezinde ve şehre giriş çıkışların en yoğun yaşandığı beş ana caddenin kesiştiği noktada yer aldığı tahmin edilmektedir. Cami civarındaki diğer saray, malikane, ibadethane ve yaşam alanlarıyla birlikte sosyal ve finansal anlamda kentin en
işlek bölümündeki varlığını 19. yüzyıldaki Fransız işgaline kadar sürdürmüştür.

Devamını oku...

İstanbul: Cahil Şehir?

Hilmi Yavuz

İstanbul: 'Cahil Şehir'?

Şehir ve medeniyet arasındaki ilişkiyi, iki farklı düzlemde ele alabileceğimizi düşünüyorum: İlki,(i) bir şehrin medenî şehir olması; ikincisi,(ii) bir şehrin medeniyet şehri olmasıdır.

Medenî şehir, o şehrin yapısına; medeniyet şehri ise, o şehrin insanına atıfta bulunularak tanımlanabilir. Medenî şehir, bu bağlamda sosyolojinin ve antropolojinin konusudur;- medeniyet şehri ise, felsefenin konusu! Bir şehrin medenî bir şehir olması başka, medeniyet üreten bir şehir ('medeniyet şehri') olması başkadır çünkü!

Gordon Childe, şehrin kırsal kesimden farklılıklarını belirtirken, birkaç özelliğe dikkati çeker: Bunlardan ilki, şehirlerin saraylar, tapınaklar, kral mezarları gibi büyük anıtsal yapılarla kırsaldan ayrıldığıdır. İkincisi ve en az ilki kadar önemlisi, şehirlerde, kırsal kesimdeki akrabalık ilişkilerinin yerini, hemşehrilik ilişkilerinin almış olmasıdır. Bürokrasi ile ona bağlı yazı ve kayıt işleri de, şehirlerin ayırt edici özellikleri arasındadır. Dahası, sanatın zanaatkârlıktan ayrılarak, özerk bir estetik alan oluşturması, ancak şehirlerde mümkün olabilmiştir. Bu, sanatın, zanaatın işlevselliğine bağımlı bir üretim olmaktan çıkıp özerkleşmesi anlamına gelir. Şehri, medenîlikle ilişkilendiren, onu 'medenî şehir' kılan bu özelliklerdir.

Devamını oku...

Süleymaniye, Fossati, Restorasyon

Beşir Ayvazoğlu

09 Aralık 2010, Perşembe

Genç bir mimar kardeşimiz, gazetemizin "Yorum" sayfasında yayımlanan "Süleymaniye'nin Restorasyonu Hakkında" başlıklı yazısında, bu restorasyon sırasında kubbe tezyinatında yapılan uygulamayı eleştirdiğim yazılardaki fikre itiraz ederek Fossati Efendi'yi canla başla savunmuş.

O günlerde seyahatte olduğum için fark etmediğim bu değerli yazıya birkaç gün öncesine kadar kimse dikkatimi çekmedi. Cevabımın bu sebeple geciktiğini öncelikle belirtmek isterim.

Polemikten hiç hazzetmediğimi, bana haftada bir açılan bu köşeyi ona buna cevap yetiştirerek harcamak istemediğimi okuyucularım çok iyi bilirler. Genç mimar kardeşimin fikirlerini ciddiye almasam bu cevabı yazmazdım. Aslında buna cevap da denemez; farz ediniz ki kendi fikirlerime açıklık getiriyorum.

Restorasyon konusunda, bu işlerle az çok ilgilenen herkesin bildiği kriterleri hatırlatan mimar dostumuz ders verir gibi "Bir kere Süleymaniye'deki 19. yy. onarımının Gaspare Fossati tarafından yapıldığı bir söylentiden ibarettir" diyor. Bu restorasyonun Fossati tarafından yapıldığını Mimar Sinan adlı kitabında Prof. Dr. Aptullah Kuran yazmış; bildiğim kadarıyla buna bugüne kadar kimse de itiraz etmemiş. Kaldı ki, ister Fossati yapmış olsun, ister başkası; yanlış, yanlıştır!

Her alanda olduğu gibi, restorasyonda da Avrupa merkezli düşünenler, Avrupa şehirleri ve bu şehirlerdeki tarihî eserler göz önüne alınarak belirlenen kriterlerin Türkiye için de geçerli ve doğru olduğunu peşinen kabul ediyorlar. Belki doğrudur; ama bu kriterleri tartışmadan kabul ve "evrensel" hakikatlermiş gibi savunmak yanlış! Herhangi bir Avrupa ülkesinde, herhangi bir tarihî eser, Osmanlı mimarı filanca ağaya emanet edilmiş olsaydı, o da mesela bir Rönesans devri eserinde bir tabloyu kapatıp kubbeyi Karamemi üslûbunda tezyin etseydi -hele hele bu yaygın bir uygulama olsaydı- aynı restorasyon kriterleri belirlenir miydi?

