• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

Ekrem Hakkı Ayverdi

 Ekrem Hakkı Ayverdi

Bir Mimarın Portresi: Ekrem Hakkı Ayverdi
Gürhan Tümer

Prof. Dr., DEÜ Mimarlık Bölümü

Ekrem Hakkı Ayverdi, 1950’ler ve sonrasında ürünler vermiş muhafazakâr bir mimar. Uygulamalarından çok, yazdıkları ile tanınıyor. “Rönesans bir ilim ve sanat olayı değildir.” der. “İşte Hilton. Yarın kenarına şöyle iliştirilmiş, yamyassı bir tahta perde…” diyebilecek kadar Modernizm karşıtı olan Ayverdi, Osmanlı mimarisinin fanatik bir hayranı. Hemen her konuda kendine özgü bir yaklaşım ve üslup geliştiren bu ilginç mimarı, Gürhan Tümer tanıtıyor.

Ekrem Hakkı Ayverdi, 22 Aralık 1899’da, İstanbul’da, Şehzadebaşı Semti’nin Kalenderhâne Mahallesi’nde doğmuştur. Önce Hadika-i Meşveret Okulu’nda eğitim gören Ekrem Hakkı Bey, sonra Vefa Sultanisi’ne, daha sonra da, bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kökenini oluşturan Mühendis Mekteb-i Âlisi’ne girmiştir. Bu okulu 1920 yılında bitiren Ekrem Hakkı Ayverdi, çok kısa bir süre, yaklaşık 1,5 yıl kadar İstanbul Belediyesi Fen İşleri’nde çalıştıktan sonra, oradan ayrılmış, piyasaya atılmış ve çok sayıda bina yapmış, çok sayıda eski binayı restore etmiştir.(1)

Bunlardan ayrı olarak, Ayverdi, 1950’lerden sonra yoğun biçimde kuramsal çalışmalar, araştırmalar yapmaya başlamış, ölüm tarihi olan 24 Nisan 1984’e kadar çok sayıda kitap, çok sayıda makale yayımlamıştır. (2) Ayverdi, “Kubbealtı Akademi Mecmuası”, “Türk Edebiyatı Dergisi”, “İstanbul Enstitüsü Dergisi”, “Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Belleteni”, “Yeni Sabah Gazetesi”, “Milliyet Gazetesi” gibi çeşitli dergilerde, çeşitli gazetelerde yer alan makalelerinde, Anadolu Uygarlıkları’ndan Osmanlı Mimarisi’ne, Boğaziçi Köprüsü’nden Venedik Tüzüğü’ne, pek çok konuya, kendine özgü bir yaklaşım ve üslupla değinmiştir.

Ben, aşağıdaki satırlarda, Ekrem Hakkı Ayverdi’yi, uygulamaları açısından, yani inşa ya da restore ettiği yapılar bağlamında değil, kuramsal çalışmaları, daha da somutta, çeşitli kaynaklarda yayınlanan makalelerinde, söyleşilerinde dile getirdiği temel düşünceleri, temel savları bağlamında, o makalelerden, o söyleşilerden yapacağım alıntıların da yardımıyla tanıtmaya çalışacağım. (3)

“Orta Doğu Gazetesi”nde yayımlanan, “Ne Yunan - Roma, Ne Garb” başlıklı makalesinde, “Biz Garblı değiliz ve olmayacağız; kafamıza dank etsin” (4) diyen Ekrem Hakkı Ayverdi’nin en belirgin, en temel özelliklerinden biri, Batı karşıtlığıdır.  Onun bu karşıtlığı, dinden ahlaka, ahlaktan sanata, sanattan mimarlığa, hemen her alanı, hemen her konuyu kapsar.

