• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

KOCA SİNAN

İstanbul devamlı bir su problemi içerisindedir. Bu problemin çaresi asırlar önce Kanuni zamanında, Mimar Sinan'ın günlerinde konuşulmuş ve en büyük çare Sinan'la bulunmuştur. İstanbul'un o günkü nüfusu çoğalınca Kanuni Sultan Süleyman, Sinan'ı huzuruna çağırır, der ki: "Mimarbaşı, halkımız su ihtiyacı içinde. Bir at yükü suya çok miktar akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını karşılamak için bir şeyler düşünmez misiniz?"
Mimarbaşı der ki:
"Sultanım siz müsaade buyurun, ben İstanbul'un çevresini bir dolaşayım, dışarıda mevcut suları İstanbul'a getirmenin mümkün olup olmadığını bir inceleyeyim, ondan sonra size bir cevap veririm."
Sinan Ağa atına biner, yanına yardımcılarını da alır, Çekmece'den başlayarak kıyıları dolaşır. Beşiktaş'a kadar İstanbul'un kıyılarında, dereleri, akan suları tespit eder. Bu suların önü örüldüğü, baraj yapıldığı takdirde nereye kadar yükselir, nereden nereye kemer yapılarak İstanbul'a getirilebilir diye, bunun günlerce hesabını yapar ve Kanuni'nin huzuruna çıkar.
Sultan sorar:
"Mimarbaşı, İstanbul'a su getirmek mümkün müdür?"
Mimarbaşının cevabı:
"Belki Sultanım, mümkündür. Ancak çok ağır bir şartı var."
"Nedir o Mimarbaşı?"
"Sultanım, altın dolu keseleri uç uca dizmek şartıyla ancak İstanbul'a su gelebilir."
Kanuni'nin cevabı şu olur:
"Mimarbaşı sen İstanbul'a su getirmenin mümkün olup olmadığını söyle. Eğer mümkünse ben keseleri uç uca değil, yan yana dizmeye razıyım."
Bunun üzerine Mimar Sinan kollan sıvar ve İstanbul'un dışındaki suları Kağıthane civarında belli yerlerde toplar, oradan da dere içlerine büyük geçitler yaparak İstanbul'a getirir ve şehrin belli meydanlarında umûmi çeşmeler yaparak suyu akıtır.
Bu çeşmelerin tamamı da kırkı bulur. Ve Kırk Çeşme Suları akmaya başlar. O güne gelinceye kadar, musluk gibi bir âdet olmadığı için sular boşa akıp gitmektedir.
O gün çok pahalıya mâl olan suyu artık bostanlara, yollara akıtmak istemiyorlar ve ilk defa İstanbul'da lüle dedikleri musluğu çeşmelere koyuyorlar. Su böylesine pahalıya geldiği ve kıymet kazanmaya başladığı için Kanuni bir ferman çıkarır, der ki: "İstanbul meydanlarındaki umûmi çeşmeler halkın malıdır. Hiç kimse bu çeşmelerden gizlice yeraltından evine su alamayacaktır."
 

Devamını oku...

ASYA -TÜRK SANATI

Asya-Türk Sanatı

Karahanlılar

Karahanlılar, Asya'da kurulmuş ilk İslâm Türk devletidir. Bu devleti kuran Karluk Türk' leri olup, Çiğil ve Yağma Türkleri de bunlarla beraberdir. IX. yy. ortalarından, XIII. yy başlarına kadar (842-1212) hüküm sürmüşlerdir.

1. Mimarî


a) Camiler

Karahanlılar'dan kalan en eski yapılar (X.yy.), kerpiçten, tuğla mimariye geçişi göstermektedir. Buhara'nın 40 km. yakınındaki Hazar şehrinde, XI. yy.'dan kalan küçük Degaron Camii'nde kerpiç ve tuğla beraber kullanılmıştır. Cami, plânı ve mimarisi bakımından inanılmaz bir gelişme göstermektedir. İnce ve yuvarlak payeler üzerine dört sivri kemerlerle oturan kubbe, yanlardan tonozlarla çevrilmiş olup, köşelerde birer küçük kubbe ile, küçük ölçüde bir merkezi plân şemasını ortaya koymaktadır.

