• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

SANAT GELENEĞİMİZ

Nerede bağlanıp nerede çözüldüğü kestirilemeyen bir târihin diliyle her adımda bir gûna konuşan Anadolu Selçuklu merkezleri, hâlâ yer yer mihraklar veren âbidelerinin bakiyeleriyle bugün dâhi öğünebilir.

Tokat'ın Gök Medresesi, Rüstem Paşa Camii, Erzurum'un Çifte Minaresi, Melikşah Künbedi, Sivas'ın Gök Medresesi, Niğde'nin Ak Medresesi. Karaman'ın Hatuniye Medresesi; Çifte minareli medreseleri, Akşehir'in Taş Medresesi, tepeden tırnağa takıp takıştırmış gelinler gibi, hâlâ Anadoiu'nun bağrında hesabı görülmüş şanlı bir târih macerasının rüyasını dokuyan eserlerden bazılarıdır.

Ama bu nasıl bir şahsî rüya ki, içinde Helenistik-Roma dünyasının san'at görüşüyle irtibat ve iştirak kurmamış, saf bir Ortaasya ikliminin damgasını taşımaktadır.


Böylece de Selçuklu'lar, derinlemesine kök saldıkları Anadolu topraklarında fikrî ve bediî güçleriyle, ayrı bir medeniyetin örneklerini vererek Helenistik-Roma verimlerinin karşısına çıkmışlardır.

Öyle ki bir taraf, putperest ve politeist Greko-Romen bakiyelerine zemin teşkil ederken, diğer taraf, islâm'ın tevhidçi anlayışını san'at heyecanlany-e dile getirmeğe uğraşıyordu.


Bir dünya görüşü ve hayat felsefesinin cemiyet şartları içnde kalıplanıp ifadelenmesi demek olan mimarî, böylece Selçuklu'larda da, inanış ve düşünüşlerine, meydana getirdikleri san'at eserleriyle, ayna tutmakta idi.

Moğol istilâlarından, Iran ve Harzemlilerden kaçan ilim ve san'at adamları için Anadolu, bir nevi kal'a ve sığınak olmuş, şüphe yok ki bu akış ve kaynaşma, Selçuklu medeniyetini inceleştirip geliştirmekte ehemmiyetle rol oynamıştır.

Böylece de iran'ı, Turan'ı sarmış olan Islâmî anlayış, Anadolu Selçuklu'larında bir devre adım veren, fikir ve san'at meş'alesini tutuşturup, Sanat Geleneğimizırkî, coğrafî ve vicdanî bir terkib ve üslûp meydana getirmiştir.

Ortaasya'dan süzülüp, eğlendiği ve oyalandığı medeniyetlerden, az veya çok, izler ve tesirler ala ala yoluna devam eden Selçuk mimarîsi, Roma'nm mirasçısı ve Bizans'ın yakın komşusu olmasına rağmen, bu gayrı Islâmî san'atlara meyletmekten uzak kalırken, bir dereceye kadar Elcczire ve Iran san'at an'anelerine kulak kabartır olmuştur.

Fakat Selçuk mimarîsi, plânda olsun, süslemede olsun, mütecanis ve ağırbaşlı bir merhaleye varamamış olmakla beraber, gene de, kimden ne almış ne getirmişse, kendi tarzı ve üslûbu içinde hazmederek "yerliyim!" diye öğünecek bir olgunluktan da uzak kalmamıştır.

Öyle ki döl alıp döl veren bu canlı ve yaşayan san'at, izini ve zürriyetini bir yandan Haçlı ordularının eline vererek Avrupa'ya, bir yandan da, komşu medeniyetlerin ellerine vererek Mısır'a ve Endülüs'e kadar göndermiştir.

Anadolu SelçuKlu'ları, Süleyman Şah'dan sonra birlik ve merkeziyetlerini kaybederek içtimaî, siyasi ve iktisadî buhranlarla harman olup savrulurken bile, medeniyet ve san'at hamlelerini, âbidelerinin diliyle terennüm etmekten geri durmuyorlardı. Bir taraftan kılıçlarından kan damlayıp, içten ve dıştan vuran cenklerin kasırgası ile mamureleri viran olurken bile, soluk almak fırsatı bulur bulmaz, camiler, medreseler, hanlar, hamamlar, birer masal kahramanı gibi köklerini toprağa salıyor, çiniler pişiriliyor, nakışlar işleniyor, oymalar oyuluyor, taşa, mermere can veren eller, seslerini ve nefeslerini, gelecek zamanların kulağına okuyordu.

