• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

Aydın YÜKSEL Bey'in Feryadı

Aydın YÜKSEL Bey'in Feryadı
Beşir AYVAZOĞLU

Yolunuz Hırka-i Şerif'e düştüyse, Mesih Paşa Camii'ni de görmüş olmalısınız. Samiha Ayverdi'nin Mesih Paşa İmamı'na -ki bence en güzel romanıdır- konu olan bu zarif cami Tezkiretü'l-Ebniye ve Tuhfetü'l-Mi'mârîn'de Mimar Sinan'ın son eserlerinden biri olarak zikredilir.

III. Murad'ın vezirlerinden Hadım Mesih Paşa'nın 1585 yılında yaptırdığı, 1930'ların sonlarında merhum Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından restore edilen bu caminin haziresinin alt köşesinde, Eski Ali Paşa Caddesi'yle Mevkufatçı Sokağı'nın kesiştiği noktada yine Mesih Paşa'nın yaptırdığı bir çatal çeşme vardır. Bu çeşme hakkında, tam kırk yıl Hırka-i Şerif'te oturan, Ekrem Hakkı Ayverdi'nin "hayrü'l-halefi" Yüksek Mimar Dr. İ. Aydın Yüksel'den bir mektup aldım. Mesih Paşa Çeşmesi'nin ve birçok eserin hiç şüphesiz iyi niyetlerle restore edilmeye çalışılırken nasıl tahrip edildiğini anlatan Aydın Bey'in feryadını duyurmayı bir vazife addediyorum.

Aydın Bey, beni de aynı şekilde üzeceğine, bu sebeple kamuoyuna duyuracağıma inandığı bir "memleket, tarih, kültür ve sanat" meselesi hakkında dertleşmek istediğini ifade ettikten sonra, "Mes'ele şudur azizim" diyerek şöyle devam ediyor mektubuna:

"Bilindiği gibi son yıllarda belediyelerimiz ve Vakıflar Genel Müdürlüğümüz muhakkak iyi niyetlerle eski eserlerimizin tamirine el atmış ve çeşitli yan kuruluşlarıyla bu yolda faaliyette bulunmaktadır. Bu muhakkak ki takdir edilecek bir şeydir. Ancak bütün bu iyi niyete rağmen, ben, keşke buna teşebbüs etmeseler de tarihî mirasımız olan eserlerimiz olduğu gibi kalsaydı, demekten kendimi alamıyorum. Zira, ihmal edilmesine rağmen bütün yapılar yine de aslî hallerini ve karakterlerini bir şekilde muhafaza etmektedirler. Bugün ise bu iyi niyetli restorasyon teşebbüsleriyle, maalesef dört-beş asırda yok olmadan zamanımıza gelebilen eserlerimizin ehliyetsiz eller tarafından birkaç gün veya ay zarfında yok olduğu müşahede edilmektedir.

Devamını oku...

Muhafazakâr Sanat ve Estetik Meselesi

Muhafazakâr sanat ve estetik meselesi
Beşir AYVAZOĞLU

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen, İstanbul'da verdiği bir konferansta "Nasıl muhafazakâr kesimin bir demokrasi anlayışı varsa, muhafazakâr estetik ve sanatın normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz" demiş.

Konferansa katılma imkânı bulamadığım için bu cümleyi tam böyle mi söyledi, söylediyse hangi bağlamda söyledi, bilmiyorum. Emre Aköz, Sabah gazetesindeki köşesinde bu meseleden söz etti, benim de aralarında bulunduğum bazı isimleri zikrederek "Onların bu tartışmaya girmesi gerekir" dedi.

Bu konularda o kadar çok yazdım ki, fazladan ne söyleyebilirim, bilmiyorum. "Muhafazakâr sanat" sözünün arkasında bir otoriterlik eğilimi hissedilmiyor değil. Ama Mustafa İsen'in asla böyle bir eğilim taşıdığını sanmıyorum; devletin sanatta icracı değil, destekleyici olması gerektiği görüşünü benimsemiş birinin otoriterliği savunduğu söylenebilir mi?