Bir dergide yayımlanan bir söyleşisinde, Batılı toplumların büyük bir çoğunluğunun dini olan Hıristiyanlık için, “[...] Bugün Hıristiyanlık diye kitâbî, semâvî bir din yoktur” (5) gibi, çok şaşırtıcı bir sav ileri süren Ayverdi’ye göre, “Garb müziği, her biri başka bir nota basan ses ve âlet kalabalığı arasında sürer gider” ve “bir primadonnanın [...] bir yerine çimdik yemiş gibi ciyak ciyak bağırması, insanı darmadağın eder”. (6)

Ayverdi, az önce vurguladığım fanatik tutumunun sonucu olarak, “Avrupa’da ‘hürriyet-i fikir’yoktur, ‘hürriyet-i zina’vardır” (7) diyebilecek kadar ileri gitmekte ve Batı’yı, Eski Yunan’ıyla, Roma’sıyla, Gotik’iyle, Rönesans’ıyla ve Modernizm’iyle, kategorik olarak, bütünüyle mahkum etmektedir.

Ona göre, “Garblının hayranlık duyduğu eski Yunanlılar, iki sahada çok ileridirler: a) Ahlâk, hayâ, namus yokluğu, b) Gaddarlık, sadistlik, hırsızlık” (8) “Bunun için, Yunan efsanesinin tamamının sakat, mânâsız, boş bir heyûlâ [madde] olduğu üzerinde ittifak etmeli, ona hayranlık, muhabbet duymaktan kaçınmalıyız”. (9)

Yine Ayverdi’ye göre, “Romalılar cahil ve kaba idiler” (10) ve “Avrupa, Rönesans’tan beri manevi sapıklığa düşmüştür; düşmesiyle beraber, bir buhrandan [bunalımdan] öbürüne geçmekte, anarşistlik, nihilistlik, sosyalizm, komünizim, Allahsızlık âfet halini almaktadır. [...]” (11) “Rönesans bir ilim ve sanat olayı değildir.” (12)

Ayverdi, Eski Yunan’dan söz ederken, bu toplumun mimarisinin en önde gelen yapıları olan tapınakların içlerine girilmediğini belirttikten sonra, “Buna bina denemez” (13) saptamasını yapar. Mimari yapıtları öteki sanat yapıtlarından ayıran en önemli özelliğin, kullanılan bir iç mekâna sahip olmaları olduğu düşünüldüğünde, dışarıdan seyredilen bir Yunan Tapınağı’nın heykelsi yönünün daha ağır bastığı ileri sürülebilir ve sürülmüştür; ama içinde heykeller barındırabilen böyle bir yapının, örneğin Parthenon’un, bina olmadığını söylemek, bir abartmadır. Kaldı ki Ekrem Hakkı Ayverdi, bu kadarla da yetinmez, sözü, “Yunanlıların mimaride söyleyebilecekleri bir şey yoktur” (14) diyerek, iyice ileri götürür ve böylece, o güne kadar yazılmış olan bütün mimarlık tarihi kitaplarının Eski Yunan Mimarisi ile ilgili sayfalarını çöpe atar.

Yine aynı kişiye göre, Roma Mimarisi, “Yunan tarzının, sanki üfürüp de şişirilmiş bir tekrarından ibarettir.” (15) Roma’da, gereksinim olup olmadığına bakılmaksızın, iri, süslü, gösterişli bina yapma tutkusu vardır. (16)

Ortaçağ boyunca, başta Fransa olmak üzere, Avrupa’nın büyük bir bölümüne egemen olan Chartres Katedrali, Amiens Katedrali, Reims Katedrali, Köln Katedrali, Milano Katedrali gibi görkemli yapıtlar ortaya koyan ve Viollet-le-Duc’ün de belirttiği gibi, kolonlardan sivri kemerlere, sivri kemerlerden uçan payandalara, çeşitli mimari öğeleri, mükemmel bir strüktürel işlevsellik anlayışıyla kullanan Gotik Stil de, bu konuda pek bilgili olmadığını sandığım Ayverdi’nin eleştiri oklarına şöyle hedef olmuştur:

