• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder... Turgut Cansever

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

EMREHAN KÜEY - KÜLTÜR VE HİZMET ADAMI

Manisa MEVLANA ARAŞTIRMALARI KÜLTÜR VE SANAT DERNEĞİ (MAKSAD)'ın Başkanı, C.B.Ü. Vakfı başkanlığı sırasında Manisa Mevlevihanesinin ihyasına vesile olan kültür ve hizmet adamı

EMREHAN KÜEY

Mevlana Araştırma Kültür ve Sanat Derneği Başkanı Emrehan Küey’i 13 Mart 2006 tarihinde vefat etmiştir. Celal Bayar Üniversitesi Öğretim Görevlisi olan Emrehan Küey, MAKSAD (Mevlana Araştırma Kültür ve Sanat Derneği) Başkanlığının yanı sıra Manisa Aydınlar Ocağı ve Kuvayı Milliye Derneği Manisa Şubesi Başkanıydı.

O bir hizmet eriydi… “Dede himmet” dediklerinde “Oğul hizmet!” buyurmuşlar. İşte Emrehan Küey’in adı hizmetle anılırdı. Himmeti hak eden biriydi O. Neye hizmet etti? Türk kültürüne, Türk sanatına, Türk Edebiyatına kısacası Türk İrfanına…

Üniversiteye intisap etmeden önce kurduğu Akademi Kitabeviyle yüzeliden fazla kitabın yayınlanmasını sağladı. Kitapları basarken ticarî zihniyetten uzaktı. İşini devam ettirebilecek geliri temin için üniversite ders kitabının haricinde bilimsel, millî kültüre yönelik yayınlar yapmıştır. Ayrıca irfan hayatımıza yön veren yüzlerce kitabın dağıtımını üstlenmiştir. Kitabevinin gayesi Türk Kültür hayatına hizmetti, dünyevî kazanç önemli değil düşüncesindeydi.

Devamını oku...

Saliha Sultan Çeşmesinin Hikayesi

SALİHA SULTAN SEBİL VE ÇEŞMESİ;

İstanbul’ un en turistik bölgelerinden biri olan Beyoğlu, Unkapanı Köprüsü ayağında, Sokullu Mehmet Paşa Camii arkasında yer alan Saliha Sultan Sebili ve Çeşmesi restorasyonuna Eylül 2005 tarihinde başlandı. 5 ay süren bir çalışma sonucunda özellikle çeşmenin altın varaklı çatısı ve kubbeleri aslına uygun olarak yenilendi.
Sponsor Firma: (Kuveyt Türk)

İŞTE ÇEŞMEMİZİN HİKAYESİ:

IV. Mehmet"in eşi Rabia Gülnuş Valide Sultan, bir gün Azapkapı taraflarından geçerken, gözüne buradaki basit çeşmenin önünde ağlamakta olan küçük bir kız çocuğu çarpar. Küçük kızı avutmak amacıyla eline biraz para sıkıştırmak isterse de, çocuk "testisi kırıldığı için değil, evine su götüremeyeceği için ağladığını" söyler. Saliha adındaki bu kızın cevabından hoşlanan Sultan, onu sarayına alır ve yıllarca özenle büyütür, yetiştirir. Yaşı gelin ce de oğlu II. Mustafa ile evlendirir. Saliha Sultan, yıllar önce önünde testisinin kırıldığı o basit, küçük mahalle çeşmesinin yerine, mevkiine yaraşan büyük bir çeşme yapılmasını arzu eder. Yıllar sonra oğlu 1. Mahmut tahta çıktığında, annesinin bu arzusunu yerine getirmek için harekete geçer. Kayserili Mustafa Ağa"ya, Lale Devri üslubuna uygun, her yanı nefis taş işçiliğiyle süslü çeşme yaptırır. Suyunu da Topuzlu Bendi"ne bağlı Taksim Suyu"ndan getirtir.

medeniyetimiz.com

OSMANLI'DA ÇARŞI

Popüler Tarih bu ay, Tanzimat öncesinin ‘klasik’ renkleriyle donanmış çarşı ve bedestenlerin, Avrupaî tarzdaki mağazalar döneminin öncesinde, yüzyıllar boyunca, nasıl Osmanlı kentinin hayat damarlarını oluşturduğunu inceledi.

