• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

Bursa'da Osmanlı Mimarisi Üzerine

Bursa'da Osmanlı Mimarisi Üzerine

Bursa'ya gönül verenler için A.H. Tanpınar'ı hatırlamadan bu şehre ilişkin bir şeyler söylemek hemen hemen imkânsız gibidir. Tanpınar, mimar ya da sanat tarihçisi olmamasına rağmen insanları, şehirleri ve geçmiş zamanı derinden kavrayan duyarlılığı ile birçoğumuzun göremediğini görebilmiş, sezgilerini kültür tarihinin çerçevesine oturtabilmiştir. Ünlü "Beş Şehir"'inde, Bursa'ya ayırdığı ve her satırında bu şehre aşık olduğu hissedilen bölüm, ilk Osmanlı başkentinin temel özelliğini vurgulayan şu satırlar ile başlar:

"Şimdiye kadar gördüğüm şehirler içinde Bursa kadar mauayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamıyorum. Fetihten 1453 senesine kadar geçen 130 sene sade baştanbaşa ve iliklerine kadar bir Türk şehri olmasına yetmemiş, aynı zamanda onun manevi çehresini gelecek zaman için hiç değişmeyecek şekilde tesbit etmiştir. Uğradığı değişiklikler, felaketler ve ihmaller, kaydettiği ileri ve mesut merhaleler ne olursa olsun o, hep bu ilk kuruluş çağının havasını saklar, onun arkasından bizimle konuşur, onun şiirini teneffüs eder. Bu devir haddi zatında bir mucize, bir kahramanlık ve ruhaniyet devri olduğu için, Bursa, Türk ruhunun en halis ölçülerine kendiliğinden sahiptir, denebilir. Bu hakikati gayet iyi gören ve anlayan Evliya Çelebi, Bursa'dan bahsederken 'ruhaniyetli bir şehirdir' der."

Gerçekten de, Türkler'in eline geçitiği 1326 yılında, henüz bir Anadolu Türkmen Beyliği düzeyinde olan Osmanlı Devleti'nin ilk "payitahtı", bir yandan söz konusu siyasi kuruluşun beylikten imparatorluğa doğru gelişen çizgisinin hareket noktası olmuş, buna paralel olarak da kültür ve sanat tarihimizde Anadolu - merkezli Selçuklu ve Beylikler devirleri Türk kimliğinin çok uluslu Osmanlı kimliğine dönüştüğü bir pota görevini üstlenmiştir. Bu arada mimarlık tarihimizdeki yeri açısından Bursa'ya baktığımızda bu şehrin, Osmanlı mimarisinin ilk üslup arayışlarını ve tereddütlerini yaşadığı, farklı kültür coğrafyalarından kaynaklanan çeşitli etkileri kabullendiği, bunları özümseyerek icad ettiği yeni terkipleri, daha sonraki dönemlerde göremediğimiz bir heyecan ile - yine Tanpınar'ın tabiriyle "fetih günlerinin saf neşesi" içinde gerçekleştirdiği bir tür laboratuvar olduğunu fark ederiz. Türk mimarisi tarihinin zaman ve mekân bakımından en geniş aşaması olan, ayrıca özellikle Fatih devrinden itibaren Türkler'in yanısıra "pax ottomana" (Osmanlı tipi barış) içinde yaşayan diğer birçok kavmin de ortak malı olan Osmanlı mimarisi ilk önemli eserlerini Orhan Gazi devrinde Bursa ve yakın çevresinde vermiş, bu şehir kendisinden sonra başkent sıfatını kazanan Edirne'de, II. Murad'ın 1437 - 1447 yılları arasında, merkezi planlı selâtin camilerinin ilk örneği olan ve Koca Sinan'ın ilginç bir rastlantı sonucunda yine Edirne'deki Selimiye Cami ile en üst düzeye taşıyacağı klasik üslup döneminin kapısını açan Üç Şerefeli Camii inşa ettirmesine kadar Osmanlı mimarisindeki gelişmelerin yönlendiricisi olmuştur. Bir başka deyimle, bir yandan Osmanlı mimarisinin, 1326'yı izleyen bir yüzyıllık süre zarfında Bursa başta olmak üzere, Anadolu ve Rumeli topraklarında gerçekleştirdiği birikim, diğer taraftan aynı dönemde, coğrafi konumları ve bunun sağladığı açılım imkânları sayesinde diğer bazı Batı Anadolu beyliklerinde özellikle Aydınoğlu ve Saruhanoğlu topraklarında ortaya çıkan cesur ve özgün atılımlar Edirne' de Üç Şerefeli Cami ile Türk mimarisinin en özgün ve güçlü sentezinde düğümlenmiştir.