[...] Meselâ bir gotik katedralini ele alalım [...] Çatılı binada fennen hiç lüzumu olmayan payandalar ve oradan duvara atlayan kemerler, saçak bir sıra iğne gibi motifler dizisi. (17)

“ANADOLU MEDENİYETİ MASALI”

Sabahattin Eyüboğlu, “Bizim Anadolu” başlıklı denemesinde şöyle der:

Bu memleket niçin bizim? Dört yüz atlıyla Orta Asya’dan gelip fethettiğimiz için mi? [...] Hititler, Frigyalılar, Yunanlılar, Farslar, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu’yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil, onlar Anadolu’nun malı olmuş [...] Kaynaşmış, halleşmiş hepsi [...] Biz bu toprakları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için, en eskiden, en yeniye ne varsa yurdumuzda, öz malımızdır. Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra Hıristiyan olmuşuz, sonra Müslüman. Tapınakları kuran da bu halkmış, kiliseleri, camileri de. (18)

Bu çeşitlilik, bu zenginlik, dünyanın başka bir bölgesinde benzeri olmayan, gurur duyulacak, övünülecek bir şeydir.

Ama Hakkı Ekrem Ayverdi bu kanıda değildir. Ona göre:

Türkler buraya [Anadolu’ya] kurulmuş, nizâmı malûm [düzeni bilinen] bir cemaat halinde geldiler, [orada] haritalardan silinmiş höyükler buldular. Merak edip, bir tanesine bile el sürmediler. (19) [Anadolu’da], Bitinya, Frigyalılar, Misyalılar, Lidyalılar, Galatlar, Kapadokyalılar, Karyalılar ve Elenistik devrin küçük siyasi birlikleri, Romalılar, sonra onun mirasçısı Bizanslılar’ın eserleri vardı [...] Türkler, [...] başlarını çevirip bakmadılar bile. (20) “İyon Medeniyeti”, “Anadolu Mahalli Kültürü” gibi “safsatalar” [gerçek süsü verilmiş yalanlar] “maksad-ı mahsusla” [özel amaçla], “hamuru Yunan ile yoğrulmuş Avrupa’dan, tahsilleri sırasında kaptıkları Grek hayranlığını memlekete yaymak için” (21) birtakım insanlar tarafından uydurulmuştur; “Anadolu-İyon Medeniyeti teranesi” ve “mahalli eski kavimlere dayanan bir kıta kültürü, ithal malı bir tezvirden [yalan dolandan] ibarettir” (22); “Anadolu Medeniyeti” deyimi bir efsane bile değildir, çocuklara anlatılan masallardan farksızdır (23); ayrıca, “müşterek bir Akdeniz Medeniyeti” de yoktur. (24)

Böyle düşünen birinin, Anadolu’da ya da İstanbul’da bulunan, ama Türk-İslam Uygarlığı’nın ürünü olmayan yapıtların, mimari kalıntıların araştırılması, ortaya çıkarılması, korunması için çaba gösterilmesini onaylamaması; “Büyük Teodosyus’un Zafer Abidesi’nin parçaları” olan “taşları” (25) önemsememesi; “[...] Cenup sahillerimizde Elenistik, Roma, Bizans devirlerini ihyâ için avuç dolusu sarfiyat ve senelerden beri devam eden hafriyat”a (26) karşı çıkması; bu işlere ayrılan paraların Süleymaniye için harcanmasını istemesi (27) ve dahası, “kervana uyma gösterisi içinde”, yani Batılılara öykünerek, toprak altından çıkarıp “topladığımız taş eserlerin çiftlerini” verip, “mukabilinde [karşılığında] can ve kan ile bizi alâkadar eden” eserlerimizi edinmemizi (28) salık vermesi son derece doğaldır.