XI. ve XII. yy.'lar, Karahanlı tuğla mimarisinin parlak bir gelişme devri olmuştur. Eski Merv'in 30 km. yakınındaki Talhatan Baba Camii, artık tamamen tuğladan yapılmıştır. Dikdörtgen biçimindeki cami, yanlara doğru, küçük çapraz tonozlarla genişletilmiş tek kubbeli bir plân gösterir. Cepheler, nişlerle düzenlenmiştir. Bunlarda, tuğlaların çeşitli şekillerde dizilmesinden meydana gelen zengin mimari süslemeler daha sonraki Karahanlı eserlerine öncü olmuştur. XVI. yy.'da Osmanlı Devrinde, Mimar Sinan'ın tek kubbeli camileri, aynı prensiple yanlara doğru genişleterek mekân mimarisi araştırmalarına başlaması bakımından, Talhatan Baba Camii plânı dikkati çeker.

İlk Karahanlı kubbelerinin hafifçe sivrilmesiyle, tipik Selçuklu kubbesi ortaya çıkmış, zamanla Timurlu ve Hint-Türk mimarisinde olduğu gibi, bu kubbeler yüksek bir kasnak ile daha da anıtsal hale getirilmiştir.

Devamını oku...

Bir İnsani Bilim Olarak Sanat Tarihi*

I
Ölümünden dokuz gün önce, doktoru Immanuel Kant'ı ziyaret eder. Gözleri zor gören, yaşlı ve hasta Kant, koltuğundan kalkar, güçsüzlüğünü ele verecek biçimde yaprak gibi titreyerek anlaşılmaz birtakım sözcükler mırıldanır. Sonunda sadık dostu, Kant'ın misafiri oturmadan oturmayacağını fark eder ve oturur. Bunun üzerine Kant koltuğuna oturmasına yardım edilmesine izin verir, gücünü topladıktan sonra, “Das Gefühl für Humanität hat mich noch nicht velassen,” der – “İnsanlık duygusu henüz terk etmedi beni”. İki adamın gözleri dolu dolu olur. Çünkü, Humanität sözcüğünün, onsekizinci yüzyılda, nezaket ve terbiye dışında kayda değer bir anlamı olmasa da, yukarıda anlatılan koşulların da vurguladığı gibi, Kant için çok daha derin bir anlamı vardı – kişinin kendisinin istediği ve kendi kendisine dayattığı; hastalıkla, çürümeyle ve “ölümlü” sözcüğünde içerilen her şeyle çelişen kendi kurallarının o gururlu ve trajik bilinci.

Tarihsel olarak humanitas sözcüğünün birbirinden farklı iki anlamı vardı, bunlardan ilki, insanla, ondan daha az bir şey olan arasındaki karşıtlıktan geliyordu; ikincisiyse, insanla ondan daha fazla bir şey olan arasındaki karşıtlıktan.

Bir değer olarak humanitas kavramı, geç kalmış da olsa kavramın en etkin sözcüsü olan Cicero'yla birlikte genç Scipio ve çevresi tarafından geliştirilmiştir. Bu kavram insanı, yalnızca hayvandan değil, aynı zamanda, hatta belki daha vurgulu bir biçimde, homo türüne ait olup homo humanus adını hak etmeyenlerden; pietas ve paideia'dan yoksun olanlardan, yani, bugün artık saygınlığını yitiren “kültür” sözcüğüyle sınırlarını kaba bir biçimde çizebileceğimiz, edep ve adabın incelikli karışımını ve ahlaki değerleri tanımayan barbar ya da vahşilerden ayıran niteliği ifade ediyordu.

Ortaçağda bu kavramın yerine, hayvanlık ya da barbarlıktan çok, tanrısallığa karşıt olan bir insanlık anlayışı konmuştu. Bu nedenle de ona atfedilen nitelikler, genellikle kırılganlığa ve geçiciliğe ilişkin niteliklerdi; humanitas fragilis, humanitas caduca.

Devamını oku...

Süheyl Ünver Nakışhanesi Artık Yok

Güzel Sanatlar Akademisi’nde 1955 yılına kadar hocalık yapan Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, klasik Türk sanatlarını yeniden diriltmek amacıyla 1957′de Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü’nde bir atölye kurar. Tezhip, minyatür sanatlarımızın uygulandığı bu atölye bir anlamda Osmanlı nakışhane geleneğini andırır.

