• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder... Turgut Cansever

  • RestoraTÜRK

Copyright 2019 - Custom text here

KOPUZ

Türk mûsikisi sazlarından.

Orta Asya menşeli bir Türk çalgısının adıdır. Bağlama başta olmak üzere Anadolu Türk mûsikisi kültürü içerisinde yer alan birçok çalgının kopuzdan türediği söylenir, bu sebeple de Türkler’in en eski millî çalgısı kabul edilir. Kopuz adına bağlı çalgı prototipinin biçimsel özellikleri kesin olarak bilinmemekle beraber tarihî kaynaklar çalgının en eski örneklerinin Asyalı Türk topluluklarında görüldüğünü aktarmaktadır. Yazılı ve basılı kaynaklarda kopuz prototipinin zaman içerisinde farklı coğrafî alanlara yayılma imkânı bularak yapısal değişikliklere uğradığı ve çeşitlerinin ortaya çıktığı, kopuz adının ise çalgının yayılma sahası içerisinde görülen dil ve ağız özelliklerine göre benzer ya da kısmen benzer şekilde telaffuz edildiği ortaya konmaktadır. Zira Orta Asya’dan Kafkaslar’a, Anadolu’ya, Balkanlar’a ve hatta Avrupa içlerine kadar uzanan kopuz vb. adlarla anıldığı tesbit edilen çalgılar şekil ve içerik bakımından aynı özellikleri taşımamaktadır.

Kopuzun kökeni, yayılma alanı ve kopuz etrafında şekillenen kültür birikimini tesbit etmek üzere gerçekleştirilen çalışmalarda çalgının tarihî süreç içerisindeki varlığının ancak binyıl öncesine kadar takip edilebildiği görülmektedir. Kaynaklarda bildirildiğine göre kopuz kelimesinin bir çalgı ismi olarak kullanıldığına dair bilinen en eski metin Uygurlar dönemine aittir. Eski Uygur metinlerindeki Edgü Ögli Tigin ile Ayıg Ögli Tigin (İyi düşünceli şehzade ile kötü düşünceli şehzade) hikâyesinde kopuz tabirinin bir çalgı adı olarak geçtiği görülmektedir. Orijinali Sanskritçe olan ve X. yüzyılda Uygurca’ya çevrildiği düşünülen metinde şehzadenin kopuz çalıp şarkı söylemedeki maharetinden söz edilmekte, ancak çalgının biçimsel özellikleri tasvir edilmemektedir. Öte yandan Doğu Türkistan Budist mağaralarındaki duvar resimlerinde mükerrer olarak tasvir edildiği görülen telli çalgılar bazı kaynaklarda “kopuz” olarak tanımlanmış ve bu kaynaklarda çalgıların morfolojik özellikleri hakkında bilgiler verilmiştir. Türk kültür yaşantısında kopuz adının anlamı, niteliği ve kullanım alanlarına yönelik en kapsamlı bilgiyi günümüze ulaştıran kaynak Dîvânü lugāti’t-Türk’tür. Kâşgarlı Mahmud bu eserinde kubuz kelimesinin ud benzeri bir çalgının adı olduğunu belirtir. Eserde “kubzamak/kupzamak” fiili “ud çalmak”, “kubuzluğ kişi” tabiri “kopuz, ud çalan kimse” anlamında kullanılmıştır. Ayrıca “kubzaşmak” fiili de “kopuz çalmakta yarışmak” anlamına gelmekte olup “buçı kupuz” adlı çalgının ise “kaz göğsü (barbat)” denilen sazlardan biri olduğu belirtilir. Ancak çalgının fizikî özellikleri hakkında burada da bilgi yer almaz.