LE CORBUSİER’NİN “AFYONKEŞ MUHAYYİLESİ”, “SEMERLİ YAPI”

Ayverdi’nin acımasız eleştirilerinden, çağımız mimarlığının, gerek dünyadaki, gerekse ülkemizdeki temsilcileri de paylarını alırlar. İşte onun bu konudaki düşüncelerini açık seçik bir biçimde ortaya koyan cümlelerinden bir demet:

Bugün mimari yoktur; tekniğin üst üste koyduğu, yan yana yapıştırdığı yığınlar vardır. (29)

[...] Tamamı mecmualardan aşırılmış, basma kalıp, teşhir camekânı kıyafetinde binalar uydurup, millete mimarisini unutturmaya çalışıyorlar. (30)

Sakın bize bilmem ‘New York’da bir Amerikan eseri olarak meydana getirilen cam bina’misal gösterilmesin. (31)

[...] Le Corbusier’nin afyonkeş muhayyilesinin aksi [düş kurma yetisinin yansıması] gibi tablolarını gördünüz mü? O resimleri ve bu mimariyi doğuran aynı adam ve aynı zihniyettir. (32)

Saraçhane’deki İstanbul Belediyesi binasını, çevreye saygılı olmadığı gerekçesiyle eleştiren ve “semerli yapı” olarak adlandıran (33) Ayverdi’ye göre, Tarabya Oteli’ni gördüğünüzde, “ ‘Ah zavallı, boğazı sıkılmış Boğaziçi’ demekten kendinizi alamazsınız.” (34)

Ve son olarak, bu mühendis-mimarın, İstanbul Hilton Oteli ve İstanbul Sheraton Oteli hakkındaki görüşleri:

İşte Hilton. Yarın kenarına şöyle iliştirilmiş, yamyassı bir tahta perde. (35)

İşte yapılmakta olan Sheraton. Balta yüzü gibi keskin köşeler, penceresiz, dolu cidarlar ve sipsivri bir gövde üstünde, yana kaykılmış bir ibik. (36)

BİR OSMANLI MİMARİSİ TUTKUNU

“Dünyada tek gerçek vardır: İSLÂMİYET [...] Gerisi teferruat [ayrıntı]” (37) diyen, tam bir Osmanlı insanı olan bu kişinin, tartışma götürmez biçimde öne çıkan bir başka temel özelliği de, Osmanlı Mimarisi’ne olan büyük tutkusu, büyük hayranlığıdır.

Ayverdi’ye göre, “Osmanlı mimari üslûbu, bütün dünyadaki mimarilerin hepsine tepeden bakmakta, kimse ondaki mânâya yaklaşamamakta[dır].” (38) “Mimarimiz [Osmanlı Mimarisi] kemâlin [olgunluğun] son mertebesine [aşamasına] ulaşmıştır.” (39) Bu mimari, “dünya yüzünde dört başı mâmur tek mimari”dir. (40)

Osmanlılar’ın, özellikle cami mimarisinde ustalaştıklarını, yetkinliğe ulaştıklarını; bu yapıların “hiç bir mimari üslûbun varamadığı, elde edemediği bir kıymet ve haşmette, birer kemal ve tenâsüb abidesi” (41) olduklarını vurgulayan Ayverdi, bunun bir kanıtı olarak, gerek Arap camilerine, gerekse kiliselere, katedrallere, “istenildiği gibi ilaveler ve çıkarmalar” (42) yapılabilmesini, oysa Osmanlı camilerine “bir santim dahi ilâve”(43) yapılmamasını gösterir.