Devamını oku...

Onbeş Çılgın Proje

İskender Pala

İskender Pala

Benimkisi çılgınlık!..Bu çağda, bu toz duman arasında, kim benim gibi uğraşıp böyle bir proje yapar ki!?..

Yazdıklarımı okuyunca siz bile biraz sonra bana "Çıldırmış bu adam!" diyeceksiniz, olsun!.. Başbakanımızın çılgın projesi hepimizin hoşuna gittiğine göre, kim bilir, belki benim bu projeye ilave edebileceğim çılgınlıklar da hoşunuza gider. Ne de olsa kendileri kadar ben de İstanbul'u seviyorum.

Sözü uzatmayayım; işte Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın çılgın projesine dair çılgın İskender Pala projeleri:

Karadeniz'i Marmara'ya bağlayacak kanalın yapımına başlamadan evvel;

1. Medeniyet tarihçilerinden bir heyet, Boğaziçi'nde yitirdiğimiz tabiat, kültür, yerleşim, sanat ve kavramlardan yola çıkarak yeni bir Boğaziçi tasarımı yapacak, mimar ve mühendisler projelerini buna göre çizeceklerdir. (Hayır, hayır, bir Çakma Boğaziçi yahut halihazır sefil beton yığınlarıyla dolu Boğaziçi'nin bir benzeri değil hayalim; şöyle hakiki Boğaziçi'nden söz ediyorum.)

2. Şehir planlamacılarından bir heyet, öncelikle Abdülhak Şinasi'nin Boğaziçi Mehtapları veya Boğaziçi Yalıları, Salah Birsel'in Boğaziçi Şıngır Mıngır, Samiha Ayverdi'nin Boğaziçi'nde Tarih veya Haluk Dursun'un İstanbul'da Yaşama Sanatı adlı kitaplarını okuyacaklardır.

Devamını oku...

BERGAMA’NIN TARİHİ KENT DOKUSUNDA YER ALAN EVLERİN SÜSLEME ÖZELLİKLERİ

Doç. Dr. Eser GÜLTEKİN

Bergama oldukça eski, değişik uluslardan insanları ve Türk toplumunu aynı anda barındırmış, her birinin gelenek ve inanışlarına sahne olmuş ve birbirinin mimarilerine yansıyan üslûp değişikliklerini ve kaynaşmalarını sergileyen canlı bir kenttir. Evler, içinde yaşayanların inanışlarını, geleneklerini, zevk ve karakterlerini de yansıtmaktadır. Bergama tarihi kent dokusu içinde yer alan ve birbirinden farklı özellikler sergileyen bu evler iç mekânlarının yanı sıra, dış cephelerindeki süsleme özellikleriyle de dönemin sosyal, ekonomik ve kültürel yönelişlerine ışık tutmaktadır.

Bergama'da günümüze gelebilmiş sivil mimarlık örneği evleri süslemeleri açısından iki grupta incelemek mümkündür:

I. Osmanlı döneminde 19.yüzyıl başlarında, inşa edilmiş ''geleneksel Türk evi'' karakterini yansıtan ev ve konaklardır. Ancak, Bergama'da Anadolu-Türk kenti özelliğini koruyan kesimlerde dikkati çeken bu evlerin büyük bir kısmı, zaman içinde değişikliklere uğramış veya yıkılıp yok olmuştur.(1)
II. 19.yüzyıl ortaları ile 20.yüzyılın ilk başlarında yapılan, geleneksel Türk evlerinden farklı, Neo-Klasik üslûbu yansıtan, “Batı Etkili Evler”dir(2).


I. GELENEKSEL TÜRK EVLERİ

I.1.Dış Cephe Süsleme Özellikleri:

Bergama'da Geleneksel görünümünü koruyan iki katlı evlerle bazen tek, bazen de iki katlı olan Batı Etkili Evler yan yana, karşı karşıyadır. Bergama eski kent dokusunun dar, eğimli yollarında ilerlerken, üst katları hımış, alt katları yığma yapım tekniği ile inşa edilmiş geleneksel evlerin duvar yüzeyleri genelde sıvalı, bazen de kaba yonu taş duvar şeklindedir. Zamanla rengi koyulaşan ahşap saçaklar ve cephedeki diğer ahşap kısımlar yapının sarı, kırmızı, bazen de mavi renkli badanası ile hoş bir uyum içindedir.

Devamını oku...

f t g m