Osmanlı kentinin hayat damarları gerçekten, başka hiçbir yerde olmadığı kadar, çarşıda atar; orada, her tabakadan erkek ve kadın karşılaşır, çok farklı diller ve yerel ağızlar (dialekt) orada bir araya gelir.

Aslında, Maurice M. Cerasi’nin de ‘Osmanlı Kenti’ başlıklı yapıtında (YKY, Şubat 1999) vurguladığı gibi, levanten Osmanlı kenti tek ve temsilî bir merkeze sahip olmasa da, ‘çarşı’ kent cemaatinin ve gündelik yaşamdaki hemen her şeyin iç içe geçip ‘kaynaştığı’ yerdir.

Osmanlı’nın ‘millet’ sistemine dayanan ‘polietnik’ imparatorluk yapısı çerçevesinde, dinî ve kültürel etkinlikler bir tür belirsizlik içinde kalmış olsalar da, çarşı, kent sakinlerinin bütünü için ‘özel’ bir yerdir. Yani günümüzün bakış açısıyla ‘kamusal’ bir alandır.

Çarşıda, sadece ticaret değil, siyaset de vardır; iş tartışmaları kadar, devlet dedikoduları da buralarda yapılır. Cerasi’nin ‘Osmanlı Kenti’ adlı yapıtında belirttiği gibi, “Osmanlı kentinin hayat damarları, başka hiçbir yerde olmadığı kadar, ‘merkez-çarşı’da atar…

Osmanlı kenti deyince akla gelen de, özellikle Anadolu ve Rumeli’de, halkın ahşap yapılarda oturduğu; ancak külliyeler ve kapalıçarşılar gibi, kamu hizmeti veren, vakıflara bağlı, çoğu taş, kalıcı yapıların da yer aldığı yerleşim alanlarıdır.

Prof. Dr. Hüseyin G. Yurdaydın tarafından yayına hazırlanmış olan Matrakçı Hasuk’un “Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn…”inde de belirtildiği gibi, ulucamiler, kervansaray, hamam ve pazarlar, Anadolu’da yüzde 55, Anadolu dışında ise, yüzde 46 oranında şehir ortasındadır.

Devamını oku...

Osmanlı Mutfağı

Bir zamanlar, Asya'dan Anadolu'ya doğru akan Türk boyları, eski uygarlıkların mayaladığı bu topraklara Uzak Doğu'da oluşan o zengin kültürü büyük bir ustalıkla ve yol boyu, geçtikleri her ülkeden aldıkları malzemeyle zenginleştirerek taşımışlardı. Bu hareket sırasında elbette mutfak kültürüne de gereken yeri vereceklerdi.

"Açları doyurun, çıplakları giydirin, yıkılanları yapın, az halkı çok edin" gibi kutsal öğütlerle yola çıkan göç kafilelerinin yeni vatandaki görevleri kendilerine böylece bildirilmişti.

İşte, yıllar sonra Anadolu ve Rumeli'nde gelişen Osmanlı kültürü ve de bu kültürün önemli bir bölümünü oluşturan mutfak ve yemek töreleri Asya Türklerinin tarihsel birikimiyle birlikte oluştu, gelişti ve ünlendi.
Bu hareketli kültür birikimini yeni vatanda geliştirecek, destekleyecek ve üretkenliğini arttıracak bir çok eleman vardı. Yeni toprak, her şeyden önce üç ayrı denizle çevrilmişti: Karadeniz, Akdeniz, Ege Denizi. Bu üç deniz bütün mal varlıklarını Anadolu göçmenlerinin emrine sunmuştu ve bu üç denize bağlı iki boğaz (Çanakkale ve İstanbul Boğazları) ve de onları birbirine bağlayan Marmara Denizi, bir yandan kendine özgü bereketi ile bir yandan da Anadolu'da, dört mevsimi birarada yaşamanın özellikleri ile, Batı'da bahar keyfi sürerken, Güney'de yaz, Karadeniz'de ılıman bir sonbaharı yaşama imkanını kullanarak, ülkenin bütününü, her mevsim taze sebzeler ve değişik meyvelerle donatıyordu. Bizler de, bugün bile aynı keyfi yaşamıyor muyuz?   İşte bu nedenlerle Osmanlı mutfağının ve yemek kültürünün özelliklerini, tarihsel kültürel birikiminin verdiği çeşitlilik ve coğrafyanın ve iklimlerin verdiği zenginlik ve de denizlerin, göllerin getirdiği bereketle birlikte incelemek ve düşünmek gerekiyor sanırım. Bu koşullar, Osmanlı yemek kültürünü dünyanın üç büyük mutfağından biri olma kıvamına getirdi.