Bir başka kanıt ise süslemeyle ilgilidir. Ayverdi’ye göre, Osmanlı camilerinde aşırı bir süsleme yoktur, çünkü “çok tezyinat zaif [zayıf] mimarinin can kurtaran simididir.” (44) Osmanlı Mimarisi’nde “bir taşkınlık, bir gösteriş, bir yarışma” da yoktur, çünkü bu mimaride “bunlarla örtülecek bir eksiklik, bir kusur” bulunmamaktadır. (45)

“Projesi mimar Fatin Uluengin Bey’e ait olan Ankara’daki Kocatepe Camii, güzelin devri olmadığına en büyük bir delil teşkil etmektedir.” (46)

OSMANLI MİMARİSİ’NİN MUCİZEVİ KÖKENİ

Ayverdi’ye göre, Osmanlı Mimarisi, uzun bir birikim ve etkileşim sürecinin sonucunda değil, mucizevi biçimde, “semâdan inip, bu toprakta bitmişcesine yekden Bursa’da doğmuş [tur].” (47)

Aynı inancı dile getiren şu sözler de, Ayverdi’nindir:

Osmanlılar âniden yepyeni bir çıkış yapıyorlar. Bu çıkış, Bursa’daki Sultan Orhan Camii ile başlıyor. Nedir bu? Yepyeni bir şey. Allah’ın ilhâmı bu. Başka hiç bir şey ile izah edilemez. Mânevi bir buluştur bu. Madde ile tefsir edemiyoruz [açıklayamıyoruz] bunun menşelerini. Çünkü Türk Milleti’nin bu kolu, dünya hâkimiyeti, dünya devleti idealine sahipti. İslâm’ın İlay-ı Kelimetullah’nı [Allah sözünü yükseltmeyi] kendilerine gaye edindikleri için, yeni bir ruh halleri var. Ona göre de yeni bir mimari çıkarmışlar. Kim çıkardı, kim yaptı bilinemez. Allah’ın ilhamı bu. Başka bir şekilde ifade kabil değildir. (48)

DAHA BAŞKA KONULAR: BOĞAZ KÖPRÜSÜ, ON EMİR vb.

Ekrem Hakkı Ayverdi, makalelerinde daha başka konulara da değinmiştir. Yazımın bu bölümünde, bunlardan örnekler vereceğim.

Ayverdi’nin gözünde, Fatih Sultan Mehmed’in ve onun dönemindeki Osmanlı Mimarisi’nin özel bir yeri ve önemi vardır. Ayverdi’ye göre, İstanbul’u fetheden ve Osmanlı Beyliği’ni Osmanlı İmparatorluğu’na dönüştüren bu kişi, yalnızca padişah değildir; aynı zamanda, İstanbul’un “ilk belediye reisidir” (49), “ilk şehreminidir” (50), “İstanbul’un baş mimarıdır” (51); “şehrin âbidelerinin yerini göstermiş, iskân ve ticaret sahalarını değiştirmiş ve insan ölçüsünde bir mimari ve şehircilik meydana getirmiştir” (52).

Daha çok anıtsal mimariyle ilgilenen, Fatih Devri Osmanlı Mimarisi üzerine ayrıntılı araştırmalar yapıp kitaplar yazan Ayverdi, makalelerinde Türk Evi’nden pek sözetmemiştir. Ancak, kendisiyle, “Türk Edebiyatı Dergisi” için yapılan bir söyleşide, “Türk Evi nedir?” sorusuna verdiği yanıtta, “Türk Evi rahatlık ve huzur evidir. Huzur veren evdir” demiş ve arkasından da, “Apartman, evin kâtilidir” diye eklemiştir. (53) Aynı söyleşide yöneltilen “Nail Çakırhan’ın evi hakkındaki değerlendirmeniz nedir? Türk Evi modelini yansıtıyor mu?” sorusuna verdiği yanıt ise şöyledir:

Bir kulübedir. En basit, en ufak bir bina. Ne Osmanlılık vardır. Osmanlı’ya benzer. Evet, rahat, güzel. Fakat bir şey değildir, sıfır. O sıfırı taktir etmişler ve mükâfatlandırmışlar. Bu siyasi bir şeydir. Bir tane de Türk Evi olsun diye. (54)

