• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

FİNCAN ZARFLARI

OSMANLI SARAY HAZİNESİ'NDEN FİNCAN ZARFLARI

Emine Bilgen

Sanat Tarihçisi-Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Uzmanı Zarf sözcüğü geniş anlamda bir nesneyi sarıp çevreleyen, koruyup taşıyan öğeyi ifade eder. Bizim burada konumuzu oluşturan fincan zarflarıysa işlevlerinin yanında, amacının çok ötesine geçmiş yüksek sanat değeri taşıyan bir grup yapıttır. Osmanlı Saray Hazinesi'nden günümüze ulaşan değerli pek çok yapıtın yanında, çoğunlukla geç dönemlere ilişkin çay, kahve ve şerbet takımı gibi eşya geniş bir yer tutar. Sözkonusu takımların bazıları zarflıdır. Büyük çoğunluğu altın, gümüş, mineli ve değerli taşlar (murassa) ile bezeli bu grup eşya içnide en zengin çeşide sahip olanlar kahve fincanı zarflarıdır. Kahve fincanı zarflarına geçmeden önce, kahvenin Osmanlı toplum hayatına girişi ve yayılmasına kısaca değinmek istiyoruz.

Anavatanı Habeşistan (bugünkü Etiyopya) olan kahve 13.yy. başlarında Yemen'de keyif verici bir madde olarak dikkat çekmiş, oradan bütün Arap Yarımadası'na yayılıp, 16.yy. başlarında da tüccarlar ve hacılar aracılığıyla İstanbul'a ulaşmıştır. İstanbul'da ilk kahvehane 1550'lerin başında Arap kökenli iki kişi tarafından Tahtakale'de (Tahtel kal'a) açılmıştır. 17.yy. başlarında Avrupa'da da kahvenin yayıldığını görüyoruz. Osmanlı ve Avrupa ülkelerinde kahvenin zaman zaman yasaklandığı bilinir.

Osmanlılar kahveyi keyif verici, ama zararlı bir alışkanlık olarak görüp, haram saymışlardır. Ayrıca, merkezi otoriteye karşı halk yığınlarının kahvelerde odaklanmasından da rahatsızlık duyuluyordu. Özellikle Sultan IV. Murat (1623-1640) döneminde, içki ve tütün de dahil olmak üzere, bu yasaklar şiddet ile uygulanmıştır.1710 tarihinde de Papa XI. Clemense, Müslüman içkisi olarak gördüğü kahveye yasak getirmişti. Bütün bu kısıtlamalara karşın, kahvenin Osmanlı ve Avrupa'nın toplum hayatında vazgeçilmez biçimde yer alması önlenememişti. Bu konuda en büyük etken, kahve ticaretinin kişi ve devletlere çok yüksek kar sağlıyor olmasıydı.

Devamını oku...

Aç Kapıyı Bezirgânbaşı

 

Bir çocuk oyunudur. Çocukluğumuzda biz de çok oynardık ama mânâsını yeni yeni idrak edebiliyorum.

Bir oyuna başlarken, sayışmak için önce bu oyun oynanır. İki çocuk karşılıklı geçip ellerini kaldırarak havada birleştirirler. Diğer çocuklar sıra olup şu tekerlemeyi söylerler:

Aç kapıyı bezirgânbaşı

Kapı hakkı ne verirsin

Arkamdaki yâdigâr olsun

Tekerleme söylenirken, çocuklar birer birer ellerin altından geçerler. Tekerlemenin sonunda hangi çocuk rastgelmişse, ebeler onu kollarının çemberine alıp biraz uzaklaşırlar ve alçak sesle bir soru sorarlar. Çocuk hangi cevabı vermişse ve alınan cevap kimin işine geliyorsa, çocuk o ebenin arkasına geçer.
Çocukların hepsi böylelikle taraflarını belirlerler ve asıl oynayacakları oyuna başlarlar..

Çok sonra anladım ki...

Aç kapıyı bezirgânbaşı diye soran, bir şey talep eden kişi, Hak yoluna girmek isteyen sâliktir.
Bezirgân, halka dağıtacağı cevherleri olan, insanlara doğru yolu göstermek için vazifeli mürşittir. Yunus Emre'nin
"Bezirgânım, metâım çok, alana satmağa geldim" deyişi gibi...
Kapı, Hak yoludur.
Kapı hakkı ne verirsin sorusu, bu yolda harcayacak neyin var demektir.
Arkamdaki yâdigâr olsun, şimdiye kadar biriktirdiğim kinler, kıskançlıklar, bütün kötü huyları bıraktım, onları Allah için güzelliklerle değiştirmeye geldim manasına gelir..