Yaşadığımız günler, yaşadığımız koşulların büyük değişimleri nedeniyle bu kültür elbette durmadan yenileniyor. "Kalıcı olma" şansı her gün biraz daha azalıyor. Bugün tüm dünyada insanlar evlerinde ve aile sofralarında birlikte yemek keyfini çok az bulabiliyorlar. Gelişen iş töreleri, sıcak yemek alışkanlıklarını, ayakta yenen "tost, sandviç" gibi kuru yemeklere dönüştürülüyor, davet yemekleri daha çok lokantalarda veriliyor. Çağdaş tıp, eskilerin en çok sevdiği yağlı yemeklere, hamur işlerine, hamur tatlılarına iyi gözle bakmıyor, fazla kilolu olmaktan korkanlar devamlı "diyet" gayretiyle kolay yemeklere önem veriyor.

Devamını oku...

Sırma - Maraş İşi

Derleyen: Sonay Demir Erdal

Sırma - Maraş İşi

Bu orjinal el işi sırmanın tarihi Selçuklulara kadar uzanır. Maraş şehri ve çevresinde hüküm süren Dulkadiroğlu Emine Hatun ve Sıtki Hatun Prenses Osmanlı sarayına gelin giderken çeyizlerinde Maraş'ın sırma işinden yapılan çeyizleri ( Yatak örtüsü, Bohçalar, seccadeler, şaseler, sabahlıklar, Kuran kapları, Bindalli model, düğün ve nişan kıyafetleri) kullanmışlardır.

Maraş işi tek yüzlü bir işlemedir. Desenin altı özel olarak hazırlanan karton ile kabartılıp yedi kat sırma desen üzerinden atlatılarak kenarlarda içlik ile karşılıklı tutturulur. Aynı işlem yanyana uygulanarak işlenir. İşleme tekniği araç ve gereçleri diğer işlemelerden farklıdır. 

Bu işleme Maraş ilimizde yapıldığı için "MARAŞ İŞİ" adını almıştır. Maraş'ta halk arasında "SIRMA İŞİ" olarak adlandırılır. Araştırmalara ve Maraş'ta bu işi yapan ustaların verdikleri bilgiye göre Maraş işi XVI. Yüzyılda ülkemize Arap yarımadasından geçmiştir. O tarihten beri yerleşmiş, benimsenmiş ve geliştirilerek bünyemize uydurulmuş, milli işimiz haline getirilmiştir. Bugün Maraş'ta bu işlemeyi sanat haline getiren 4-5 usta vardır. Bu ustaların yaptığı işlemeler şaheserdir. Mesleklerini oğullarına öğreterek devam ettireceklerini söylemektedirler.

Maraş işi ilk zamanlarda Çukurova beylerinin binici takım ve başlıklarına gümüş sırmalarla işlenirdi. Daha sonraları Maraş'ta, Antep ve Kilis'te erkeklerin kullandıkları fesleri süslemiştir. XVIII. Yüzyılda silah kılıflarında, palaskalarda kemer ve erkek yeleklerinde görülür. Zamanla halk tarafından öğrenilmiş ve zengin ailelerin kızlarına çeyizler hazırlanmıştır. Örneğin yatak örtüsü, sedir örtüsü, seccade, bohça ve gelinlik. Folklor ekibi kıyafetlerinde kullanılarak zamanımıza kadar gelmiştir. Son yıllarda, milli işimiz olarak benimsediğimiz Maraş işini daha fazla geliştirip yaymak üzere Milli Eğitim Bakanlığı tarafından seminerler düzenlenmektedir. Maraş Kız Enstitüsünde, Ankara ve İstanbul olgunlaşma enstitülerinde özel olarak kurulan atölyelerde çalışmalar sürdürülmektedir.Maraş işinde sırası ile aşağıdaki işlemler uygulanır. Bu işlemler birbirini tamamlayıcısı olduğu için sıralarını değiştirmemek yerinde olur.

Devamını oku...

f t g m