• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

Ekrem Hakkı Ayverdi'nin Ardından

İLHAN AYVERDİ

EKREM HAKKI AYVERDİ’NİN ARDINDAN

Direktör Ali Bey “Lehcetü’l Hakayık” adlı mizahi “Akça koca yüz yaşında…” eserinde cüce kelimesini “Büyük adamların yakından görünüşü” diye tarif eder. Bu, noksanlar ve kusurlarla dolu oldukları halde bazı hususiyetleri ile göz dolduran ve gözde büyütülen kimseleri ne güzel tasvir ediştir. İlk tanışma devresinde insana çok tesirli ve değişik gelen tipler, zaman geçtikçe fikir, his ve hatıralarındaki tekrar sebebiyle tatsızlaşır yavanlaşır, fikri hamule olarak dağarcıklarında neleri var neleri yoksa ortaya koyduktan sonra yavaş yavaş sığlaşırlar ve tükenirler. Kendini durmadan yenilemeyi bilenler, hal ve şartlara göre dalma şahsi hüküm ve teşhisleri olanlar ise gözümüzde herdem taze herdem büyüktürler.

Ömrümün yirmi beş senesini birlikte geçirmiş talihine erdiğim Ekrem Hakkı Ayverdi, bu yirmi beş sene zarfında gözümde ve gönlümde asla tükenmemiş, fikir ve karakter bakımından hiçbir zaman cüceleşmemiş daima büyük kalmıştır. Çünkü o, çok kuvvetli bir iman ve milliyet duygusunun son derece köklü bir kültür ile yoğrulmasından teşekkül etmiş bir şahsiyete sahipti ve kendine has sağlam güvenilir hükümleri olan insandı. Sorulur, cevap alınır; ne dedi, ne diyecek diye beklenirdi ve dedikleri daima tertemiz Müslüman imanının ve pırıl pırıl Türklük şuurunun imbiğinden geçmiş, sağlam düşündürücü, insani bir hedefe itici hükümler olurdu. Dini ve milli meselelerdeki hassasiyetini celadetini neşesini azim ve iradesini fisebilillah hizmet şuurunu zannederim kendisini tanımayanlara bu satırlarla anlatmak mümkün değil, daha doğrusu benim harcım değildir diyebilirim. Onun için ömrü boyunca eğilmeden, bükülmeden bir iman abidesi gibi dimdik ve salabetle yaşamış bu müstesna karaktere ait bir iki hatırayı, nakletmekle yetineceğim.

Ekrem Bey karşılık beklemeden sadece hak rızası için hizmet şuuruna ermiş kimse idi. Dördü Rumeli'ye ait sekiz büyük ciltlik külliyatını hiç bir telif hakkı talep etmeden İstanbul Fetih Cemiyetine bırakmıştı. bu eserleri hazırlayabilmek için yurt içinde ve dışında yapılan pek çok seyahatin masraflarını ve çeşitli harcamaları seve seve kendi cebinden karşılamış, elli yaşına kadar olan müteahitlik devresinin ona bu imkânı hazırlamış olmasına daima şükretmiş, alnının teri ile kazandıklarını eski ve yeni vatan topraklarının her köşesine serpilmiş ecdad yadigârı eserleri tesbit ve tanıtma yolunda harcamaktan büyük zevk duymuştu. Bu hali bana daima şu hadiseyi hatırlatmıştır.

Irak kralı Naibi Abdulillah, Ekrem Hakkı Bey’den bir saray camii yapmasını istemiş. O da bu iş için bir büro kurmuş ve Fatih Nişancı Mehmed Paşa camiini örnek alarak bir plân hazırlamıştı. Ne var ki Irak ihtilali plânının tatbikine imkan vermedi. Satsa büyük bir menfaat sağlayabileceği bu plânı dostluğa dayanan bir talep üzerine Burdur Vilayeti'ne hediye ediverdi.