Masallarımızdan çocuk oyunlarına kadar, muhteşem bir dünya görüşü iliklerimize işlemiştir...

 

Bed'-i Besmele

 

Bed' ve Besmele kelimelerinin birleşerek oluşturduğu ve tarihte Osmanlı Devleti halkı içerisinde çok kullanılmış olan, hâlâ da yer yer kullanılmakta olan Türkçe tamlamadır.

Bed' kelimesi "başlamak, başlangıç, baş" anlamlarına gelmektedir. Besmele de bildiğimiz besmeledir. Dolayısıyla tamlamanın anlamı, "besmeleyle başlamak, besmele çekerek başlangıç yapmak" olarak karşımıza çıkar.

Bu tamlama, Anadolu'da aynı zamanda

âmin alayı deyimiyle de ifade edilir. Lakin amin alayı bir grup, bed'-i besmele ise birkaç dakikalık bir törendir.
Bed'-i besmele, eskiden okula/okumaya başlayacak olan çocuklara maddi-manevi şevk/motivasyon vermek ve onların bu girişimlerini tebrik etmek için kurulmuş bir tören şeklidir. Çocuk/çocuklar yıkanır, abdest aldırılır, tekbir getirilerek okul kıyafeti giydirilir, âmin alayı ile birlikte bulunduğu şehrin manevi ulularına ziyarete götürülür, başarıları için hep beraber dualar edilir, sonra kendisini okutacak hocasına götürülür, hocasının eli öptürülür, hocası ona besmele çektirir, ilk iki-üç harfi gösterip bir-iki hece okutur. Bir-iki hece okuyan ve defterine belki birkaç çizgi yazan çocuğa önce hocası aferin maşallah der, sonra âmin alayı içerisindeki büyükler, ellerini öpen çocuklara çeşitli hediyeler verirler, çocuklar eğlendirilir ve olay biter, herkes kaçışır, ortam dağılır. Evin kızları ortalığı toplar, bulaşıkları yıkar, kalan sarmaları götürür vs.

Bu anlattığım olayın tamamı âmin alayı olmakla birlikte, çocuğun hocasıyla buluştuğu ilk andan son âna kadarki yaşadıkları, bed'-i besmeledir. Çocuk  davet edilen herkesin gözünün önünde ilk defa okumaya ve yazmaya başlar.

Bed' kelimesi Arapça menşeli bir kelimedir. Arapça'daki yazılışında, kelimenin sonunda bir ayın harfi bulunduğu için kelime "bed" der kalır. Hatta sonuna -i gibi bir ek getirildiğinde, o ek kelimeden ayrı bir kelimeymiş gibi okunur. Yani sondaki ayın harfi kelimenin ekiyle olan ses bağlantısını keser. Fakat biz Türklerin gırtlağında bu kelime, sonuna gelen -i takısıyla birleşmiştir, ses bağı koparılmamıştır. Dolayısyla kelime "bedi besmele" şeklinde okunur. Lâkin "bed' kelimesinin mânâsını yitirmemesi için bu tamlama, yüzyıllarca ayın harfi atlanmadan yazılmıştır, şimdi de kesme işareti atlanmadan yazılmalıdır.

Yaşayan Gölge - Karagöz Oyunu

 

Karagöz oyunu, Türk gölge oyunudur. Komik, eğlenceli, kimi zaman öğretici, bazı zamanlarda argo kullanılan bir oyundur.

Oyunun iki ana karakteri vardır; bunlardan bir tanesi oyuna adını veren Karagöz diğeri ise Hacivat'tır.

Her Karagöz oyunu dört bölümden oluşur.

1. Mukaddime (giriş ) :

Bu bölüm de çeşitli kesimler bulunmaktadır. İlk önce müzikle birlikte boş perdeye ' göstermelik' denilen oyunun konusu ile ilgisi olmayan bir görüntü konulur( denzi kızı, burak, kedi, gemi, hayat ağacı, bir saksıda limon olabilir). Göstermeliklerin görevi oyunu seyretmeye hazırlanmamış seyirciyi oyunun gerçeğine hazırlamak ve seyircide merak uyandırmaktır. Göstermelik, bir ucuna gerilmiş sigara kağıdı bağlanan 'nâreke ‘ adında bir kamış düdüğün çok tiz sesi ile kaldırılır.

