• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

AHİLİK TEŞKİLATININ SOSYAL HAYATA KATKILARI

AHİLİK TEŞKİLATININ SOSYAL HAYATA KATKILARI

ANZAVUR DEMİRPOLAT
GÜRSOY AKÇA

SELÇUK ÜNİ. FEN-EDEBİYAT FAK. SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ

AHİLİK TEŞKİLATININ SOSYAL HAYATA KATKILARI
Yazar Sebahattin Güllülü, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun, Orta Asya’dan gelen Türkmen kitlelerini devlet varlıkları ve verimli toprakları için bir tehdit unsuru olarak algıladığı, onların kendisi için arz ettiği tehlikeleri bertaraf etmek üzere, Türkmen kitlelerini Anadolu’ya yönlendirdiği iddiasındadır. Ona göre; Büyük Selçuklu İmparatorluğu, bu kitlelerdeki aşiret yapısını parçalayarak yerleşik hayatı onlar için bir zorunluluk haline getirmeye çalıştı. Bu zorunluluk, bir yandan göçebe kitlelerini dağılan aşiret yapısı yerine yeni birlikler ikame etmeye zorlarken, bir yandan da söz konusu kitlelerin hayvancılığa dayalı ekonomilerini yerleşik hayat tarzının gereği olan tarım ve el sanatlarına doğru değişimine neden olmuştur. Zaten bu kitlelerden bir kısmı yerleşik hayatla daha önceden tanışmışlardı. Yerleşik hayatla tanışık olanlar, şehirlere yerleşmeyi tercih ediyorlardı. Çünkü bunlar şehirlerde yaşamanın temel şartı olan bir iş ve meslek sahibi olma vasfını taşıyorlardı. Büyük çoğunluğu teşkil eden göçebe Türkmenler ise, coğrafi uygunluğu nedeniyle İç Anadolu bozkırlarını yaşam alanları olarak tercih ediyorlardı. Bundan dolayı Anadolu’nun tamamı göz önüne alındığında, Orta Anadolu, daha hızlı bir İslamlaşma ve Türkleşme seyrine sahne olmuştur. Şehirlerdeki Türkleşme ve İslamlaşmanın hız kazanması için göçebe Türkmenlerin şehirlerde yerleşmeleri temin edilmeliydi. Bunun yolu da bu göçebe kitlelerini bir sanat ve meslek sahibi yapmaktan geçmekteydi.

Ahi teşkilatı bu Türkmen kitlelerini iş ve meslek sahibi yaparak onların yerleşik hayata geçmelerinde önemli bir rol oynamıştır. Hatta bu teşkilatın kuruluş amaçlarından bir tanesi bu rolün ifası olmuştur. Böylece bir yandan sanat topluma benimsetilirken diğer yandan sanat nimetlerinden toplumun istifadesi sağlanmıştır. Fakat bu kitlelerin şehir hayatına adaptasyonları kolay olmamıştır. Zira bunlar, topraksızlık ve işsizlik dolayısıyla geçimlerini savaşlardan sağlayan, geleneklerinden kopmuş bir yapı arz ediyorlardı. Mevcut halleriyle yerleşik hayatın toplumsal sınıflarından (köylü, sanatkar, asker, v.s.) hiçbirine dahil olamıyorlardı. Yerleşik hayat değerlerini savunan resmi İslam ideolojisine karşı da tepkili olmuşlar ve bu tepkilerini resmi İslam anlayışı dışında yer alan ideolojilere yaklaşarak göstermişlerdir. Bunlardan kırsal alanda yaşayanlar resmi İslam ideolojisinin tesirinden tamamen azade kalırlarken şehirlerde yaşayanların şehir ideolojik yaşamına adaptasyonlarında ahi birlikleri sosyal bir katalizör görevi görmüşlerdir. Öte yandan ahi birlikleri, Doğu Türk İlleri’nden göçenler arasındaki kültürce yüksek ve sanatında mahir insanların korunmasını ve sanatlarını icra etme imkanlarının sağlanmasını temin ederek dönemin Türk sosyal ve kültür hayatına önemli bir katkı sağlamıştır. Böylece ahi birliklerinin sosyal yaşama katkılarının ilki, yeni fetih ve iskan alanlarında Türkmen kitlelerinin iskanlarını sosyal dokuya zarar vermeden sağlanmasında karşımıza çıkmaktadır. Birlikler farklı kültür değerlerine sahip kitlelerin karşı karşıya geldikleri bir dönemde, birbirlerine karşı çatışmacı bir tavır içinde bulunan grupları uzlaştırmada, zayıflayan aşiret bağlarının yerlerine yerleşik hayat değerlerini ikame etmede ve Bizanslılara karşı Türklerin çıkarlarını korumada yerine getirdikleri roller ile Anadolu’nun sosyal nizamının korunmasını sağlamışlardır. Ahi birlikleri askeri bir karaktere de sahiptiler. Onlar, dini ve tasavvufi kültürleri gereği, İslamlaştırma faaliyetlerinde faal rol almak eğilimindeydiler. Bu sebeple fetihlere katılmışlar, özellikle de istihbarat sağlamada önemli hizmetler görmüşlerdir.