Çevre sorunlarına çok duyarlı olan bu mimar, Boğaz Köprüsü ile ilgili düşüncelerini, “Türkiye Mecmuası”nda yayımlanan, “Bizde Olsaydı Ne Yapardık?” başlıklı makalesinde, daha ta 1953 yılında dile getirmiştir:

Ve asıl en feci hazırlık, teşebbüslerin en korkuncu da, Boğaziçi’nde köprü meselesidir [...] Adalar’dan, Marmara’dan tâ Karadeniz’e uzanan, etrafı kıvrımlı tepeler, koylarla müzeyyen [süslü] Boğaziçi’ne, mekanik medeniyetin soğuk bir suratını asmayı düşünüyoruz. (55)

Ona göre, Boğaziçi’nin “boğazına bir ahtapot gibi sarılacak” (56) olan böyle bir köprü yerine, bir tünel yapmak daha doğru olacaktır. Ayverdi, bu görüşünü, 27 Mart 1957 tarihli “Havâdis Gazetesi”nde yayımlanan, “Boğaz Tüneli” başlıklı makalesinde ortaya koymuştur. (57)

Ne var ki, tıpkı Eiffel Kulesi’nin yapımına karşı çıkan Fransız yazarı Guy de Maupassant’ın, daha sonraları, “Kule’nin görülmediği tek yer burası” gibi, hiç de inandırıcı olmayan bir özüre sığınarak, Kule’deki bir restoranda yemek yemesi gibi, Ayverdi’nin de, Boğaziçi Köprüsü’nün yapımının tamamlanmasından sonra, “Hiç de fena olmadı, çirkinleştirmedi” dediği ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Halil Açıkgöz’ün, bir gün Köprü’den birlikte geçerken, Köprü’ye bir zamanlar neden karşı çıktığını sorması üzerine, besbelli ki 1950’li yılları kastederek, “O zaman bu zarâfeti temin edecek teknik imkân yoktu” yanıtını verdiği söylenir. (58)

Son olarak, bu yazının konusunu oluşturan bu mimarın, bundan yaklaşık 30 yıl önce, Nisan 1972’de yayımlanan “Kubbealtı Akademi Mecmuası”nın ikinci sayısında yer alan ve onun mimarlık anlayışını ortaya koyan; kendisinin de aynı makalede belirttiği gibi, “Evamir-i Aşere”yi, yani Musa peygamber’in ünlü “On Emir”ini anımsatan on ilke:

Biz, mimaride kendimizi bulmalıyız. Bina yaparken meselâ:

1)Toptan bir sanat eseri olmasını; 2)Binanın yekpâreliğini; 3) Mahremiyet ve husûsiyet taşımasını; 4) Cam kafes misâli, içinde rahat edilemez, oturulamaz, korunulamaz olmamasını; 5) Vazifeye tam uygunluğunu; 6) Eserin toprağa oturtulup topoğrafyaya uydurulmasını; 7) Rengârenk, deli alacası boyanmamasını; 8) Orasına burasına, hasta ruhların tayıfları gibi resimler, kabartmalar dizilmemesini; 9) Lüzumsuz, koskoca camlar yaptıktan sonra, bunların bir tarafına, hiçbir vazifesi olmayan demir şebekeler çekilmemesini; 10) Nihâyet, fuzûli teşekküllerin Türk mimarına, şu uslûbu tâkip edemezsin, edersen, seni topluluktan çıkarırız tehdidini savuramamasını isteyeceğiz. (59)

 