Orhan Gazi'nin, şehri fethetmesini müteakip başlattığı yoğun imar faaliyeti II. Murad'ın 1426 tarihli Muradiye Külliyesi'ne kadar aynı yoğunlukta devam etmekte, bu tarihten sonra kuruluşu XVI. yüzyıl sonlarına ait olmakla birlikte XIX. yüzyılda tamamen yenilenen Emir Sultan Külliyesi dışında Bursa' da geniş kapsamlı mimari uygulamaya rastlanmamaktadır. Çelebi Sultan Mehmed'in Ankara Meydan Muharebesi ile dağılan Osmanlı Devleti'ni kısa bir süre sonra tekrar toparlanmasından sonra, II. Murad devrinde Anadolu'da ve Balkanlar'da tekrar hızla büyümeye başlayan devletin, siyasi hayatta olduğu gibi kültür hayatında da ağırlık merkezini Bursa'dan Edirne'ye kaydırdığı hissedilir.

Tahtageçen padişahın, Bursa ve Edirne'de inşa ettirdiği Muradiye camilerin, Bursa'da 1339 - 1340 tarihli Orhan Gazi Camii'in getirdiği yeniliklere pek bir şey katmamasına karşılık, Osmanlı mimarisinde yepyeni bir çığır açan Üç Şerefeli Camii Edirne'de inşa ettirmesi, Bursa'nın elindeki meşalenin artık Edirne'ye geçmiş bulunduğunu kanıtlamakta, yakın bir gelecekte İstanbul'u fethederek kendine başkent edinecek olan Osmanlı'nın gözünde, İstanbul yolu üzerindeki Edirne'nin artık daha fazla önem taşımaya başladığını göstermektedir. Sonuçta Bursa'da bulunan mimari eserlerin incelenmesi erken dönem Osmanlı mimarisinin gelişme çizgisindeki bellibaşlı durakları izlemeyi, ayrıca Fatih devrinden Cumhuriyet'e kadar İstanbul merkezli olarak ömrünü devam ettirecek olan Osmanlı mimarisini diğer Türk mimari üsluplarından farklı kılan bazı temel özelliklerini tesbit etmeyi mümkün kılmaktadır.

Camiler ve Mescitler:

Bursa ilinde bulunan camiler ve mescitleri, tasarımlarına göre, yalından gelişmişe doğru şu şekilde sınıflandırmak mümkündür:

Çatılı camiler ve mescitler:

İstanbul mescitlerinin büyük çoğunluğunda kâgir duvarlı ve kırma çatılı tasarımın kullanılmış olmasına karşılık Bursa'daki mescitlerde kare planlı ve tek kubbeli tasarım tercih edilmiştir. Yine de bu şehirde duvarları moloz taş, almaşık veya hımış örgülü, üstleri kırma çatı ile örtülü mütevazi mahalle mescitlerine rastlanır.

Tek kubbeli camiler ve mescitler:

Çoğunlukla mahalle ölçeğinde tasarlanmış ufak boyutlu camilerde ve mescitlerde, bazen de İznik'teki Yeşil Cami gibi daha geniş kapsamlı camilerde uygulanan bu şemanın kökeninde XIII. yüzyılın Selçuklu mescitleri yatar. Günümüzde hemen hepsi cami olarak kullanılan bu tür yapıların önemli bir kesimi başlangıçta mescit olarak tasarlanmış, daha sonra içlerine minber eklenmek ve vakfiyelerinin kapsamı genişletilmek suretiyle camiye dönüştürülmüştür. Söz konusu yapılar kare planlı ve kubbeli bir harim ile bunun girişindeki son cemaat yeri revağından meydana gelmekte, minare ise bu iki bölümü ayıran duvarın doğu veya batı ucunda yer almaktadır. Kubbeye geçiş prizmatik üçgenler kuşağı, pandantifler veya tromplar ile gerçekleştirilmiştir.