Bir gün camiin temelinin atılacağı haberi geldi, davet edildik. Büyük bir memnuniyetle kabul etti, dostlarımızla beraber gittik. Çok zevkli gece sohbetlerimizden birinde, o zamanki Burdur Valisi Ömer Naci Bozkurt Bey, bize Gazi Çavuş'u anlattı:

istiklâl harbi gazilerinden olan bu zat hasta ve varlıksızdır, kulübesi zelzelede yıkılmıştı. Karnı komşularının himmet ve yardımı ile doymaktadır. Vali Bey ve Burdur'daki bir paşa Gazi çavuşu ziyarete gider. Maksatları yardım etmektir. Teklifleri reddedilince paşa: "Gazi çavuş, senin istiklâl madalyan var, maaş bağlatalım" der. Fakat kabul ettiremezler. Paşa "Neden istemiyorsun, bu maaşı paşa bile alıyor" dediği zaman ise şu şahane cevabı verir: "Paşam, paşa fikir imiş. Ben cepheye din ve devletim için, ilâyi kelimetullah için gittim. Hak rızasından gayri karşılık beklemedim. Şimdi beş kuruş alırsam kendimi ücretli asker sayarım. Bırakın, bu huzuru benden almayın." O zaman bu zamandır gözümde devlet dahi hazırlayacağı eserler için telif hakkı almama peşin şart koşan Ekrem Hakkı Bey ve Gazi çavuş aynı asil zihniyetin temsilcileridirler.

Ekrem Bey 1976 senesinde bir sohbet esnasında kültür müsteşarı Emin Bilgiç Beyefendi’ye "Devlet bana imkân tanısa, Balkan devletlerinden gereken izni alsa. Rumeli'deki bütün Osmanlı eserlerini tesbit ve tetkik ederdim” demişti. 76 yaşın pek de harcı olmayan meşakkati bir seyahate bağlı böyle bir çalışma aslında gönlündeki arzunun bir ifadesi idi. Emin Bilgiç Bey bu söz üzerinde samimi bir ısrarla durdu ve bir sohbet esnasında Rumeli'ye duyulan gönül yanıklığı ile izhar edilmiş bir arzuyu büyük bir gayret ve himmetle tahakkuk ettirme yoluna koyuldu ve biz kendimizi 23.8.1976 tarihinde Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya ve Macaristan'ı dolaşmak, buralardaki binlerce eseri incelemek üzere 6 kişilik bir heyet halinde yola çıkmış bulduk.

Aştığı çok yüksek dağlar, insana sonradan “Ben buralara nasıl tırmanmışım diye ne türlü dehşet verirse bu seyahat ve sonunda yazılan, Balkanlardaki 17 bin küsür eserin kütüğü mahiyetindeki dört büyük cilt de Ekrem Hakkı Bey’e her zaman aynı samimi hayret ve dehşeti vermişti. Daima "Ben bunları nasıl yazdım, yazamazdım, yazdırıldı" der ve eserinde nefsini değil hep kendisine dağlar devirten manevi gücü görürdü.

Bu cidden çok yorucu, çok meşakkatli, Bulgaristan'da tevkif edilmemize kadar varan çilelerle dolu Seyahat'e hizmet aşkı olmasa katlanması imkânsızdı. Çünkü aslında olur olmaz şartlara kolayca intibak edebilen bir insan değildi. Alışkanlıktan, adetleri yerleşmişti. Bunlardan çok zor vazgeçerdi. Mizacı ve vücut yapısı, hatta cildi ile bile şartlı idi. Bütün bunlara ve ilerleyen yaşına rağmen hiç gevşemeden, yılmadan, çalışma temposundan hiç bir şey kaybetmeden, her türlü meşakkate ve yorgunluğa katlandı. Gençler yoruluyor, o yorulmuyor, gayret ve şevki ile ekibi gevşemeye asla bırakmadan dimdik ayakta tutuyordu. Yollar aşıldı, camiler, köprüler, hanlar, hamamlar ölçüldü, notlar alındı, müsaade verilmeyen yerlere hile girilme yolu bulundu ve nihayet Budapeşte'ye gelindi, Sefaret erkânı seferber olduğu halde otellerde bir tek yer bulunamadı. Eskiden yar şimdi ağyar olan bu diyarda, hüzünlü bir sonbahar akşamında. Tuna kenarında yatacak yer bulamadan kalakalmıştık, ilk defa paniğe kapıldı diyebilirim, Ayağını yere uzatarak "Bu yaşta buralara gelmek akıl kârımıydı" diye söylendi ve fakat çok kısa bir zaman sonra silkindiğini omuzlarını tekrar dikleştirdiğini gördüm. "Ne oluyorsun? Akça koca yüz yaşında at sırtında Kandıra'yı almıştı." Dedi. Kendi kendine çıkışmasını asla unutamam. Ondan sonra bu aramızda bir gayret parolası gibi kaldı: "Akça koca yüz yaşında..."

Niyazım Cenab-ı Hakk'ın Ekrem Hakkı Ayverdi'ye gani gani rahmet bu millete, yüz yaşında hizmet peşinde koşan Akça koca ve Ayverdi gibi evlâtlar ihsan eylemesidir.

f t g m