İlmin başına en şâhâne külahı geçiren, en yumuşak ve yumuşatıcı mekâm kuran Selçuk medreseleri, belki de öğrenme ve öğretme arzu, iştihâ ve disiplini verme bakımından, dünyanın yeniden elde etmek isteyeceği örnek bir tarz ve karakter taşır.

Öyle ki bir Sırçalı medrese, sanki zevk ve san'at infilâkının tâ kendisi imişcesine, Konya bozkırlarının ortasına, dilsiz bir ilim davetçisi imişcesine, bütün ihtişamiyle geçip oturmuştur.

Ya önünde huşu ile eğilmek arzusu uyandıran İnce minare medresesi için ne demeli? Kapısının üstünde, kıyamete kadar ayrılmamaya and içmiş iki âşık gönül gibi sarmaş dolaş olan rûmîler, irfan ve hikmet susamışlarına birer çağırış nağmesi değil de ya nedir?

San'at ve ziyneti, daha cümle kapısından başlayan ve içine ilk adım atana, kötülüklerini hatalarını dışarıda bırakmak, yerlerine güzellikler ve iyilikler koymak arzu ve iştiyakı veren bu Öğretim ve terbiye müesseseleri, muhteşem bir rüya gibi gerilip genişleyen eyvanları nakışlı, yaldızlı kubbeleri, bir vecd ve aşk ürpertisini çinilere, taşlara, oymalara, yazılara, motiflere geçirmiş renkleri, ahenkleri ve çizgilleriyle, ne kadar çağırıcı, dost ve aşina merkezlerdir.

Birer sevda nağmesi inceliğiyle vatan coğrafyasının orasına burasına serpilen bu medreseler, imaretler, kervansaraylar, îmân duygusunun etrafında birleşen ve örgüleşen bütün bu hayrat, ilim ve san'at aşkının merkezcikleri, Müslüman - Türk ordularının gaza ve cihad ruhu ile, nasü da atbaşı gitmekte bulunuyordu.

Ne ki Selçuk mimarîsi dört başı mâmur bir plân vahdetine varamadığı için, san'atkâr, hissettiği bu tereddüt ve zaafı, harikulade gösterişli tezyinat ile kapamak istemiştir.

Fakat Selçuk san'atında dikkat edilecek nokta, onun, Osmanlı mimarîsinin vahdetli ve mantıklı kemâlini hazırlayan bir çabalama merhalesi olduğu keyfiyetidir.

O Osmanlı mimarîsi ki bir koluyla Asya'ya, bir başka koluyla Afrika ve Avrupa'ya uzandığı halde, o da ne putperest ve politeist Greko-Romen üslûbuna kaymış ne Selçuk san'atma kur yapmaya tenez

zül etmiştir. Böylece de, Doğu'nun ve Batı'nm san'at plâtformuna ayak basmadan kurduğu şahsî bir ter-kib ve düzenle, san'atında, birlik ve sevgi şuurunu abideleştirmek suretyle, dünyaya parmak ısırtır olmuştur.

Şüphe yok ki bugün, târihî ve an'anevî yatağından çıkıp, yabancı ve soysuz cereyanların içine ka¬rışarak şahsiyetini kaybeden Türk mimarîsine, hâlâ asırların arkasından ses vermekte olan Selçuk ve Osmanlı mimarîsinin söyleyeceği söz, göstereceği yol, aşılayacağı şuur, idrak, zevk ve miras vardır.

Onu sığındığı yabancı san'atlarım pençesinden kurtaracak, küçüklük illetinin ittiği taklit bataklığından çekip tekrar târihî yatağına götürecek uyanık ve kudretli eli öpmeye, Türk mületi her zaman hazır beklemektedir.

Milli Kültür Mes'eleleri ve Maarif Davamız / Samiha AYVERDİ

f t g m