Bursa'nın fethedildiği yıl (1326) Hisar semtinde inşa ettirilen Alâeddin Bey Camii, bu cami tipinin en eski örneğidir. Osmanlı döneminde kendi türünün ilk örneği olan son cemaat revağının tuğladan sivri kemerleri devşirme sütun başlıklarına oturmaktadır. Bursa'da özellikle XV. yüzyılın ikinci yarısında, birbirine benzeyen, bu şehre özgü bir mescit tipi ortaya çıkmıştır. Kare planlı ve kubbeli bu yapıların ortak özellikleri, üç birimli, yanlardan kapalı ve geometrik tuğla - taş bezemeli bir kalkan duvarına sahip son cemaat yerleridir. Sitti Hatun Mescidi ile Tuz pazarı Mescidi Fatih döneminden iki örnek olarak zikredilebilir.

Bursa'nın doğu kesiminde, şehre hakim bir mevkide yer alan Emir Sultan Cami ve Külliyesi, Yıldırım Bayezid döneminde, 1391'de Buhara'dan gelerek Bursa'ya yerleşen "Emir Sultan" lakaplı Seyyid Muhammed Şemseddin Buharî'nin (ö. 1429) adını taşımakta ve türbesini barındırmaktadır. Zamanın ileri gelen bilginlerinden ve Sufilerinden olan Emir Sultan Kübreviyye tarikatının Nurbahşiyye kolundadır. Zamanında önemli bir tarikat külliyesi olan bu topluluğun merkezindeki cami, Yıldırım Bayezid'in kızı ve Emir Sultan'ın eşi olan Hundi Fatma Hatun tarafından XV. yüzyılın ilk yarısında inşa ettirilmiş, 1795 - 1796 depreminde harap olmuş ve III. Selim tarafından 1804 - 1805'te yeni baştan yaptırılmıştır. Bursa'daki tek kubbeli camilerin en büyüğü olan yapının harimi, tromplu ve yuvarlak kasnaklı bir kubbe ile örtülüdür. Tromp kemerlerini taşıyan duvar payeleri cepheleri hareketlendirmekte, alt kesimi kesme taş örgü, üst kesimi almaşık örgü ile işlenmiş olan cephelerin ekseninde yer alan ve Bizans yapılarında olduğu gibi, saçak hattından yukarı taşan kemerler camiin inşaatında Rum asıllı kalfaların çalıştığını düşündürmektedir. Elli küsür pencere ile aydınlanan harimin kuzeybatı ve kuzeydoğu köşelerinde yükselen, kesme taş örgülü minarelerin kare tabanlı kaideleri beden duvarlarının üst hizasına kadar devam etmekte, silindir biçimindeki gövdeler doğrudan bu kaideleri oturmaktadır. Enine dikdörtgen planlı şadırvan avlusunu kuşatan revağın bağdadî sıvalı kaş kemerleri ile yanı şekilde bağdadî sıvalı aynalı tonozları 1868 - 1869'da Abdülaziz tarafından yaptırılmıştır. Avlunun kuzeyinde, mihrap ekseninde, aynı yıl yenilenmiş olan Emir Sultan Türbesi yükselir.

Çok Birimli Camiler:
Bağımsız örtü öğelerine sahip birimlerden oluşan ve bazı kaynaklarda "çok kubbeli camiler" olarak da anılan bu cami tipi Anadolu Türk mimarisinde, Osmanlı döneminden çok önce ortaya çıkmıştır. Anadolu'da söz konusu cami tipinin gelişimi, İslâm mimarisinin en eski cami tipini temsil eden destekli ve ahşap örtülü yapılarda, örtünün kâgirleşmesi, önceleri mütemadi beşik tonozlar ile kapatılan sahınları zamanla kare ve dikdörtgen birimlere bölünerek kubbe ve tonozlar ile taçlandırılması şeklinde özetlenebilir. Bu tür camiler kalabalık yerleşim birimlerinde, özellikle Cuma ve Bayram günlerinde çok sayıda insanın birlikte namaz kılması için tasarlanmış ve bu yüzden genellikle "ulu cami" olarak adlandırılmışlardır.