NOTLAR

1. Bu çalışmaların listesi için bkz.: Ekrem Hakkı Ayverdi, 1985, Makaleler, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, ss.XVI – XVIII. 2. Bu çalışmaların listesi için bkz.: Makaleler, ss.XI – XVI. 3. Alıntılar, makalelerin yayımlandığı özgün kaynaklardan değil, İstanbul Fetih Cemiyeti’nin, bunları derleyen, “Ekrem Hakkı Ayverdi - Makaleler” başlıklı kitaptan yapılmıştır. Dipnotlarda, ilgili derginin ya da gazetenin yanısıra, alıntının yapıldığı kitabın sayfa numarası da, parantez içinde verilmiştir. 4. Ayverdi, 1974, “Ne Yunan-Roma, Ne Garb”, Orta Doğu Gazetesi, 27-30.11.1974, İstanbul. (Makaleler, s.272) 5. Ayverdi, Nisan 1976, “Ekrem Hakkı Ayverdi ile Mûlâkat”, Pınar Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.508). 6. Ayverdi, Aralık 1982, “Mimari ve Mûsikî”, Türk Edebiyatı Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.39). 7. Ayverdi, Nisan 1976, “Ekrem Hakkı Ayverdi ile Mûlâkat”, Pınar Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.514).8. Ayverdi, 1974, “Ne Yunan - Roma, Ne Garb”, Orta Doğu Gazetesi, 27-30.11.1974, İstanbul.
9. Makaleler, s.270. 10. Makaleler, s.263. 11. Makaleler, s.261. 12. Ayverdi, 1980, “Bizans, Fetih Öncesi Bizim Şimdi İçinde Bulunduğumuz Durumu Yaşıyordu”, Hergün Gazetesi, 29-30 Mayıs 1980. (Makaleler, s.504) 13. Nisan 1976, “Ekrem Hakkı Ayverdi ile Mûlâkat”, Pınar Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.507) 14. Makaleler, s.508. 15. Makaleler, s.508. 16. Ayverdi, 1974, “Ne Yunan-Roma, Ne Garb”, Orta Doğu Gazetesi, 27-30.11.1974, İstanbul. (Makaleler, s.265) 17. Ayverdi, Aralık 1982, “Mimari ve Mûsikî”, Türk Edebiyatı Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.37). 18. Sabahattin Eyüboğlu, 1994, “Bizim Anadolu”, Mavi ve Kara, Çağdaş Yayınları, İstanbul, s.9. 19. Ayverdi, Kasım 1983, “Anadolu Medeniyeti Masalı”, Türk Edebiyatı Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.383). 20. Ayverdi, Kasım 1983. (Makaleler, s.384) 21. Ayverdi, 1974, “Ne Yunan-Roma, Ne Garb”, Orta Doğu Gazetesi, 27-30.11.1974, İstanbul. (Makaleler, s.272) 22. Ayverdi, 1974. (Makaleler, s.271) 23. Ayverdi, Kasım 1983, “Anadolu Medeniyeti Masalı, Türk Edebiyatı Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.374). 24. Ayverdi, 1974, “Ne Yunan-Roma, Ne Garb”, Orta Doğu Gazetesi, 27-30.11.1974, İstanbul. (Makaleler, s.270) 25. Ayverdi, 1974. (Makaleler, s.273) 26. Ayverdi, 1974. (Makaleler, s.275) 27. Ayverdi, 1974. (Makaleler, s.275) 28. Ayverdi, Ocak 1981, “Müze Şehir”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl:10, Sayı:1, İstanbul. (Makaleler, s.171) 29. Ayverdi, Ekim 1972, “Boğaziçi’nde Bir Temel Taşı”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl:1, Sayı:4, İstanbul. (Makaleler, s.174) 30. Ayverdi, Ekim 1972. (Makaleler, s.176) 31. Ayverdi, Ekim 1972. (Makaleler, s.178) 32. Ayverdi, 1956, “Bir Cami Maketi İçin”, Havâdis Gazetesi, 14 Teşrinisâni 1956. (Makaleler, s.234) 33. Ayverdi, Mart 1960, “Venedik’le Karşı Karşıya”, Türk Yurdu Dergisi, Ankara. (Makaleler, s.142) 34. Ayverdi, Mart 1960. (Makaleler, s.143) 35. Ayverdi, Ekim 