• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

Osmanlı Mutfağı

Bir zamanlar, Asya'dan Anadolu'ya doğru akan Türk boyları, eski uygarlıkların mayaladığı bu topraklara Uzak Doğu'da oluşan o zengin kültürü büyük bir ustalıkla ve yol boyu, geçtikleri her ülkeden aldıkları malzemeyle zenginleştirerek taşımışlardı. Bu hareket sırasında elbette mutfak kültürüne de gereken yeri vereceklerdi.

"Açları doyurun, çıplakları giydirin, yıkılanları yapın, az halkı çok edin" gibi kutsal öğütlerle yola çıkan göç kafilelerinin yeni vatandaki görevleri kendilerine böylece bildirilmişti.

İşte, yıllar sonra Anadolu ve Rumeli'nde gelişen Osmanlı kültürü ve de bu kültürün önemli bir bölümünü oluşturan mutfak ve yemek töreleri Asya Türklerinin tarihsel birikimiyle birlikte oluştu, gelişti ve ünlendi.
Bu hareketli kültür birikimini yeni vatanda geliştirecek, destekleyecek ve üretkenliğini arttıracak bir çok eleman vardı. Yeni toprak, her şeyden önce üç ayrı denizle çevrilmişti: Karadeniz, Akdeniz, Ege Denizi. Bu üç deniz bütün mal varlıklarını Anadolu göçmenlerinin emrine sunmuştu ve bu üç denize bağlı iki boğaz (Çanakkale ve İstanbul Boğazları) ve de onları birbirine bağlayan Marmara Denizi, bir yandan kendine özgü bereketi ile bir yandan da Anadolu'da, dört mevsimi birarada yaşamanın özellikleri ile, Batı'da bahar keyfi sürerken, Güney'de yaz, Karadeniz'de ılıman bir sonbaharı yaşama imkanını kullanarak, ülkenin bütününü, her mevsim taze sebzeler ve değişik meyvelerle donatıyordu. Bizler de, bugün bile aynı keyfi yaşamıyor muyuz?   İşte bu nedenlerle Osmanlı mutfağının ve yemek kültürünün özelliklerini, tarihsel kültürel birikiminin verdiği çeşitlilik ve coğrafyanın ve iklimlerin verdiği zenginlik ve de denizlerin, göllerin getirdiği bereketle birlikte incelemek ve düşünmek gerekiyor sanırım. Bu koşullar, Osmanlı yemek kültürünü dünyanın üç büyük mutfağından biri olma kıvamına getirdi.

Yaşadığımız günler, yaşadığımız koşulların büyük değişimleri nedeniyle bu kültür elbette durmadan yenileniyor. "Kalıcı olma" şansı her gün biraz daha azalıyor. Bugün tüm dünyada insanlar evlerinde ve aile sofralarında birlikte yemek keyfini çok az bulabiliyorlar. Gelişen iş töreleri, sıcak yemek alışkanlıklarını, ayakta yenen "tost, sandviç" gibi kuru yemeklere dönüştürülüyor, davet yemekleri daha çok lokantalarda veriliyor. Çağdaş tıp, eskilerin en çok sevdiği yağlı yemeklere, hamur işlerine, hamur tatlılarına iyi gözle bakmıyor, fazla kilolu olmaktan korkanlar devamlı "diyet" gayretiyle kolay yemeklere önem veriyor.

Devamını oku...

Sırma - Maraş İşi

Derleyen: Sonay Demir Erdal

Sırma - Maraş İşi

Bu orjinal el işi sırmanın tarihi Selçuklulara kadar uzanır. Maraş şehri ve çevresinde hüküm süren Dulkadiroğlu Emine Hatun ve Sıtki Hatun Prenses Osmanlı sarayına gelin giderken çeyizlerinde Maraş'ın sırma işinden yapılan çeyizleri ( Yatak örtüsü, Bohçalar, seccadeler, şaseler, sabahlıklar, Kuran kapları, Bindalli model, düğün ve nişan kıyafetleri) kullanmışlardır.

Maraş işi tek yüzlü bir işlemedir. Desenin altı özel olarak hazırlanan karton ile kabartılıp yedi kat sırma desen üzerinden atlatılarak kenarlarda içlik ile karşılıklı tutturulur. Aynı işlem yanyana uygulanarak işlenir. İşleme tekniği araç ve gereçleri diğer işlemelerden farklıdır. 