Türk topluluklarında kopuzun Dede Korkut tarafından icat edildiğine ve kutsal bir çalgı olduğuna dair bir inanç vardır. Bu konudaki efsanelerde Korkut Ata kopuz çalmaya başladığında rüzgârın durduğu, dağların yerinden doğrulduğu, kuşların uçmayıp havada kaldığı ve suların akmaz olduğuna yönelik bazı inanışlar anlatılır. Kopuzun Türk kültür yaşantısındaki efsanevî konumunu en belirgin şekilde yansıtan kaynakların başında Dede Korkut kitabı gelir. Orhan Şaik Gökyay’ın çevriyazısını gerçekleştirdiği çalışmada Oğuz efsanelerinin yer aldığı kitabın “Mukaddime” bölümü dahil olmak üzere altı farklı hikâyesi (boyu) içerisinde kopuz kelimesine toplam yirmi üç defa rastlanır. Kopuz Dede Korkut kitabındaki farklı hikâyelerde ayrıca “alca kopuz, kolca kopuz, kolça kopuz” olarak adlandırılır. Ancak “alca, kolca, kolça” gibi ön adların çalgının şekli, rengi, boyu ya da işlevini belirtmek üzere birer yakıştırma olduğu düşünülebilir. Nitekim Gökyay eserin söz dizininde kolca ön adının “kol kadar, kol uzunluğunda” anlamına geldiğini zikreder ve kolca kopuz, kolça kopuz örneklerine atıfta bulunur. Bu söz dizinine göre “alca” ön adı “al renkte olan” bir çalgıyı tasvir eder ki bu da alca kopuzun diğerlerinden ayrı bir renkte olduğunu belirtir. Herhangi bir ön ad getirilmeden kullanılan kopuz kelimesinin nasıl bir çalgıyı tarif ettiği ise açık değildir. Bununla birlikte “Uşun Koca Oğlu Segrek Boyu”nda geçen, “Gördü kim belinde kopuzu var, çıkarıp eline aldı” ifadesi çalgının belde taşınabilecek boyutlarda olduğunu gösterir. Ancak Dede Korkut hikâyelerinde geçen bütün bu adlandırmalar, yine de kastedilen çalgı ya da çalgıların biçim ve içerik özelliklerini açıklamaktan uzaktır. Bu hikâyelerde kopuz bizzat Korkut Ata’nın kendisi ya da bir ozan tarafından çalınır. Ozan kopuzuyla gezer, onu yanından ayırmaz, Dede Korkut hürmetine kopuza saygı gösterir.

XV. yüzyıl müelliflerinden Abdülkādir-i Merâgī Câmiʿu’l-elḥân, Risâle-i Fevâʾid-i ʿAşere ve Maḳāṣıdü’l-elḥân adlı kitaplarında “kopuz-ı Rûmî” adlı bir çalgıdan söz etmekte ve küçük bir uda benzeyen bu çalgının içi oyularak meydana getirilen ağaç bir gövdeye sahip olduğunu belirtmektedir. Ona göre beş çift tel takılan ve ud gibi akort edilen bu çalgının göğsünün yarısına deri geçirilmektedir. Merâgī Câmiʿu’l-elḥân, Maḳāṣıdü’l-elḥân ve Zübdetü’l-Edvâr’da “ozan” ismiyle yer verdiği bir başka çalgıdan Risâle-i Fevaʾid-i ʿAşere’de “kopuz-ı ozan” adıyla söz etmektedir. Kopuz-ı ozan üç telli bir çalgıdır ve ağaç bir mızrapla çalınır. Göğsünün altıda dördüne deri geçirilmek suretiyle meydana getirilen çalgının gövdesi diğer bütün çalgılardan daha uzundur ve Türkçe güfteli eserlere eşlik etmek üzere çalınır. “Kopuz-ı Rûmî” ve kopuz-ı ozan adındaki bu iki türlü kopuz tarifini müellifin Safiyyüddin el-Urmevî’nin Kitâbü’l-Edvâr’ına yazdığı şerhte (Şerḥu Kitâbi’l-Edvâr) görmek mümkündür.