Yine ordunun ihtiyaç duyduğu ikmal maddelerini sefer yolu üzerinde temin ederek, sefer yolu üzerindeki kilit noktaları ordunun gelişinden önce ele geçirerek ve dervişlerin feth edilecek yerlerdeki halk arasına katılmak suretiyle onların gönüllerini kazanıp ordunun gelişine zemin hazırlamak şekillerinde devletin gücüne ve bekasına katkıda bulunmuşlardır. Birlik mensuplarının orduya ve fetihlere olan bu katkıları devletle koordineli şekilde yapılırdı. Nitekim Osmanlı Devleti’nde orduya ait ve kendilerine “ehl-i hiref” denilen, seferlerde orduyla hareket eden ve ordunun sefer yolunda ihtiyaç duyduğu kale, köprü sur v.s. eserleri yapan, ordunun levazımatını imal ve tamir eden maaşlı (ulufeli) bir sanat erbabı vardı. Ordunun ihtiyaç duyması halinde bunlardan ayrı ve bunlara yardımcı olarak esnaf birliklerinden esnaf istenirdi. Bunlara “orducu esnafı” denirdi. İstenecek esnafın sayısı sarayca tespit edilirdi. Esnaf birlikleri askeri karakterleriyle ordunun muvaffakiyetine ve devletin bekasına bu şekilde katkı sağladıkları gibi, ordunun sınırlarda fetih ile meşgul olduğu dönemlerde yerel kuvvetler hüviyetinde içeride asayişi temin ederek sosyal huzura katkıda bulunmuşlardır. Onların sosyal düzen oluşturucu tavırlarında ve bu tavırların halk katında kabul görmesinde dini-tasavvufi kaynaklı dayanışmacı ve digergâmlık muhtevalı sosyal kaidelerin kendi aralarında yaygın olması etkili olmuştur. Ahiler, sosyal yapıyı oluşturan unsurlardan soylular, burjuvalar, bürokratlar ve din adamları gibi, egemen ve sömürücü vasıflarına sahip bir sınıfı öncelemek yerine, üreticiliği esas alan sosyal katmanlara dayanmış ve bu kesimleri öne çıkartmışlardır. Böylece, ticari ve ekonomik kalkınmayı temin eden, sayıca çok olmaları ve örgütlü yapılarından kaynaklanan güçleriyle şehre nizam veren esnaf ve sanatkarlar arasında gerçekleştirdikleri yardımlaşma ve dayanışma ile toplumsal dengeyi tesis ve muhafaza etmişlerdir. Bu denge, dini inanç ve ortak değerlerde toplum fertlerini birleştirmiş, inanç ve değerler üzerine sağlanan birleşim kin ve düşmanlıkların oluşumuna fırsat vermemiştir. Sonuçta, ahlak temelli bir toplum gerçekleştirilmiştir. Gençler, gençlik enerjilerinin sevki ile toplumca istenmeyen ve toplumu tehdit eden yanlış ve zararlı gayelerin peşine düşme potansiyeline sahiptirler. Özellikle modern toplumlar için gençlerin zararlı ve yanlış akım ve alışkanlıklardan korunması, onların gençlik enerjilerinin toplum ve kendi menfaatleri doğrultusunda kanalize edilip, üretken ve sorumluluk sahibi kişiler olarak yetiştirilmeleri önemli bir toplumsal problemdir. Ahilik, gençlik enerjisini yapıcı, üretici hatta yönetici kılmak konusunda müstesna tecrübeler sunmaktadır. Ahi teşkilatlanmalarıyla gençler, üretici birlikler halinde organize edilerek, duygu, düşünce ve enerjileri yüksek gayelerin tahakkukuna kanalize edilmiştir. Ahi birliklerinde gençler, İslami ve sufi müeyyideleriyle güçlendirilmiş sosyal etik kuralları yardımıyla terbiye edilerek, işinde mahir, dini ve milli geleneklerine bağlı, toplumla uyumlu ve başıbozukluktan uzak, sorumluluk sahibi kişiler olarak yetiştirilmeye çalışılmıştır. Meslek ve sanat sahibi oluş, kişinin kendi kendine yeterliliğini netice vermiş, bu yeterlilik de, onun toplumda bir şahsiyet olarak yer almasını sağlamıştır. Ahilikteki “beyler kapısından içtinap” düsturu, kişinin tebaiyetten şahsiyete yükselişini ifade etmektedir.

