• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

Bir İnsani Bilim Olarak Sanat Tarihi*

I
Ölümünden dokuz gün önce, doktoru Immanuel Kant'ı ziyaret eder. Gözleri zor gören, yaşlı ve hasta Kant, koltuğundan kalkar, güçsüzlüğünü ele verecek biçimde yaprak gibi titreyerek anlaşılmaz birtakım sözcükler mırıldanır. Sonunda sadık dostu, Kant'ın misafiri oturmadan oturmayacağını fark eder ve oturur. Bunun üzerine Kant koltuğuna oturmasına yardım edilmesine izin verir, gücünü topladıktan sonra, “Das Gefühl für Humanität hat mich noch nicht velassen,” der – “İnsanlık duygusu henüz terk etmedi beni”. İki adamın gözleri dolu dolu olur. Çünkü, Humanität sözcüğünün, onsekizinci yüzyılda, nezaket ve terbiye dışında kayda değer bir anlamı olmasa da, yukarıda anlatılan koşulların da vurguladığı gibi, Kant için çok daha derin bir anlamı vardı – kişinin kendisinin istediği ve kendi kendisine dayattığı; hastalıkla, çürümeyle ve “ölümlü” sözcüğünde içerilen her şeyle çelişen kendi kurallarının o gururlu ve trajik bilinci.

Tarihsel olarak humanitas sözcüğünün birbirinden farklı iki anlamı vardı, bunlardan ilki, insanla, ondan daha az bir şey olan arasındaki karşıtlıktan geliyordu; ikincisiyse, insanla ondan daha fazla bir şey olan arasındaki karşıtlıktan.

Bir değer olarak humanitas kavramı, geç kalmış da olsa kavramın en etkin sözcüsü olan Cicero'yla birlikte genç Scipio ve çevresi tarafından geliştirilmiştir. Bu kavram insanı, yalnızca hayvandan değil, aynı zamanda, hatta belki daha vurgulu bir biçimde, homo türüne ait olup homo humanus adını hak etmeyenlerden; pietas ve paideia'dan yoksun olanlardan, yani, bugün artık saygınlığını yitiren “kültür” sözcüğüyle sınırlarını kaba bir biçimde çizebileceğimiz, edep ve adabın incelikli karışımını ve ahlaki değerleri tanımayan barbar ya da vahşilerden ayıran niteliği ifade ediyordu.

Ortaçağda bu kavramın yerine, hayvanlık ya da barbarlıktan çok, tanrısallığa karşıt olan bir insanlık anlayışı konmuştu. Bu nedenle de ona atfedilen nitelikler, genellikle kırılganlığa ve geçiciliğe ilişkin niteliklerdi; humanitas fragilis, humanitas caduca.

Devamını oku...

Süheyl Ünver Nakışhanesi Artık Yok

Güzel Sanatlar Akademisi’nde 1955 yılına kadar hocalık yapan Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, klasik Türk sanatlarını yeniden diriltmek amacıyla 1957′de Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü’nde bir atölye kurar. Tezhip, minyatür sanatlarımızın uygulandığı bu atölye bir anlamda Osmanlı nakışhane geleneğini andırır.

Ünver, hat, minyatür, tezhip gibi o dönemlerde gözden düşmüş sanatların hamisi olur. Ahmet Hamdi Tanpınar ölmeden birkaç gün önce karşılaştığı Ünver’e gönül rahatlığıyla “Süheyl, İstanbul sana emanet!” diye seslenir. Bir kültürün üstündeki perdeyi aralayan bu çalışmalar Ünver’in vefat tarihi olan 1986′nın sonuna kadar sürer. Ünver, ölümünden önce nakışhaneyi kızı Gülbün Mesara’ya emanet eder. Kızı, 1988′de devraldığı bu mirası titizlikle koruyarak bugünlere kadar getirir.