Ünver, hat, minyatür, tezhip gibi o dönemlerde gözden düşmüş sanatların hamisi olur. Ahmet Hamdi Tanpınar ölmeden birkaç gün önce karşılaştığı Ünver’e gönül rahatlığıyla “Süheyl, İstanbul sana emanet!” diye seslenir. Bir kültürün üstündeki perdeyi aralayan bu çalışmalar Ünver’in vefat tarihi olan 1986′nın sonuna kadar sürer. Ünver, ölümünden önce nakışhaneyi kızı Gülbün Mesara’ya emanet eder. Kızı, 1988′de devraldığı bu mirası titizlikle koruyarak bugünlere kadar getirir.

Gülbün Mesara babasının bir ekol haline gelen sanat çizgisinden asla sapmaz, ondan devraldığı arşivi ve defterleri gözü gibi korur. 1990′dan sonra Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü Anabilim Dalı Nakışhanesi ismine Süheyl Ünver eklenir ve nakışhanenin çalışmaları, Mesara’nın başkanlığında sürer. Günümüz klasik sanatlarının pek çok ustası nakışhanede yetişir. Buraya kadar her şey çok güzel gitmekteydi. Lakin Gülbün Mesara babasının kurduğu Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü Anabilim Dalı Nakışhanesi’nden ‘Süheyl Ünver’ adını da yanına alarak sessiz sedasız ayrıldı. Çalışmalarını yaklaşık 20 yıldır aynı mekanda sürdüren Mesara, artık talebelerine evinde ders veriyor. Cerrahpaşa’daki nakışhane ise Süheyl Ünver’in ismi ve kızı olmadan yola devam ediyor.

 Gülbün Mesara, Necatigil gibi “Biz işimize bakalım” diyerek aynı heyecanla ‘işine’ bakıyor. Ünver son dönemlerinde “İnsanlardan uzak, tabiata yakın” olmayı salık veriyordu. Kızı da şu sıralar Mardin’e sığınmış; bu şehri, talebeleriyle birlikte minyatürlüyor ve tezhipliyor. Mardin Valiliği’nden gelen teklif, 2010′da bir sergi olacak.

Devamını oku...

The Ekrem Hakki Ayverdi Collection

The Ekrem Hakki Ayverdi Collection

Leading Turkish art historian Professor Semavi Eyice has described Ekrem Hakki Ayverdi (1899-1984) as ‘the man who rescued Ottoman period Turkish architecture from oblivion’, in reference to the scores of historic buildings which Ayverdi restored in Istanbul, Bursa and Edirne, and above all to his eight volume masterpiece on the history of Turkish architecture. The first four volumes cover early Ottoman architecture from the 12th century up to the end of Mehmed II’s reign (1451-1481), and the next four volumes Ottoman works of architecture in the former European territories of the empire. This great work has been described as the title deeds to Turkey’s architectural legacy.

Ekrem Hakki Ayverdi was a scholar who shaped Turkish art history, a dedicated restorator, and also an impassioned collector of traditional art works.

The collection he built up over many years includes inscriptions by the most celebrated calligraphers, gilded copper metalware, opaque twist glass tulip vases and rosewater sprinklers, side tables with the painted decoration known as Edirnekâri work, and silverware marked with the tugra of the Ottoman sultans.

The collection, which is normally kept at Ayverdi’s house on Fevzipasa Caddesi in the district of Fatih in Istanbul, has recently been exhibited at Sadberk Hanim Museum in Buyukdere on the European side of the Bosphorus. As well as calligraphic inscriptions, there are bows and arrows used by calligraphers to strengthen their hands, and writing sets consisting of pen knives, nib sharpeners, pen boxes and ink wells. Ceramics include magnificent 16th century blue and white Iznik ware and wall tiles, and fine examples of 18th century Kutahya ware. In addition there are examples of 19th century Beykoz glassware, Tophane pipe bowls and cups, beautiful spoons, precious 16th century silk brocades and velvets, and antique embroideries.

Devamını oku...

f t g m