AhilikAhi birlikleri, orta sandıkları vasıtasıyla kişiye sosyal güvenlik ortamı temin etmişlerdir. Birlikler, sandıklar aracılığıyla kişiye maluliyet, ölüm, doğal afet hallerinde, iş kurma, malzeme sağlama ve işi öğrenmede karşılaştığı sıkıntılarda maddi ve manevi destekte bulunarak, kişiyi yalnızlıktan kurtarmış, dayanışma ortamıyla moral destek sağlamış, böylece kişinin ve toplumun refah düzeyine katkı sağlayan bir sosyal hizmet görevi ifa etmişlerdir. Birliklerin sosyal alandaki bir diğer katkıları ise, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nda küçük yerleşim merkezleriyle hükümet merkezi arasında sağladıkları iletişim imkanlarında görülmektedir. Yine birlikler ülke çapındaki haberleşmeye de önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bu iletişim genelde zaviye ve zaviye şeyhleri arasında cereyan etmekteydi. Ayrıca, gezginleri zaviyelerinde konukladıklarından dolayı dünyada olup bitenlerden herkesten önce haberdar oluyorlardı.

KÜLTÜREL HAYATA KATKILARI

Ahiler, sosyal hayatın oluşum ve düzenlenmesine olduğu gibi, kültürel gelişmeye de katkıda bulunmuşlardır. Ahilik anlayışında insan bir bütün olarak ele alınmış, bütün yönleriyle eğitilip geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda yamak ve çırakların eğitilmesinde yalnızca mesleki bilgilerin verilmesiyle yetinilmemiş, dini, ahlaki ve toplumsal bilgi de verilmiştir. Ahi zaviyeleri, diğer bütün fonksiyonlarından önce eğitim fonksiyonlarıyla tanımlanmaktaydı. Birer eğitim ocağı olan zaviyelerde özellikle yamak ve çırakların okur- yazarlık vasfına sahip olmalarına büyük önem verilirdi. Nitekim, okuryazar olmayana fütüvvet düşmeyeceği kabul edildiğinden, okur-yazar olmayanın ahi olması düşünülemezdi. Zaviyelerde, okur-yazarlık eğitimine ilaveten dini, ilmi, edebi bilgilerle, Kur-an-ı Kerim okuma ve Türkçe, Arapça v.b. diller öğretilirdi. Ayrıca kabiliyetli ve istekli olanlara güzel yazı ve musiki gibi dersler de verilirdi. Zaviyelerdeki bu eğitimin neticesinde ahi esnaf ve sanatkarları, ilmi eserleri okuyabilir ve ilmi mevzular üzerinde fikir yürütebilirlerdi. Dini, tarihi ve ilmi eserleri takip ederler, kendileri de şiirler ve destanlar yazarlardı. Ahiliğin kültürel alandaki önemli katkılarından birisi, toplumda bir okuma geleneği oluşturmuş olmasıdır. Ahiliğin yaygın olduğu dönemlerde ahi dergahlarında, kışlalarda, misafirhane ve kervansaraylarda seri ve sesli olarak Siyer-i Nebi, Hamzaname, Battalname, Fütüvvetname gibi eserler okunurdu. Seçkin ve kültürlü toplumlarda divanlar, mesneviler, hamseler, letaifler, gazavatnameler ve cihadiyeler okunurdu. Bu durum toplumda kültür ve zevk birliğini oluştururdu. Ahi eğitiminin tamamı, özellikle de zaviyelerde olan kısmında İslam inancını öğretmek ve dünyada Allah’ın emir ve yasaklarını gözeterek yaşayacak bir birikim sağlamak esastı. Zaviyelerde yürütülen ve daha ziyade şifai olan eğitimin bu kısmında sosyal etki ve yüzyüzelik önemli bir yere sahipti.Yamak ve çıraklar özellikle dini yaşantı ve ahlaki erdemleri zaviyelerdeki ahi büyüklerinden dinleyerek, görerek ve yaşayarak öğrenirlerdi. Zaviyelerdeki şifahi eğitimle her şeyden ziyade Fütüvvetnamelerde izah edilen ve herşeyden önce manevi eğitimden sonra kılıç ve silah eğitimi de verilirdi.