Bursa'da sözkonusu cami tipinin ilk uygulaması 1366 civarında I. Murad'ın yaptırdığı Şahadet Camii'dir 1855 depreminde hasır gördükten sonra 1890'da, küçültülerek ve dönemin eklektik zevkine uygun (neorönesans ve neogotik üsluplarında) birtakım ayrıntılar ile donatılarak yeniden inşa edilen bugünkü harim, kıble ekseninde sıralanan kare planlı ve kubbeli iki birimden oluşmakta, aslında bunların yanlarında ikişer tane dikdörtgen planlı ve tekne tonozlu birimin daha bulunduğu anlaşılmaktadır.

Yıldırım Bayezıd'ın 1396 - 1400 arasında inşa ettirdiği Ulu Camii, tasarımının basitliğine rağmen gerek devasa boyutları gerekse de iç mekânda ve cephelerde hissedilen ahenkli oranları ile adına yakışan bir görkeme sahiptir. Kesme taş duvarların kuşattığı harim yaklaşık 55 x 70 m. boyutlarında bir alana yayılmakta, yirmi adet kare planlı (yaklaşık 10.50 x 10.50 m.) ve kubbeli birimden meydana gelmektedir. İçeriden pandantifler, dışarıdan sekizgen kasnaklar ile donatılmış bulunan kubbelerin yükü, birimleri ayıran sivri kemerler aracılığı ile iri payelere ve duvarlara aktarılmıştır.

Kuzey cephesinin ekseninde, mihrabın tam karşısında yer alan, beyaz mermerden mamul taçkapı, anıtsal boyutları ve mukarnaslı kavsarası ile Selçuklu örneklerini hatırlatır. Ancak Selçuklu dönemine oranla burada süslemenin çok daha az ve yalın tutulmuş olduğu dikkati çekmektedir. Diğer taraftan cepheler, harimdeki birimlere tekabül eden sivri kemerli sığ nişler ile çerçevelenmiş, bunların içine iki sıra halinde dörder pencere yerleştirilmiş, böylece bir yandan bol ışığa kavuşan ve çevresi ile görsel bağlantısı güçlenen iç mekânın tasarımı kitlenin dışını yansıtılmış, ayrıca bu cami tipinin Osmanlı döneminden önceye ait örneklerinde gözlenen sağır ve durağan cepheler hareketlendirilmiştir. Ayrıca mihrap - taçkapı eksenindeki kubbe kasnakları diğerlerinden bir miktar daha yüksek tutulmak suretiyle bu yapı tipinde kaçınılmaz olan hantal kitle biraz olsun hafifletilmeye çalışılmıştır. Giriş cephesinin köşelerinde yükselen, silindir biçimindeki tuğla minarelerden doğudaki, cami kitlesinden bağımsız, kare tabanlı bir kaideye oturmakta ve Çelebi Sultan Mehmed tarafından eklendiği rivayet edilmektedir. Batı minaresinin yapıya bitişen sekizgen tabanlı kaidesi Bursa kemer nişler ile donatılmıştır.

Mihrap duvarından itibaren üçüncü sırada yer alan birimlerin yan duvarlarında, sivri beşik tonozlu küçük eyvanların içinde basık kemerli birer tali giriş bulunmakta, bunların ekseni ile mihrap - taçkapı ekseninin kesiştiği birimin kubbesi ise, iç avlu geleneğini yaşatan ve açıklık ile donatılmış bulunmaktadır. Söz konusu açıklığın altında, geçen yüzyılda yenilenmiş olan mermer havuzlu şadırvan ile bunu kuşatan ahşap korkuluklu sofalar harime bir sivil mimari çeşnisi katar ve iç avlu izlenimini güçlendirir. Eski Bursa'lılar arasında daha ziyade "Cami-i kebir" olarak anılan Ulu Camii her zaman şehrin dini hayatında, kültüründe ve folklorunda diğer camilerden daha önemli bir yer tutagelmiş, bu ferah mekânda Ramazan aylarında Bursa'nın en ünlü hâfızlarının okuduğu mukabeleler, şadırvan havuzundaki fıskiyeden etrafa yayılan su seslerinin eşliğinde dinlene gelmiştir.