Gülbün Mesara babasının bir ekol haline gelen sanat çizgisinden asla sapmaz, ondan devraldığı arşivi ve defterleri gözü gibi korur. 1990′dan sonra Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü Anabilim Dalı Nakışhanesi ismine Süheyl Ünver eklenir ve nakışhanenin çalışmaları, Mesara’nın başkanlığında sürer. Günümüz klasik sanatlarının pek çok ustası nakışhanede yetişir. Buraya kadar her şey çok güzel gitmekteydi. Lakin Gülbün Mesara babasının kurduğu Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü Anabilim Dalı Nakışhanesi’nden ‘Süheyl Ünver’ adını da yanına alarak sessiz sedasız ayrıldı. Çalışmalarını yaklaşık 20 yıldır aynı mekanda sürdüren Mesara, artık talebelerine evinde ders veriyor. Cerrahpaşa’daki nakışhane ise Süheyl Ünver’in ismi ve kızı olmadan yola devam ediyor.

 Gülbün Mesara, Necatigil gibi “Biz işimize bakalım” diyerek aynı heyecanla ‘işine’ bakıyor. Ünver son dönemlerinde “İnsanlardan uzak, tabiata yakın” olmayı salık veriyordu. Kızı da şu sıralar Mardin’e sığınmış; bu şehri, talebeleriyle birlikte minyatürlüyor ve tezhipliyor. Mardin Valiliği’nden gelen teklif, 2010′da bir sergi olacak.

Devamını oku...

The Ekrem Hakki Ayverdi Collection

The Ekrem Hakki Ayverdi Collection

Leading Turkish art historian Professor Semavi Eyice has described Ekrem Hakki Ayverdi (1899-1984) as ‘the man who rescued Ottoman period Turkish architecture from oblivion’, in reference to the scores of historic buildings which Ayverdi restored in Istanbul, Bursa and Edirne, and above all to his eight volume masterpiece on the history of Turkish architecture. The first four volumes cover early Ottoman architecture from the 12th century up to the end of Mehmed II’s reign (1451-1481), and the next four volumes Ottoman works of architecture in the former European territories of the empire. This great work has been described as the title deeds to Turkey’s architectural legacy.

Ekrem Hakki Ayverdi was a scholar who shaped Turkish art history, a dedicated restorator, and also an impassioned collector of traditional art works.

The collection he built up over many years includes inscriptions by the most celebrated calligraphers, gilded copper metalware, opaque twist glass tulip vases and rosewater sprinklers, side tables with the painted decoration known as Edirnekâri work, and silverware marked with the tugra of the Ottoman sultans.

The collection, which is normally kept at Ayverdi’s house on Fevzipasa Caddesi in the district of Fatih in Istanbul, has recently been exhibited at Sadberk Hanim Museum in Buyukdere on the European side of the Bosphorus. As well as calligraphic inscriptions, there are bows and arrows used by calligraphers to strengthen their hands, and writing sets consisting of pen knives, nib sharpeners, pen boxes and ink wells. Ceramics include magnificent 16th century blue and white Iznik ware and wall tiles, and fine examples of 18th century Kutahya ware. In addition there are examples of 19th century Beykoz glassware, Tophane pipe bowls and cups, beautiful spoons, precious 16th century silk brocades and velvets, and antique embroideries.

Devamını oku...

Sanat Eğitiminde Eleştiri Sanatı

… Ancak 80’den sonra günümüze değin sanat dallarıyla uğraşan insanların tamamen özel yaşamını gündeme getirmeyi amaçlayan önemsiz haberler, basının artık sanata değer vermediğini veya sanattan anlamadığını gösteriyor. Gündeme getirilmek veya gündemde tutulmak istenen kişilerin meslekleriyle ilgili olayları değil, sosyal yaşamlarıyla ilgili alışkanlıkları, hobileri gibi hiç kimseye bir yarar sağlamayacak olayları önemlendirip haber yapan basın, insanların ilgisini çekip, günlük malzeme yaratmak ve bunu satmak için her yolu deniyor…

Sanat Eğitiminde Eleştiri Sanatı… Doç. Cemal Yurga (*)
Sanat eğitiminin en vazgeçilmez ögesi olan sanat eleştirisi üzerine ne yazık ki yeterli sayıda kaynak yaratılmamış, araştırmacılar tarafından da eğilinmemiştir.