Fakat, bütün bu eğitim faaliyetlerinin genel niteliği, belirli bir uzmanlaşma ve derinleşmeye müsait olmayan yaygın eğitim görünümü arz ediyordu. Bu nedenle, ahi teşkilatlarınca kabiliyetli çırak, kalfa ve ustaların elinden tutularak medreselerde eğitim görmeleri sağlanmış, kendilerine orta sandığından maddi destekte bulunulmuştur. Ahilik eğitim ve öğretiminde asıl amaç, ahlaklı, faziletli ve terbiyeli insan yetiştirmek olmuştur. İlaveten kaliteli usta ve teknik elemanlar yetiştirilerek toplumun sanat ve ekonomik hayatına katkıda bulunmak, ülke güvenliği tehlikeye düştüğü zamanlarda devlet güçleriyle birlikte hareket edecek milis kuvvetler hazırlamak da amaçlanmıştır. Bu amaçlar muvacehesinde ahilik eğitimini, mesleki eğitim, ahlaki eğitim ve askeri eğitim olarak sınıflandırmak mümkündür. İfade edildiği üzere askeri eğitim, belli bir ahlaki eğitimi almış olanlara ve bu alanda kabiliyetli olanlara verilirdi. Silah eğitimine katılabilmek için, ahi görmek, şeyh görmek ve bir ferdi talim ve terbiye etmek şarttı.

Ahiler, sadece zaviyeler açmakla iktifa etmemişler, imkanları ölçüsünde mescid ve camiler yaptırmışlardır. Böylece, şehirlerin mahalle adedini artırarak şehirleşmeye katkıda ulunmuşlardır. Ayrıca medreseler kurarak eğitime kendi sistemleri dışında katkıda bulunmuşlardır. Nitekim, 1817 yılında zaviye şeyhi Musa Efendi’nin arzıyla Ahi Evran zaviyesinin esaslı bir tamirine girişildiğinde, zaviye müştemilatının etrafı duvarlarla çevrili olmak üzere, üzeri kubbeli 8 oda ile cami ve türbeden oluşan kargir bir medrese olduğu anlaşılmıştır. Asli durumunun bir medrese sisteminde olması burasının zaviye eğitimini aşan bir ilim ve kültür ocağı olduğunu düşündürmektedir. Dini sahada ahiler, belirli bir dindarlık kültürünün oluşumu ve yaygınlaşmasına katkıda bulunmuşlardır. O dönem Anadolu’ya gelen bütün sosyal gruplarda olduğu gibi ahilikte de Anadolu’nun İslamlaşması asli gaye idi. Bu gayenin tahakkuku için dönemin teşkilatlanmış tarikatlarının esasları, ahilik teşkilatları vasıtasıyla esnaflığın gayeleri haline getirilmişti. Bu yönüyle esnaf zümrelerinin ahiliğin bünyesinde toplanmaları aynı zamanda dini vazife gereği idi.