Ulu Cami'nin hariminde günümüze ulaşan özgün bezeme unsurları, mihrabın mukarnaklı kavsarası, doğuya açılan kapının geometrik bezemeli kanatları ve ahşap minberdir. Kündekâri tekniği ve bezemeleri ile Selçuklu geleneğini sürdüren minberin üzerindeki kitabelerde 802 (1399 - 1400) yılında el-Hac Muhammed bin Abdülaziz el-Dıkkî tarafından yapılmış olduğu belirtilmiştir. Kalemişleri gibi duvarlarda ve payelerde gözlenen iri boyutlu (celî) hat kompozisyonları da XIX. yüzyılın ürünüdür.

Tabhaneli / zâviyeli camilerin genel özelliklerini paylaşan Yeşil Cami, son cemaat yerinin tamamlanmamış (veya yapımından vazgeçilmiş) olması ve sofanın kuzeyindeki küçük eyvanlar dışında, aşağı yukarı Yıldırım Camii'nin tasarımını tekrar eder. Duvarların dış yüzeyli beyaz mermer blokları ile örtülmüş, cephelerin alt kesiminde sıralanan pencereler ile kuzey cephesinin eksenindeki taçkapı, bazıları Timurlu sanatının etkilerini yansıtan çok gösterişli taş bezemeler ile zenginleştirilmiştir. Giriş cephesi, üst sırada yer alan, hünkar mahfiline bağlı mekanlara ait, Bursa kemerli ve geometrik şebekeli pencereler ile bir saray cephesini andırır. Belki de cephenin bu güzelliğini örtmemek için duvardaki kemer bingilerinden önceleri düşünüldüğü belli olan son cemaat revağının yapımından vazgeçilmiştir.

Yeşil Cami, Osmanlı mimarisi tarihinde çok sayıda sanatçı kitabesine sahip nadir yapılardandır. Taçkapıda, basık kemer ile kavsara arasında yer alan sülüs hatlı Arapça kitabe yapının banisi (Çelebi Sultan Mehmed) ile inşaatın bitim tarihinin (Aralık 1419) yanı sıra mimarının (Ahî Bayezid oğlu Hacı İvaz Paşa) adını da verir. Sofaya açılan hünkar mahfili kemeri ile son kubbesinin pirizmatik üçgenler kuşağı arasında yer alan diğer kitabede "nakışların" İlyas Ali oğlu Ali tarafından 1424 Ağustosu'nun sonlarında tamamladığı belirtilmiştir. Aynı kemerin çiniden mamul yastığında çini ustası Muhammed Mecnun'un adı yazılıdır. Ayrıca mihrap sütunçelerinden sağdakinin üst bitiminde "amel-i üstâdân-ı Tebriz" şeklindeki Azerbaycanlı bir sanatçı grubunun kollektif imzası dikkati çeker.