Sanatta kendi görüşünüzü ve anlayışınızı hayata geçirmek istiyorsanız, bütün totaliter ve otoriter rejimlerde olduğu gibi, devletin gücünü ve imkânlarını kullanır, başında "devlet" kelimesinin bulunduğu kurumlarla toplumu yeniden biçimlendirmeye çalışırsınız. Yine de, Mustafa Bey'in "muhafazakâr sanat ve estetik" sözü problemlidir. Çünkü sanatın değil, sanatkârın muhafazakârlığından söz edilebilir. Birçok konuda muhafazakâr olan bir sanatkâr, sanatta son derece yenilikçi ve yaratıcı olabilir. Koyu bir Katolik olan ve "gelenek" kavramına yepyeni bir yaklaşım getiren T.S. Eliot, modern şiirin kurucularından değil mi? Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Necip Fâzıl, Sezai Karakoç gibi şair ve yazarlar muhafazakâr değil mi? Hepsi de edebiyatımıza yeni ufuklar açmış büyük sanatkârlardır.

Devamını oku...

Bize Göre Gurabâhâne-i Laklakan / Frankfurt Seyahatnamesi / Ahmet Haşim

GÜVERCİN

Genç şâirler, parmak hesabiyle mâni düzmeye başlayalı, bazı yenilik taraftarları, Türk sazını değnekle idare etmeye kalkışalı, mimarlarımız arasında da, ne isimle yad edeceğimizi bilemediğimiz mahut medrese mimarîsi yayılmağa başladı. Softanın başından çıkardığı sarığı andıran taş kubbeler, tıpkı mantarlar gibi, Türk seması altında yer yer bitmeye başladı.

Otel, banka, mektep, iskele, şimdi dışarıdan minaresi ve içeriden mimberi eksik birer cami karikatürüdür. Bu tarz inşa usulüne mimarlarımız "Türk mimarîsi'' diyorlar. Hakikaten bu çirkin taş yığınları Türk mimarîsi midir? O halde güvercinler neye bu mimarîyi bir türlü sevmiyorlar?

Çini gibi, Şark mimarîsinin tamamlayıcısı olan güvercinler, gökyüzünün her köşesinden üşüşerek, kubbe ve minare olan yerlerde küme halinde toplanırlar. Sinan'ın en hakikî hayranları, şadırvanlar etrafında, fıskiye serpintileri ve su alâimsemaları içinde oynaşan bu lâcivert kanatlardır.

Devamını oku...

Ülkemizdeki Taşınmaz Kültür Varlıklarının Restorasyonuna İlişkin Sorunlar

Doç. Dr. Eser GÜLTEKİN

Ülkemizdeki Taşınmaz Kültür Varlıklarının ilgili kurum ve kuruluşlarca gelecek kuşaklara aktarılması ve sürekliliğinin sağlanması açısından çoğu kez ihale yoluyla restorasyonuna gidildiği bilinmektedir. Ancak, kurum ve kuruluşların genellikle restorasyon projelerini yapacak veya yapılanların kriterlere uygunluğunu kontrol edebilecek uzman elemanları yoktur. Keza, restorasyon aşamasına gelindiğinde, konusunda yetişmiş, yeterli sayıda deneyimli eleman bulunmadığından, çizilen projelerin ve yapılan uygulamaların denetimi de yetersiz kalmaktadır. Örneğin, bu konuda başta restoratör mimar olmak üzere, inşaat mühendisi, sanat tarihçi,arkeolog vb. uzmanlar da bulunmalıdır. Çünkü restorasyon çalışmalarının bir ekip işi olduğu unutulmamalıdır.

Restorasyon çalışmalarında öncelikle proje gereklidir.Ancak ülkemizde sadece Rölöve ve Restorasyon projelerinin işe başlanması için yeterli görülmesi, buna karşın Restitüsyon (ilk yapıldığı dönemi ifade eden) projelerinin çizilmeden, restorasyon çalışmalarına başlanması günümüzde pek çok yapıda, dönemin özelliklerini ve sanatını yansıtan, belgeleyen, yapıyı zenginleştiren ayrıntıların kaybolmasına neden olmaktadır. Ülkemizde çizilen projeler genellikle istenen kriterlere uygun değildir. Örneğin, çizilen rölövelerde çoğu kez ölçüler eksiktir, mevcut malzeme tanımları, ebatlar, bozulmalar, kotlar ve muhdes kısımlar belirtilmemektedir. Bunlara bağlı olarak, işin restorasyon maliyeti de zor hesaplanabilmektedir.