Ahiliğin Anadolu’da yaygınlık kazandığı dönem, sosyal bünyede tarikatların önemli fonksiyonlar eda ettikleri bir dönem olmuştur. Ortaya çıkış döneminde ahiliğin tarikat özelliği daha baskındır. Teşkilatlarda, İslamı yaymak amacına matuf olarak fetalara İslam ahlakı kazandırılmaya çalışılıyordu. Giriş ve terfi törenleri İslami motiflerle icra ediliyordu. Fetaların eğitiminden sorumlu olan ahi, onları öncelikle dini bilgi ve tatbikatta belli olgunluğa eriştirmeye gayret ediyordu. Fütüvvetnamelerde iktisadi konulardan ziyade ahilik mensuplarının adap ve erkanından söz edilmesi, birliklerin belli bir ideoloji çevresinde örgütlenmiş yapılar olduğu fikrini güçlendirmektedir. Fuat Köprülü, belli bir dönemde ahiliğin bir esnaf teşkilatından ziyade, teşkilat sistemi üzerine müstenit bir tarikat özelliğinde olduğunu kabul etmiştir. Ahilik, ne sadece bir tarikat ne de sadece bir esnaf teşkilatıdır. Bu iki müessesenin özelliklerinin uyumlu bir bütünlüğüdür. İnsanları iyiye, doğruya, güzele götüren bir yol olması itibariyle bir tarikat özelliği gösterirken, çalışma hayatında üretime, verimliliğe, fiyat kontrolüne kaliteye müdahil olması hasebiyle de bir esnaf teşkilatı özelliği taşır. Aslında ahilikte yapılan, günlük işlerle fazla haşir neşir olmak durumunda olan esnaf ve sanatkar kesimine tasavvufun fütüvvet ideali şeklinde basit ve anlaşılır bir dille sunulmasıdır. Bu vesile ile geniş kitleler Kur’an ahlakıyla ahlaklandırılmaya çalışılmıştır. Bütün bu şartlar altında ve şartların etkisiyle ahilerde derin bir dini yaşantı ortaya çıkmıştır. Onlar, namazlarını toplu olarak kılarlardı. Zaviyelerde yemeklerden sonra Kur’an-ı Kerim okunur, sema ve raksa kalkılırdı. Nafile ibadetler hususunda da büyük bir hassasiyetleri vardı. Bu ibadetlere özellikle mübarek gün ve gecelerde daha bir ağırlık verirlerdi. Böyle gecelerde zaviyeler adeta bir zikirhane hüviyetine bürünürdü. Nitekim, İbn Batuta, Geyve ile Mudurnu arasında gecelemek zorunda kaldıkları bir köyde, Cuma gecesi olması hasebiyle köylülerin zaviyede toplandığından ve sabaha kadar Allahı zikrederek geceyi ihya ettiklerinden ve köylülerin imkanları nispetinde evlerinden yiyecek getirerek kendilerine ikram ettiklerinden söz etmektedir. Yine İbn Batuta, ahiler hakkında genel bilgiler verirken, “ ahilerin ‘ecanibe ibraz-ı re'fet ve fütüvvet ve it’amına ve ifay-ı havaicine müsereat’ yanında zorbaların hakkından gelmek, onları yok etmek, zalim ve edepsiz tabakasıyla bunlara katılan şirretleri katledip ortadan kaldırmak hususunda bunların dünyada benzeri yoktur” demek suretiyle onların misafir anlayışları ve misafir ağırlama kültürleri hakkında önemli bilgiler vermektedir. Yine Seyahatnamede ahilerin misafirlerini hamama götürdüklerine, zaviyelerde en az üç gün ağırladıklarına, bu ağırlama esnasında misafirlerin ve hayvanlarının rahatı için her türlü fedakarlıkta bulunduklarına ve misafirlerine zaviyeye gelişleri, orada kaldıkları ve zaviyeden ayrılışlarında hediyeler sunduklarına dair kayıtlar vardır. Misafire atfedilen bu önem, şan ve şöhret düşüncesini aşan bir kaynaktan gelmektedir ki, bu kaynak, varlığı, Allah’ın sanatı olmak payesiyle kıymetlendiren fütüvvet biçimli tasavvuf terbiyesidir. Ahiler, bütün varlığı kapsayan bir dindarlık ve varlık kavrayışının Türk Milleti içinde yaygınlık kazanmasını sağlayarak, biçimci, dışlayıcı ve marjinal olmayan bir dindarlık kültürünün oluşumuna katkıda bulundukları gibi, ince bir misafir ağırlama kültürünün oluşmasına ve yaygınlaşmasına da katkıda bulunmuşlardır.

