• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder... Turgut Cansever

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

Anadolu El Sanatlarından BİNDALLI

BİNDALLI

Dokunduktan sonra üzerine, sırma, sim, altın tel ve benzer materyal kullanarak, çeşitli tekniklerle serpme dal, yaprak, çiçek vs. motifler işlenmiş kadife yada atlas kumaşa yapılan uygulamaların genel adıdır.

Genellikle koyu kırmızı, mor, lacivert gibi koyu renklerde uygulanır. Anadolu da bu teknikle yapılan kıyafetler genellikle bindallı diye anılır. Kullanımı günümüzde azalan bindallı, eskiden gelinlik kıyafetlerde, yöresel kıyafetlerde, yorgan ve örtülerde yaygın olarak uygulanırdı.

Anadolu da yörelere göre değişik isim ve özellikler taşır. Batıda Kütahya, doğuda Erzurum da yapılan bindallılar arasında çok değerli olanlar vardır. Güneydoğu illerinde yapılanlar da motif açısından çok zengindir.

Bindallı Osmanlı'dan orjinal hali ile günümüze kadar gelmiştir. osmanlı döneminde evlenen kızlar düğünlerinde gelinlik olarak giyerlerdi ve evlendikten sonra da bir kenara kaldırılmaz, katıldıkları tüm düğünlerde kıyafet olarak giyerlerdi. Zamanla bindallılar beyaza dönerek günümüz gelinliğini oluşturmuştur.

Günümüzde  kına gecelerinde bazı aileler ve genç kızlarımız bindallı geleneğimizi devam ettirmektedir. Her genç kızımızın  sahip çıkmasını, sürdürmesini diliyoruz.

Devamını oku...

Türk Kahvesi Tarihi


Türk Kahvesi, Türkler tarafından keşfedilen kahve hazırlama ve pişirme metodunun adıdır. Özel bir tadı, köpüğü, kokusu, pişirilişi, ikramıyla kendine özgü bir kimliği ve geleneği vardır. Önceleri Arap Yarımadası'nda kahve meyvesinin kaynatılması ile elde edilen içecek, bu yepyeni hazırlama ve pişirme metoduyla gerçek kahve lezzetine ve eşsiz aromasına kavuşmuştur. Kahve ile Türkler sayesinde tanışan Avrupa; uzun yıllar kahveyi, Türk kahvesi olarak bu yöntemle hazırlayıp tüketmiştir.

TARİHİ
1517 yılında Yemen Valisi Özdemir Paşa, lezzetine hayran kaldığı kahveyi İstanbul'a getirdi.
Türkler tarafından bulunan yepyeni hazırlama metodu sayesinde kahve, güğüm ve cezvelerde pişirilerek Türk Kahvesi adını aldı. İlk olarak Tahtakale'de açılan ve tüm şehre hızla yayılan kahvehaneler sayesinde halk kahveyle tanıştı. Günün her saati kitap ve güzel yazıların okunduğu, satranç ve tavlanın oynandığı, şiir ve edebiyat sohbetlerinin yapıldığı kahvehaneler ve kahve kültürü dönemin sosyal hayatına damgasını vurdu. Saray mutfağında ve evlerde yerini alan kahve, çok miktarda tüketilmeye başlandı. Çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulduktan sonra dibeklerde dövülerek cezvelerde pişirilmek suretiyle içiliyor ve en itibarlı dostlara büyük bir özenle ikram ediliyordu.Kısa sürede, gerek İstanbul'a yolu düşen tüccarlar ve seyyahlar gerekse Osmanlı elçileri sayesinde Türk Kahvesinin lezzeti ve ünü önce Avrupa'yı oradan da tüm dünyayı sardı.

Devamını oku...

FİNCAN ZARFLARI

OSMANLI SARAY HAZİNESİ'NDEN FİNCAN ZARFLARI

Emine Bilgen

Sanat Tarihçisi-Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Uzmanı Zarf sözcüğü geniş anlamda bir nesneyi sarıp çevreleyen, koruyup taşıyan öğeyi ifade eder. Bizim burada konumuzu oluşturan fincan zarflarıysa işlevlerinin yanında, amacının çok ötesine geçmiş yüksek sanat değeri taşıyan bir grup yapıttır. Osmanlı Saray Hazinesi'nden günümüze ulaşan değerli pek çok yapıtın yanında, çoğunlukla geç dönemlere ilişkin çay, kahve ve şerbet takımı gibi eşya geniş bir yer tutar. Sözkonusu takımların bazıları zarflıdır. Büyük çoğunluğu altın, gümüş, mineli ve değerli taşlar (murassa) ile bezeli bu grup eşya içnide en zengin çeşide sahip olanlar kahve fincanı zarflarıdır. Kahve fincanı zarflarına geçmeden önce, kahvenin Osmanlı toplum hayatına girişi ve yayılmasına kısaca değinmek istiyoruz.

Anavatanı Habeşistan (bugünkü Etiyopya) olan kahve 13.yy. başlarında Yemen'de keyif verici bir madde olarak dikkat çekmiş, oradan bütün Arap Yarımadası'na yayılıp, 16.yy. başlarında da tüccarlar ve hacılar aracılığıyla İstanbul'a ulaşmıştır. İstanbul'da ilk kahvehane 1550'lerin başında Arap kökenli iki kişi tarafından Tahtakale'de (Tahtel kal'a) açılmıştır. 17.yy. başlarında Avrupa'da da kahvenin yayıldığını görüyoruz. Osmanlı ve Avrupa ülkelerinde kahvenin zaman zaman yasaklandığı bilinir.