Bu işleme Maraş ilimizde yapıldığı için "MARAŞ İŞİ" adını almıştır. Maraş'ta halk arasında "SIRMA İŞİ" olarak adlandırılır. Araştırmalara ve Maraş'ta bu işi yapan ustaların verdikleri bilgiye göre Maraş işi XVI. Yüzyılda ülkemize Arap yarımadasından geçmiştir. O tarihten beri yerleşmiş, benimsenmiş ve geliştirilerek bünyemize uydurulmuş, milli işimiz haline getirilmiştir. Bugün Maraş'ta bu işlemeyi sanat haline getiren 4-5 usta vardır. Bu ustaların yaptığı işlemeler şaheserdir. Mesleklerini oğullarına öğreterek devam ettireceklerini söylemektedirler.

Maraş işi ilk zamanlarda Çukurova beylerinin binici takım ve başlıklarına gümüş sırmalarla işlenirdi. Daha sonraları Maraş'ta, Antep ve Kilis'te erkeklerin kullandıkları fesleri süslemiştir. XVIII. Yüzyılda silah kılıflarında, palaskalarda kemer ve erkek yeleklerinde görülür. Zamanla halk tarafından öğrenilmiş ve zengin ailelerin kızlarına çeyizler hazırlanmıştır. Örneğin yatak örtüsü, sedir örtüsü, seccade, bohça ve gelinlik. Folklor ekibi kıyafetlerinde kullanılarak zamanımıza kadar gelmiştir. Son yıllarda, milli işimiz olarak benimsediğimiz Maraş işini daha fazla geliştirip yaymak üzere Milli Eğitim Bakanlığı tarafından seminerler düzenlenmektedir. Maraş Kız Enstitüsünde, Ankara ve İstanbul olgunlaşma enstitülerinde özel olarak kurulan atölyelerde çalışmalar sürdürülmektedir.Maraş işinde sırası ile aşağıdaki işlemler uygulanır. Bu işlemler birbirini tamamlayıcısı olduğu için sıralarını değiştirmemek yerinde olur.

Devamını oku...

Anadolu El Sanatlarından BİNDALLI

BİNDALLI

Dokunduktan sonra üzerine, sırma, sim, altın tel ve benzer materyal kullanarak, çeşitli tekniklerle serpme dal, yaprak, çiçek vs. motifler işlenmiş kadife yada atlas kumaşa yapılan uygulamaların genel adıdır.

Genellikle koyu kırmızı, mor, lacivert gibi koyu renklerde uygulanır. Anadolu da bu teknikle yapılan kıyafetler genellikle bindallı diye anılır. Kullanımı günümüzde azalan bindallı, eskiden gelinlik kıyafetlerde, yöresel kıyafetlerde, yorgan ve örtülerde yaygın olarak uygulanırdı.

Anadolu da yörelere göre değişik isim ve özellikler taşır. Batıda Kütahya, doğuda Erzurum da yapılan bindallılar arasında çok değerli olanlar vardır. Güneydoğu illerinde yapılanlar da motif açısından çok zengindir.

Bindallı Osmanlı'dan orjinal hali ile günümüze kadar gelmiştir. osmanlı döneminde evlenen kızlar düğünlerinde gelinlik olarak giyerlerdi ve evlendikten sonra da bir kenara kaldırılmaz, katıldıkları tüm düğünlerde kıyafet olarak giyerlerdi. Zamanla bindallılar beyaza dönerek günümüz gelinliğini oluşturmuştur.

Günümüzde  kına gecelerinde bazı aileler ve genç kızlarımız bindallı geleneğimizi devam ettirmektedir. Her genç kızımızın  sahip çıkmasını, sürdürmesini diliyoruz.

Devamını oku...

Türk Kahvesi Tarihi


Türk Kahvesi, Türkler tarafından keşfedilen kahve hazırlama ve pişirme metodunun adıdır. Özel bir tadı, köpüğü, kokusu, pişirilişi, ikramıyla kendine özgü bir kimliği ve geleneği vardır. Önceleri Arap Yarımadası'nda kahve meyvesinin kaynatılması ile elde edilen içecek, bu yepyeni hazırlama ve pişirme metoduyla gerçek kahve lezzetine ve eşsiz aromasına kavuşmuştur. Kahve ile Türkler sayesinde tanışan Avrupa; uzun yıllar kahveyi, Türk kahvesi olarak bu yöntemle hazırlayıp tüketmiştir.