Taçkapıyı izleyen ve bir Bursa kemeri ile sofaya açılan eyvanın yanlarında, devşirme Bizans başlıklarına sahip sütunları barındıran geçitler ile kuzeydoğu ve kuzeybatı köşelerindeki tabhanelere ulaşılır. Dikdörtgen planlı ve yıldız tonoz örtülü olan bu birimlerin güney yönünde, sivri kemerler ile sofaya açılan, kubbeli eyvan biçimindeki birer tabhane, bunların da ötesinde, sofaya kapalı, kare planlı ve kubbeli birer tabhane sıralanır. Güney yönündeki tabhane birimlerinde, dilimli olarak tasarlanan ve kalem işleri ile bezenen kubbeler mukarnaslı pandantifler ile donatılmış, kapalı tabhane birimlerinde, Yıldırım Camii'indekine benzer alçı nişler ve ocak görünümlü nefeslikler tasarlanmıştır. Kubbesi bir aydınlık feneri ile taçlandırılmış, merkezine bir şadırvan kondurulmuş olan sofanın kıble yönünde, mukarnaslı yastıklara sahip geniş bir Bursa kemeri ile sofaya açılan asıl cami bulunur. Sofanın ve caminin kubbelerine geçiş prizmatik üçgenler kuşağı ile sağlanmıştır. Sofanın kuzeyine, giriş eyvanının yanlarına, bazı araştırmalarda müezzin mahfilleri, bazılarında ise devlet ricaline mahsus mahfiller olarak yorumlanan, Bursa kemerli ve düz tavanlı eyvanlar yerleştirilmiştir. Söz konusu eyvanlar ile giriş eyvanının üstünde, mihrap - taçkapı ekseninde, Bursa kemerli hünkar mahfili, bunun yanlarına da, sofaya ve dışarı açılan pencerelere sahip, aynalı tonoz ve kubbe örtülü ikişer birim yer alır. Hünkâr mahfili ile bağlantılı bu mekânlar yapının bünyesi içinde çözümlenmiş bir tür hünkar kasrı meydana getirmektedir. Harimin duvarlarında, mihrabında, hünkar ve müezzin mahfillerinden ile tabhane eyvanlarında yer alan çini bezemelerde mozayik çini ve renkli sır teknikleri kullanılmıştır. Kapalı tabhanelerdeki alçı bezeme ile kalemişlerinden başka ahşap kapı ve pencere kanatlarında, geometrik ve rûmîli süslemeleri ile dikkat çeker. Ayrıca demir pencere parmaklıklarında yakın tarihte keşfedilen gümüş kakma bezemeler kendi türlerinin bilinen tek örneğidir.

1426 tarihli Muradiye Camii sözkonusu yapı tipinin Bursa'daki son önemli temsilcisidir. Tabhaneli / zâviyeli cami tasarımı Muradiye Camii ile, yaklaşık bir yüzyıl sonra, ilk olarak Orhan Camii'nde gözlenen ancak Murad Hüdavendigâr Cami - Medresesi ile kesintiye uğrayan hareketli kitle tasarımına ve zarif son cemaat yeri revağına tekrar kuvuşur. Aynı şekilde cephelerde de almaşık örgü tercih edilmiştir. Kare planlı, aynalı tonoz ve kubbe örtülü beş birimden meydana gelen son cemaat yerinde üstyapıyı taşıyan almaşık sivri kemerler payeler ile sütunlara oturur. Revağın cephesinde kemerlerden arta kalan yüzeyler birbirinden farklı tuğla - taş geometrik bezemeler ile doldurulmuş, son cemaat yerine açılan pencerelerdeki sivri hafifletme kemerlerinin mozayik çiniler ile süslenmiş, ayrıca basık kemerli kapıyı barındıran eyvanın Bursa kemeri aynı türde çiniler ile taçlandırılmıştır. İç taksimatı Orhan Camii'ne benzeyen yapıda, sofa ile cami birimlerinin duvarları belirli bir yüksekliğe kadar çini levhalar ile kaplıdır.

Padişahların inşa ettirdiği bu camilerin yanısıra Bursa'da Yıldırım Bayezid dönemine ait örneklerden Demirtaş (Timurtaş) Camii, minaresinin alışılmadık konumu ve tasarımı ile dikkati çeker. Sözkonusu minare cami kitlesinden bağımsız olarak tuğla örgülü altı payenin taşıdığı kesme taştan bir kaideye oturmakta, kaidenin altında kalan altıgen alan ise şadırvanı barındırmaktadır.