Yüzlerce radyo-TV kanalı ve yine yüzlerce ulusal ve yerel gazete, dergi bulunan ülkemizde, doğruya ulaşmak için siyaset ve spor dışındaki konularda eleştirilerin yapılmadığını görürüz.
Sıkça yapılan ve duyulan eleştiriler, insanları eleştiriye ve hoşgörüye alıştırabilir.

70’li yıllarda magazin dergilerinin köşelerinde müzikseverlerin yorum ve eleştirileri ile birlikte, konser ve plak eleştirileri vardır. Günümüz ulusal gazete ve dergilerinde popüler müziklerin eleştirisini bile çok az görüyoruz.

Eleştirinin, eleştiri yapmanın ve eleştirilmenin elbette çeşitli zorlukları olacaktır. Örneğin; 25 Haziran 1989 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin 9. yüzleminde “Sanat Dünyasından” köşesinde yazan Doğan Hızlan:

“Kendimizi eleştirmekten korkuyoruz. Başkalarının eleştiri hakkı da bu korkaklığımızdan doğuyor.”diyor.

9 Eylül 1998 ve 25 Temmuz 2001 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Allegro” köşesindeki yazılarında Evin İlyasoğlu, az övdüğü veya olumsuz eleştirilerde bulunduğu dostlarının kendisine sitemde bulunduklarını söylüyor.

Devamını oku...

Sanatın "Kiç"i

Sanatın "Kiç"i

Elif DASTARLI

19. yüzyılda yükselen modernist yöntemlere karşı, "dürüst" el işçiliğinin tarafındakiler zamanla "nostaljik" olarak nitelendi. Zira Batı sanatının girdiği çıkmazdan kurtulabilme umuduyla kabul edilen, süsün son direnişi sayılabilecek Art Nouveau'nun modernist sanat tarafından adeta ezilmesi de bunun göstergesi. Ancak bu dönemden kriter olarak zihinlere yerleşen "ev yapımı" sıfatı, dönüp dolaşıp 20. yüzyılda kiç (kitsch) biçiminde karşımıza çıktı! İnsan ile madde arasına giren makineye karşı duruşu hedefleyerek, günlük kullanımın içindeki estetik hazla halkın yaşama sevincine ulaşabilmek için benimsenen Art Nouveau hareketi de, fazlaca kırılgan zarifliği ve aşırı süsü ile "kiç" olarak nitelenebilir. Çelişki yaratmak için üretilmiş, ancak kendi içinde çelişkiden bir türlü kurtulamamış kiç kavramının altını oymaya çalışalım. Hatta cüretimizi artırıp, kendini salt karşıtıyla var etme çabasındakinin yöntem ve fikir kısırlığına mahkûmiyetini açıklayalım!

Kiç'in "topluma mal etme" iyi niyetliliğinden ortaya çıkmasına karşın nihayetinde "düşük beğeni düzeyine hitap eden" oluşu, altında pek de gizlenemeyen bir art niyeti barındırıyor. Çünkü genel olan, düşük beğeni düzeyine sahiptir bu fikre göre! (1) Clement Greenberg o ünlü makalesi "Avant-garde and Kitsch"te, Modernist sanatın tüketim kültürüne karşı kiç'in bir direnme yolu olduğunu öne sürerken de, Art Nouveau'yu ortaya çıkaran fikirlerin etkisinden kurtulamamıştı hala. Greenberg makalesini yazalı henüz çok olmadan, Pop Art'ın kitlelere mal olmuş imgeleri kullanarak sistemi eleştirmesinden, sistemin olumlanması için söylemler üretmeye başladığı noktaya dönüşmesi ise adeta tarihin bir dersi gibidir. Üretenin estetik ve etik derdi ne olursa olsun, genele mal olmuşun elindekini alıp onunla geneli eleştirmek için kiç'e başvurmak, Pop Art'ın makûs kaderini hatırlatıyor. Oysa neredeyse yüz yıldır kiç üretmeye devam ediliyor. Yola çıkılan nokta aynı: sanatı, biricik olmaya karşı anti-elitist bir çizgiye çekmek.

Devamını oku...

Diğer Makaleler...

  1. Güzel Sanatlar Hakkında
f t g m