Göstermeliğin kaldırılması ile tefin vuruşuna uygun hareketlerle, seyirciye göre perdenin solundan Hacivat gelir, bir semai okur. Bu semailer dügâh, ferahnâk, isfahan, tahir buselik, yegâh, rast, nihavend, beyâti, uşşâk, segâh gibi makamlarda olur. Bu sırada Hacivat musıkinin ritmine uygun hareketlerle başını hafifçe sallar. Semai bitiminde Hacivat "Oof Haay Hak !" diyerek perde gazeline başlar. Okur, duasını eder ve yeri saygı ile öper. Kendine kafa dengi bir arkadaş arar ve onun özelikleri sayar.

Şöyle ki;
'' Efendim! Demem o demek değil !
Bu bendenize, bu hakir duacınıza, eli yüzü düzgün, elfazı güzel, sözü sohbeti tatlı bir fasih- ül- lisan, yâr-i vefâ-dâr olsa, geliverse şu meydân- ı pür sefâya, o söylese bendeniz dinlese, bendeniz söylese o dinlese, oturan zevkperverân-ı kirâm da sefâyâb olsa !
Diyelim; bu gece işimizi mevlâm rast getire.
Yâr bana bir eğlence, aman bana bir eğlence !
Aman bana bir eğlence ! ''

Devamını oku...

KOCA SİNAN

İstanbul devamlı bir su problemi içerisindedir. Bu problemin çaresi asırlar önce Kanuni zamanında, Mimar Sinan'ın günlerinde konuşulmuş ve en büyük çare Sinan'la bulunmuştur. İstanbul'un o günkü nüfusu çoğalınca Kanuni Sultan Süleyman, Sinan'ı huzuruna çağırır, der ki: "Mimarbaşı, halkımız su ihtiyacı içinde. Bir at yükü suya çok miktar akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını karşılamak için bir şeyler düşünmez misiniz?"
Mimarbaşı der ki:
"Sultanım siz müsaade buyurun, ben İstanbul'un çevresini bir dolaşayım, dışarıda mevcut suları İstanbul'a getirmenin mümkün olup olmadığını bir inceleyeyim, ondan sonra size bir cevap veririm."
Sinan Ağa atına biner, yanına yardımcılarını da alır, Çekmece'den başlayarak kıyıları dolaşır. Beşiktaş'a kadar İstanbul'un kıyılarında, dereleri, akan suları tespit eder. Bu suların önü örüldüğü, baraj yapıldığı takdirde nereye kadar yükselir, nereden nereye kemer yapılarak İstanbul'a getirilebilir diye, bunun günlerce hesabını yapar ve Kanuni'nin huzuruna çıkar.
Sultan sorar:
"Mimarbaşı, İstanbul'a su getirmek mümkün müdür?"
Mimarbaşının cevabı:
"Belki Sultanım, mümkündür. Ancak çok ağır bir şartı var."
"Nedir o Mimarbaşı?"
"Sultanım, altın dolu keseleri uç uca dizmek şartıyla ancak İstanbul'a su gelebilir."
Kanuni'nin cevabı şu olur:
"Mimarbaşı sen İstanbul'a su getirmenin mümkün olup olmadığını söyle. Eğer mümkünse ben keseleri uç uca değil, yan yana dizmeye razıyım."
Bunun üzerine Mimar Sinan kollan sıvar ve İstanbul'un dışındaki suları Kağıthane civarında belli yerlerde toplar, oradan da dere içlerine büyük geçitler yaparak İstanbul'a getirir ve şehrin belli meydanlarında umûmi çeşmeler yaparak suyu akıtır.
Bu çeşmelerin tamamı da kırkı bulur. Ve Kırk Çeşme Suları akmaya başlar. O güne gelinceye kadar, musluk gibi bir âdet olmadığı için sular boşa akıp gitmektedir.
O gün çok pahalıya mâl olan suyu artık bostanlara, yollara akıtmak istemiyorlar ve ilk defa İstanbul'da lüle dedikleri musluğu çeşmelere koyuyorlar. Su böylesine pahalıya geldiği ve kıymet kazanmaya başladığı için Kanuni bir ferman çıkarır, der ki: "İstanbul meydanlarındaki umûmi çeşmeler halkın malıdır. Hiç kimse bu çeşmelerden gizlice yeraltından evine su alamayacaktır."
 

Devamını oku...

f t g m