Medreseler:

Bursa ve çevresinde ilk örneklerine rastlanılan Osmanlı medreselerinin, başından beri Selçuklu dönemi medreselerinden farklı bir kimliğe meylettikleri gözlenmektedir. Selçuklular'ın Anadolu'da en güzel örneklerini yarattığı, avlusu kubbe ile örtülü medrese tasarımı, erken dönem Osmanlı mimarisinde, biri Orhan Gazi dönemine (1340) tarihlenen Bursa'daki Lala Şahin Paşa Medresesi olmak üzere, iki uygulama dışında rağbet görmemiş, bunun yerine ilk olarak, aynı dönemde (XIV. yüzyıl ortaları), İznik'te Süleyman Paşa Medresesi'nde Osmanlılar'a özgü açık avlulu ve revaklı yeni bir medrese şeması geliştirilerek XIX. yüzyıla kadar kullanılmıştır.

Bursa / Çekirge'deki Hüdavendigâr Medresesi'nde (1366) camilere ilişkin bölümde de görüldüğü üzere, tabhaneli / zâviyeli cami şeması ile kapalı avlulu medrese şemasının ilginç bir sentezi gerçekleştirilmek istenmiş ancak Bursa'da XIV. yüzyıl sonlarında yaptırılan Yıldırım Bayezıd Medresesi'nde tekrar açık avlulu ve revaklı tasarıma dönülmüş, ne varki bu yapıda Selçuklu geleneğine bağlanan dershane eyvanı kullanılmıştır. Kesme taş örgülü kuzey (giriş) cephesi dışında almaşık örgünün kullanıldığı yapının birimleri ince uzun dikdörtgen biçiminde bir avlunun çevresinde toplanır. Avlu üç yönde (kuzey, batı ve doğu), payelere oturan sivri kemerli, beşik tonoz örtülü revaklar ile kuşatılmış, bunların gerisine yirmi adet beşik tonozlu ve ocaklı hücre yerleştirilmiştir. Kalkan duvarı şeklinde yükselen kuzey cephesinin ekseninde, sivri kemerli ve kubbeli giriş eyvanı, avlunun güney yakasında da, sivri kemerli ve kubbeli eyvan şeklinde tasarlanmış olan dershane birimi bulunmaktadır.

Yeşil Külliyesi'nin bünyesinde bulunan, günümüzde Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılan 1419 tarihli Yeşil Medresesi Yıldırım Beyazıd Medresesi'nin bellibaşlı tasarım özelliklerini devam ettirir. Ancak burada avlunun oranları değiştirilerek daha dengeli bir dikdörtgen tercih edilmiş, revak kemerleri payeler yerine sütunlara oturtulmuş, ayrıca revak birimlerinin büyük çoğunluğu padantifli kubbeler, hücreler ise, aynalı tonozlar ile örtülmüştür. Ayrıca Yeşil Medresesi, Osmanlı kisvesi altında Selçuklu döneminin açık avlulu ve dört eyvanlı medrese düzenini yaşatan bir yapıdır. Avludaki havuzun merkezindeki dik açı ile kesişen iki ana eksen üzerinde, güneye sivri kemerli ve kubbeli dershane eyvanı yerleştirilmiş, doğuya ve batıya, hücrelerin arasına aynalı tonoz örtülü birer küçük eyvan gizlenmiş, ancak kuzeydeki yıldız tonozlu giriş eyvanının sivri kemeri dışarı açılmıştır. Revak birimleri içinde, yan eyvanların ve giriş eyvanının önüne isabet edenler, diğerlerinden daha geniş ve farklı (dilimli) kemerlerin yanı sıra farklı örtü birimleri (çapraz tonozlar) ile donatılarak dört eyvanlı tasarım vurgulanmıştır. Avlunun kuzeybatı ve kuzeydoğu köşelerinde, hücreler arasında yer alan merdivenler, dershane eyvanının aşırı yüksek tutulmuş olması, ayrıca cephelerde teşhis edilen bazı ayrıntılar Yeşil Medresesi'nin aslında iki katlı olarak tasarlandığını ancak üst kattaki hücrelerin hiçbir zaman inşa edilmediklerini gösterir. Doğu ve bati eyvanlarının tonozlarda, hücrelerin pencerelerini taçlandıran kemer aynalarında çini bezeme bulunmaktadır.