TARİHİ
1517 yılında Yemen Valisi Özdemir Paşa, lezzetine hayran kaldığı kahveyi İstanbul'a getirdi.
Türkler tarafından bulunan yepyeni hazırlama metodu sayesinde kahve, güğüm ve cezvelerde pişirilerek Türk Kahvesi adını aldı. İlk olarak Tahtakale'de açılan ve tüm şehre hızla yayılan kahvehaneler sayesinde halk kahveyle tanıştı. Günün her saati kitap ve güzel yazıların okunduğu, satranç ve tavlanın oynandığı, şiir ve edebiyat sohbetlerinin yapıldığı kahvehaneler ve kahve kültürü dönemin sosyal hayatına damgasını vurdu. Saray mutfağında ve evlerde yerini alan kahve, çok miktarda tüketilmeye başlandı. Çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulduktan sonra dibeklerde dövülerek cezvelerde pişirilmek suretiyle içiliyor ve en itibarlı dostlara büyük bir özenle ikram ediliyordu.Kısa sürede, gerek İstanbul'a yolu düşen tüccarlar ve seyyahlar gerekse Osmanlı elçileri sayesinde Türk Kahvesinin lezzeti ve ünü önce Avrupa'yı oradan da tüm dünyayı sardı.

Devamını oku...

FİNCAN ZARFLARI

OSMANLI SARAY HAZİNESİ'NDEN FİNCAN ZARFLARI

Emine Bilgen

Sanat Tarihçisi-Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Uzmanı Zarf sözcüğü geniş anlamda bir nesneyi sarıp çevreleyen, koruyup taşıyan öğeyi ifade eder. Bizim burada konumuzu oluşturan fincan zarflarıysa işlevlerinin yanında, amacının çok ötesine geçmiş yüksek sanat değeri taşıyan bir grup yapıttır. Osmanlı Saray Hazinesi'nden günümüze ulaşan değerli pek çok yapıtın yanında, çoğunlukla geç dönemlere ilişkin çay, kahve ve şerbet takımı gibi eşya geniş bir yer tutar. Sözkonusu takımların bazıları zarflıdır. Büyük çoğunluğu altın, gümüş, mineli ve değerli taşlar (murassa) ile bezeli bu grup eşya içnide en zengin çeşide sahip olanlar kahve fincanı zarflarıdır. Kahve fincanı zarflarına geçmeden önce, kahvenin Osmanlı toplum hayatına girişi ve yayılmasına kısaca değinmek istiyoruz.

Anavatanı Habeşistan (bugünkü Etiyopya) olan kahve 13.yy. başlarında Yemen'de keyif verici bir madde olarak dikkat çekmiş, oradan bütün Arap Yarımadası'na yayılıp, 16.yy. başlarında da tüccarlar ve hacılar aracılığıyla İstanbul'a ulaşmıştır. İstanbul'da ilk kahvehane 1550'lerin başında Arap kökenli iki kişi tarafından Tahtakale'de (Tahtel kal'a) açılmıştır. 17.yy. başlarında Avrupa'da da kahvenin yayıldığını görüyoruz. Osmanlı ve Avrupa ülkelerinde kahvenin zaman zaman yasaklandığı bilinir.

Osmanlılar kahveyi keyif verici, ama zararlı bir alışkanlık olarak görüp, haram saymışlardır. Ayrıca, merkezi otoriteye karşı halk yığınlarının kahvelerde odaklanmasından da rahatsızlık duyuluyordu. Özellikle Sultan IV. Murat (1623-1640) döneminde, içki ve tütün de dahil olmak üzere, bu yasaklar şiddet ile uygulanmıştır.1710 tarihinde de Papa XI. Clemense, Müslüman içkisi olarak gördüğü kahveye yasak getirmişti. Bütün bu kısıtlamalara karşın, kahvenin Osmanlı ve Avrupa'nın toplum hayatında vazgeçilmez biçimde yer alması önlenememişti. Bu konuda en büyük etken, kahve ticaretinin kişi ve devletlere çok yüksek kar sağlıyor olmasıydı.

Devamını oku...

f t g m