Geçmişten bize miras kalan taşınmaz kültür varlıklarımızın restorasyonuna yönelik işlemler yapılırken; eserin özünü korumak bağlamında, görünümün yanısıra yapısal herhangi bir değişikliğe uğratmadan gelecek nesillere güvenle devretmek hepimizin üzerine düşen ulusal bir görevdir. Ancak, koruma konusunda uzmanlaşmamış teknik kişilerce yürütülen restorasyon çalışmaları sonucu yapılara fiziksel zararlar verilmekte ve yapının inşa dönemine ait izler de yok edilmektedir. Restorasyonla ilgili sorunların başında malzeme sorunları gelmektedir.Bu çalışmalarda,uygulamayı yapacak teknik ekip çok önemlidir. Ülkemizde, bu işlerde çalışacak kalifiye işçi bulunmadığından uygulamalar da çoğu kez hatalı ve özensizdir. Restore edilen eserlere işlev kazandırılması da onların uzun yıllar varlıklarını sürdürebilmesi açısından önem taşımaktadır.

Giriş

Bu bildirinin amacı; ülkemizde yapılan mimari restorasyon çalışmalarında ilgili kurum ve kuruluşların proje ihale aşamalarından başlayarak Koruma Kurulları ve restorasyon aşamalarında karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerilerini ortaya koymaktır.

Devamını oku...

Türkiye'de Koruma Yasalarının Tarihsel Gelişimi Üzerine İnceleme

Günümüzde uluslar arası platformlarda tarihsel çevre koruması tek anıt korumasından başlayarak çağdaş işlevlerle bütünleşerek korumayı amaçlayan bir anlayışa ulaşmıştır.

Türkiye’de koruma olayı, gelişmiş ülkelerdeki koruma gelişimini daima geriden takip etmiş; mimari ve kentsel kültür mirasının korunması amacıyla kamu müdahalesini düzenleyen, yönlendiren önemli yasal mevzuatı oluşturmaya çalışmış ve sonuçta da ülke bütününde, bölge, kent ölçeğinde yetki dağılımını sağlayıcı tedbirler alınması aşamasına gelmiştir.
Türkiye’deki politik ve ekonomik değişim dönemleri incelendiğinde çıkarılan temel yasaların bu dönemlerle çakıştığı, son yıllarda ise artık Avrupa’da uygulanan çağdaş koruma düzeyine ulaşmaya başladığı görülmektedir.

XX. yy. Öncesinde Koruma Düşüncesi

Ülkemizde eski eserlere karsı ilk ilgi, XIX. yüzyıl ortalarına doğru başlamıştır. Avrupa'da doğan ve gelişen modernite projesi, sanayi devrimini takiben 1840’lı yıllardan itibaren Osmanlıları da  etkilemiştir.1 Dinçer ve Akın’ın da belirttiği gibi (1994) Devlet islerini yönlendirecek batılılaşma ürünü kamu binalarının yapımının ön plana çıkmasıyla sadece taşınır kültür varlığının korunması için çıkarılan Asar-ı Atika Nizamnameleri ile koruma yasal tabana oturtulmuştur. “Muhafaza-i Asar-ı Atika Encümeni” bu yasayı uygulayacak kurum olmuştur (Dinçer, Akın, 1994). Asar-ı Atika Nizamnameleri kapsamında olmayan sivil mimarlık örnekleri de yok olmuştur. Kent planlaması Türkiye’ye öncelikle İstanbul’dan başlayan uygulamalarla girmiştir. İstanbul’un ilk planlama çalışması 1836-1837 arasında Von Moltke tarafından yapılmıştır. Bu çalışmaların paralelinde de ilk imar talimatnamesi niteliğindeki 1839 tarihli “ilmühaber” yayımlanmıştır. Bunu 1848 tarihli Ebniye Nizamnamesi izlemiştir.

Devamını oku...

f t g m