1973, “Boğaziçi’nde Bir Temel Taşı”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl:1, Sayı: 4, İstanbul. (Makaleler, s.175) 36. Ayverdi, Ekim 1973. (Makaleler, ss.175, 176) 37. Ayverdi, 1980, “Bizans, Fetih Öncesi Bizim Şimdi İçinde Bulunduğumuz Durumu Yaşıyordu”, Hergün Gazetesi, 29-30 Mayıs 1980. (Makaleler, s.505) 38. Ayverdi, Ocak 1981, “Müze Şehir”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl:10, sayı:1, İstanbul. (Makaleler, s.166) 39. Ayverdi, 1956, “Bir Cami Maketi İçin”, Havâdis Gazetesi, 14 Teşrinisâni 1956. (Makaleler, s.233) 40. 1982, “Ünlü Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi ile Sohbet”, Tercüman Gazetesi, 4-5.7.1982. (Makaleler, s.486) 41. Ayverdi, Ekim 1972, “Boğaziçi’nde Bir Temel Taşı”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl:1, Sayı:4, İstanbul. (Makaleler, s.179) 42. Nisan 1976, “Ekrem Hakkı Ayverdi ile Mûlâkat”, Pınar Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.511) 43. Nisan 1976, Pınar Dergisi. (Makaleler, s.511) 44. Ayverdi, Aralık 1982, “Mimari ve Mûsikî”, Türk Edebiyatı Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.35) 45. Ayverdi, Nisan 1972, “Hazineler Üstünde”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl:1, Sayı:2, İstanbul. (Makaleler,s.28)46. Ayverdi, Ocak 1979, “XIX. Ve XX. Asırlarda İstanbul Mimarisi”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl:8, Sayı: 1, İstanbul.47. Ayverdi, Aralık 1982, “Mimari ve Mûsikî”, Türk Edebiyatı Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.34) 48. Nisan 1976, “Ekrem Hakkı Ayverdi ile Mûlâkat”, Pınar Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.510) 49. Ayverdi, Ekim 1976, “İstanbul’un 523. Fetih Yılı Münasebetiyle Fethin Mânâsı”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl:5, Sayı:4, İstanbul. (Makaleler, s.148) 50. Ayverdi, Mayıs 1982, “Belde-i Tayyibe”, Türk Edebiyatı Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.156) 51. Ayverdi, Ekim 1976, “İstanbul’un 523. Fetih Yılı Münâsebetiyle Fethin Mânâsı”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl:5, Sayı:4, İstanbul. (Makaleler, s.152) 52. Ayverdi, Temmuz 1973, “İstanbul’un 520. Fetih Yılı Törenindeki Fetih Konuşması”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl:2, Sayı: 3, İstanbul. (Makaleler, s.148) 53. Kasım 1983, “Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Görüşleri”, Türk Edebiyatı Dergisi, İstanbul. (Makaleler, s.496) 54. Kasım 1983, Türk Edebiyatı Dergisi. (Makaleler, s.498) 55. Ayverdi, Mayıs 1953, “Bizde Olsaydı Ne Yapardık?”, Türkiye Mecmuası, İstanbul. (Makaleler, ss.207, 208) 56. Ayverdi, 1957, “Boğaz Köprüsü Meselesi”, Havâdis Gazetesi, 20.03.1957. (Makaleler, s.237) 57. Ayverdi, 1957, “Boğaz Tüneli”, Havâdis Gazetesi, 27.03.1957. (Makaleler, ss.240-243) 58. Makaleler, s.208. 59. Ayverdi, Nisan 1972, “Hazineler Üstünde”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl:1, Sayı:2, İstanbul. (Makaleler,s.29)

Kaynak:
MİMARLIK  Dergisi, Sayı:  335, Mayıs-Haziran 2007, ISSN 1300-4212
www.mo.org.tr/mimarlikdergisi/
Fotoğraf: www.habitat.org.tr

f t g m