Osmanlılar kahveyi keyif verici, ama zararlı bir alışkanlık olarak görüp, haram saymışlardır. Ayrıca, merkezi otoriteye karşı halk yığınlarının kahvelerde odaklanmasından da rahatsızlık duyuluyordu. Özellikle Sultan IV. Murat (1623-1640) döneminde, içki ve tütün de dahil olmak üzere, bu yasaklar şiddet ile uygulanmıştır.1710 tarihinde de Papa XI. Clemense, Müslüman içkisi olarak gördüğü kahveye yasak getirmişti. Bütün bu kısıtlamalara karşın, kahvenin Osmanlı ve Avrupa'nın toplum hayatında vazgeçilmez biçimde yer alması önlenememişti. Bu konuda en büyük etken, kahve ticaretinin kişi ve devletlere çok yüksek kar sağlıyor olmasıydı.

Devamını oku...

Aç Kapıyı Bezirgânbaşı

 

Bir çocuk oyunudur. Çocukluğumuzda biz de çok oynardık ama mânâsını yeni yeni idrak edebiliyorum.

Bir oyuna başlarken, sayışmak için önce bu oyun oynanır. İki çocuk karşılıklı geçip ellerini kaldırarak havada birleştirirler. Diğer çocuklar sıra olup şu tekerlemeyi söylerler:

Aç kapıyı bezirgânbaşı

Kapı hakkı ne verirsin

Arkamdaki yâdigâr olsun

Tekerleme söylenirken, çocuklar birer birer ellerin altından geçerler. Tekerlemenin sonunda hangi çocuk rastgelmişse, ebeler onu kollarının çemberine alıp biraz uzaklaşırlar ve alçak sesle bir soru sorarlar. Çocuk hangi cevabı vermişse ve alınan cevap kimin işine geliyorsa, çocuk o ebenin arkasına geçer.
Çocukların hepsi böylelikle taraflarını belirlerler ve asıl oynayacakları oyuna başlarlar..

Çok sonra anladım ki...

Aç kapıyı bezirgânbaşı diye soran, bir şey talep eden kişi, Hak yoluna girmek isteyen sâliktir.
Bezirgân, halka dağıtacağı cevherleri olan, insanlara doğru yolu göstermek için vazifeli mürşittir. Yunus Emre'nin
"Bezirgânım, metâım çok, alana satmağa geldim" deyişi gibi...
Kapı, Hak yoludur.
Kapı hakkı ne verirsin sorusu, bu yolda harcayacak neyin var demektir.
Arkamdaki yâdigâr olsun, şimdiye kadar biriktirdiğim kinler, kıskançlıklar, bütün kötü huyları bıraktım, onları Allah için güzelliklerle değiştirmeye geldim manasına gelir..

Masallarımızdan çocuk oyunlarına kadar, muhteşem bir dünya görüşü iliklerimize işlemiştir...

 

Bed'-i Besmele

 

Bed' ve Besmele kelimelerinin birleşerek oluşturduğu ve tarihte Osmanlı Devleti halkı içerisinde çok kullanılmış olan, hâlâ da yer yer kullanılmakta olan Türkçe tamlamadır.

Bed' kelimesi "başlamak, başlangıç, baş" anlamlarına gelmektedir. Besmele de bildiğimiz besmeledir. Dolayısıyla tamlamanın anlamı, "besmeleyle başlamak, besmele çekerek başlangıç yapmak" olarak karşımıza çıkar.

Bu tamlama, Anadolu'da aynı zamanda

âmin alayı deyimiyle de ifade edilir. Lakin amin alayı bir grup, bed'-i besmele ise birkaç dakikalık bir törendir.
Bed'-i besmele, eskiden okula/okumaya başlayacak olan çocuklara maddi-manevi şevk/motivasyon vermek ve onların bu girişimlerini tebrik etmek için kurulmuş bir tören şeklidir. Çocuk/çocuklar yıkanır, abdest aldırılır, tekbir getirilerek okul kıyafeti giydirilir, âmin alayı ile birlikte bulunduğu şehrin manevi ulularına ziyarete götürülür, başarıları için hep beraber dualar edilir, sonra kendisini okutacak hocasına götürülür, hocasının eli öptürülür, hocası ona besmele çektirir, ilk iki-üç harfi gösterip bir-iki hece okutur. Bir-iki hece okuyan ve defterine belki birkaç çizgi yazan çocuğa önce hocası aferin maşallah der, sonra âmin alayı içerisindeki büyükler, ellerini öpen çocuklara çeşitli hediyeler verirler, çocuklar eğlendirilir ve olay biter, herkes kaçışır, ortam dağılır. Evin kızları ortalığı toplar, bulaşıkları yıkar, kalan sarmaları götürür vs.

Bu anlattığım olayın tamamı âmin alayı olmakla birlikte, çocuğun hocasıyla buluştuğu ilk andan son âna kadarki yaşadıkları, bed'-i besmeledir. Çocuk  davet edilen herkesin gözünün önünde ilk defa okumaya ve yazmaya başlar.

Bed' kelimesi Arapça menşeli bir kelimedir. Arapça'daki yazılışında, kelimenin sonunda bir ayın harfi bulunduğu için kelime "bed" der kalır. Hatta sonuna -i gibi bir ek getirildiğinde, o ek kelimeden ayrı bir kelimeymiş gibi okunur. Yani sondaki ayın harfi kelimenin ekiyle olan ses bağlantısını keser. Fakat biz Türklerin gırtlağında bu kelime, sonuna gelen -i takısıyla birleşmiştir, ses bağı koparılmamıştır. Dolayısyla kelime "bedi besmele" şeklinde okunur. Lâkin "bed' kelimesinin mânâsını yitirmemesi için bu tamlama, yüzyıllarca ayın harfi atlanmadan yazılmıştır, şimdi de kesme işareti atlanmadan yazılmalıdır.

f t g m