Erken dönem Osmanlı medrese tasarımının, 1426 tarihli Muradiye Camii'nin batısında bulunan Muradiye Medresesi ile, tıpkı aynı külliyenin camiinde olduğu gibi, Yıldırım Beyazıd ve Yeşil Medreselerindekinden çok daha tutarlı bir plan anlayışını ve oranları yakaladığı dikkati çeker. Kasetli almaşık örgünün kullanıldığı yapıda kare planlı avluyu kuzey, doğu ve batı yönlerinden kuşatan revakların tuğla örgülü sivri kemerleri, kuzeydeki iki sütun dışında tuğla örgülü payelere oturur. Kuzey kanadında dikdörtgen olan revak birimleri aynalı tonozlar, yan kanatlardaki kare birimler ise pandantifli kubbeler ile örtülüdür. Aynalı tonaz örtülü hücrelerin dikdörtgen pencereleri, testere silmeli sivri hafifletme kemerleri ile taçlandırılmış, kemerlerin aynalı dikey ve yatay tuğlalar ile doldurulmuş, aynı basit geometrik bezeme revak cephelerinde, kemerlerin üzerindeki kesimde de uygulanmıştır. Güneydeki dershane eyvanının avluya bakan cephesinde, tuğla örgülü geniş sivri kemerden arta kalan yüzey, altıgen dokulu tuğla - taş bezeme ile kaplıdır.

Türbeler:
Bursa'da bulunan türbeler, Osmanlı mimarisinde, Orhan Gazi döneminden tanzimat dönemine kadar uzayan beş asırlık bir zaman dilimi içinde bu yapı türünün gelişimini yansıtmaktadır. Özellikle Bursa, kuruluş dönemi Osmanlı padişahlarına, devlet adamlarına ve velilerine ait çok sayıda türbeye sahip olması ile ünlüdür. Ayrıca bu şehirdeki Muradiye Külliyesi, Semerkant'taki Şah Zinde ve İstanbul'daki Eyüp Sultan ile birlikte, Türk İslâm dünyasının sayılı türbe topluluklarından birisini bünyesinde toplar.

Muradiye türbelerinin en eskisi, külliyenin banisi olan II. Murad'a (ö. 1451) diğerlerinin çoğu XV. yüzyılın ikinci yarısı ile XVI. yüzyılın başlarına (Fatih ve II. Bayezıd devirlerine) aittir. Osmanlı tarihinin bahtsız şehzadelerinden, Fatih'in, 1454 de sürgünde (Napoli'de) ölen oğlu Cem Sultan ile Kanunî'nin 1553'te Konya / Karapınar'da öldürttüğü oğlu Şehzade Mustafa da burada gömülüdür. Her ikisi de halk tarafından sevilen ve ölümleri kamuoyunda olumsuz yankılara yol açan bu şehzadelerin başkent İstanbul yerine Bursa'da gömülmeleri manidardır.

Asırlık çınarların gölgelendirdiği, fıskiyeli havuzlardan su seslerinin yayıldığı, "asûde" bir bahçenin içinde, katı bir geometriye uymaksızın dağılmış bulunan irili ufaklı Muradiye Türbeleri, "devriş meşrepli" Osmanlı mimarisinin, diğer kültür ortamlarında hemen daima ürkütücü ve soğuk olan mezar mimarisine giydirmeyi başardığı huzur verici kisvelerin şüphesiz en güzelidir.

Bu arada dikkati çeken bir husus da, Bursa'daki Yeşil Türbe dışında, bu yapıların hemen hiçbirisinde Selçuklu dönemi kümbetlerinde gözlenen kripta (mumyalık) katının bulanmaması, başka bir deyimle İslâm öncesi Türk geleneklerine bağlanan, Orta Asya kökenli kümbet geleneğinin Selçuklu hanedanının ve kültürünün çöküşünden sonra, XIV. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren, özellikle Osmanlı topraklarında terk edilmiş olmasıdır. Bursa türbeleri, tasarımları açısından da "açık türbeler / kapalı türbeler" olarak iki anagrupta incelenebilir.

 

f t g m