Ahilerin Türk kültür hayatına katkılarından bir diğeri,özellikle esnaf ve sanatkarlar arasında bir iş ahlakının oluşturulmasında karşımıza çıkar. Durkheim, insanlar arasında barış ve düzenin tesisinin bir ahlak işi olduğunu, bu durumun maddi illetlerden otomatik şekilde çıkmayacağını belirtir. Özellikle sosyal bir kurum olan ekonominin bir ahlak disiplinine sahip olmadan yaşayamayacağına dikkat çeker. Ona göre; ahlaki kaidelere tabi olmayan bir ekonomide birbiriyle çarpışan fert iştihalarından başka bir şey yoktur. Bu iştihaların kendiliklerinden düzene girmesi mümkün değildir. Ahilikte iş, sanatkarın ruhunu yansıttığı bir meşgale olarak anlaşılmıştır. Bu nedenle ahilikte üretim rekabeti, daha fazla mal üretimi şeklinde değil, daha mükemmel eser meydana getirme şeklinde gerçekleşmiştir. Bu anlayışta, sanatçı ruh ve dehasının oluşması, ani, fevri bir türemenin değil, belki ağır, yavaş bir olgunlaşmanın mahsulüdür. Öyle olduğu içindir ki sanat, aşağıdan yukarıya doğru bütün basamakları sabırla, temkinle teker teker aşılacak bir gelişim süreci olarak kabul edilmiştir. Böyle olunca iş, nesilleri aşan kaide ve usullerin ışığı altında, aceleye getirilmeden ortaya konmalıdır. Önemli olan, miktar ve sayı bolluğu değil, evsaf mükemmelliği ve kalite üstünlüğüdür. Bu ise, zamana vabestedir. Ahi iş ahlakında iş bölümü, iktisadi olduğu kadar, ahlaki bir konu olarak da ele alınmıştır. Ahilikte, işinde sebatsızlık, işten kaçmak, sık sık iş değiştirmek, işyerinde kendisine verilen görevi istismar etmek gayr-i ahlaki bir davranış olarak kabul edilmiştir. Böylece, işi saygın gören bir kültür oluşturulmuştur.

SONUÇ

AhiikTürk fütüvvet hareketi olarak ifade edilebilecek olan ahilik, İslam bağı kanalından Arap-İslam dünyasındaki fütüvvet hareketinden etkilenmiş, hatta Halife Nasır’ın fütüvvet teşkilatına bağlı olarak kurulmuştur. Eski Türk medeniyeti unsurları ile Türk Milleti’nin kültürel davranış kalıplarının tesirinde fütüvvet hareketi, yeni bir yapıya kavuşmuştur. Ahilik olarak isimlendirilen bu yapı, (diğer İslam memleketlerindeki fütüvvet hareketlerinin aksine) Türk kültürel unsurlarının taşıyıcılığında uzun süre varlığını devam ettirmiştir. Türk Milletinin sosyal hayatında, daha Anadolu’yu iskanın gerçekleştiği dönemden itibaren birleştirici bir sosyal kurum vazifesi görmüştür. Özellikle Anadolu’nun İslamlaşmaya ve Türkleşmeye başladığı Selçuklular devrinde ahilik tam olarak ‘sivil toplum’ kuruluşu olarak nitelendirilmese de, örgüt yapısı ve icra ettiği fonksiyonlar anlamında değişik toplumsal kesimleri -zanaatkarlar, esnaf, ulema, kadı- kendi içerisinde barındıran bir sosyal dayanışma kurumu olarak görülebilir. Bu özelliği ile Ahilik başta Selçuklular Dönemi olmak üzere Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluş ve gelişim dönemlerinde şehrin gelişiminin önemli unsurlarından biri olan sosyal ve toplumsal dayanışma kurumlarının gelişiminde önemli rol oynamıştır. Hatta Anadolu’da ahiler, buhran dönemlerinde devletsizliği hissettirmeyecek güç kullanımı ve idari örgütleniş örnekleri sergilemişler, devletin güçlü olduğu dönemlerde ise, fitne ve fesattan uzak kalarak devlete sadakatin en güzel örneklerini vermişlerdir. Diğer taraftan, özellikle gazilik ve fütüvvet anlayışı arasındaki sıkı ilişki göz önünde bulundurulduğunda, ahilik ve onun temel ülkü ve ideallerinin kaynağı olan fütüvvet anlayışı Anadolu’nun ve Balkanlar’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” vasıtasıyla kendine has İslamlaşmasında temel ve asli kıymetlerden birini oluşturmuştur. Zira, belirtildiği üzere Türklerdeki gazilik anlayışı ve idealinin şekillenişinde fütüvvet değerleri (özellikle de Horasan Melametiliği tarafından yeniden biçimlendirilen “fütüvvet” değerleri) etkin olmuştur. Yine ahiler, gençlerin eğitiminde ve topluma kazandırılmasında izlenecek metod hususunda geniş bir kültür birikimini temsil etmişlerdir. Kültürel alanda, iş ile okul birlikteliğinin ifadesi olan yaygın eğitimin müstesna bir örneği olmuşlardır. Yine, içe doğru derinleşmiş, tüm varlığa şefkat nazarıyla bakan bir dindarlığı temsil etmişlerdir. Türk çalışma hayatında, asırları aşan birikimlerden çıkan bir iş ahlakının oluşmasını ve kültürleşmesini sağlamışlardır.

Dernekler Dergisi
Kaynak için tıklayınız

f t g m