Anadolu Selçukluları’nın ordularında kopuz çalarak kahramanlık sahnelerini tasvir eden müzisyenlerin bulunduğunu İbn Bîbî aktarmaktadır. Kopuz çalanların ordu içerisinde yer alması geleneğinin sonraki yüzyıllarda Osmanlılar’da da devam ettiği görülür. Osmanlılar döneminde şehzadelerin sünnet olması, sultanların evlenmesi gibi özel zamanlarda İstanbul’daki çeşitli meslek kollarına mensup zanaatkârların hünerlerini ya da yaptıkları işleri ortaya koydukları esnaf alayları oluşturulurdu. Ordu sefere çıkacağı zaman çok eski bir gelenek uyarınca bir ordu esnafı vücuda getirilir ve bu esnafın orduya katılması vesilesiyle de esnaf alayları düzenlenirdi. Evliya Çelebi, Bağdat seferi öncesinde düzenlenen bir esnaf alayına tanık olmuş ve Seyahatnâme’sinde alaya katılan esnaf hakkındaki izlenimlerini ayrıntılarıyla aktarmıştır. Seyahatnâme’de bu alaya katılan esnaf arasında kopuz yapan ve çalanların da yer aldığı kaydedilerek kopuz tabiriyle ilgili önemli bilgiler verilmiştir. Meselâ Seyahatnâme’nin İstanbul esnafı hakkındaki kısmında çalıcı mehterler ve çalgı yapımcıları izah edilirken “kâr-ı kopuzcuyân” adıyla on dört mûsikiciden bahsedilir. Ayrıca Evliya Çelebi, esnaf çeşitleri arasında yer verdiği “sâzendegân-ı kopuzcuyân” bahsinde bunların otuz kişiden ibaret olduğunu kaydeder. “Şeşhâne’nin yavrusu” olarak nitelediği kopuzun üç telli olmasına rağmen gür ses çıkardığını ve bu çalgıyı Fâtih Sultan Mehmed’in vezirlerinden Hersekzâde Ahmed Paşa’nın terkip ettiğini zikreder. Kopuza Anadolu’da hiç rastlamadığını kaydeden Evliya Çelebi, bu çalgının özellikle Bosna, Budin, Kanlıca, Eğri ve Tımışvar’da yaygın olduğundan, dönemin meşhur kopuzcularından Çelengli Şehbâz Ağa, Sührâb Ağa, Yamalı Receb Ağa ve Boşnak Memi Ağa’nın bu çalgıyı çalmadaki hünerlerinden de söz eder. Öte yandan kopuz çalmanın Peçuy gazilerine mahsus olduğunu ve dinleyenlerin coşarak cenk etmek için birbirini heveslendirdiğini aktarır.

Farsça ve Arapça’dan Türkçe’ye bazı lugatlarla lugat mahiyetindeki bazı manzum eserlerin tercümesinde kopuz vb. kelimelerin ayrı ayrı çalgılar karşılığında zikredildiği görülmektedir. XVI-XIX. yüzyıllarda el yazması olan veya neşredilen bu eserlerden Amasyalı Deşîşî Mehmed Efendi’nin et-Tuhfetü’s-seniyye ilâ Hazreti’l-Haseniyye, İnegöllü Mustafa b. Mehmed b. Yûsuf’un Câmiʿu’l-Fürs, Ahmed b. Ali b. Ahmed’in Nuhbetü’t-tuhfe ve Sofyalı Şeyh Ni’metullah’ın Farsça-Türkçe lugatında “şeştâ” adıyla kaydedilen çalgının karşılığı “altı kıllı kopuz” diye verilmiştir. Akhisarlı Muhyiddin Münşî’nin Cinânü’l-cinâs, Abdülkādir el-Bağdâdî’nin Luġat-ı Şâhnâme, Tireli Mustafa Hâkî’nin Menâzımü’l-cevâhir, Şeyhülislâm Esad Efendi’nin Lehcetü’l-lugāt, Şemseddin Sâmi’nin Kāmûs-ı Türkî isimli lugatları ile Mütercim Âsım’ın Burhân-ı Ḳāṭıʿ ve Kāmûs tercümelerinde “berbat” (kaz göğsü) adıyla zikredilen çalgının karşılığı olarak kopuz yazılmıştır. Ankaralı Pîr Mehmed b. Yûsuf’un Tercemân ve Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin Efendi’nin Terceme-i Kanûnü’l-edeb adlı eserlerinde kopuz “mizher” adlı çalgının karşılığında kullanılmıştır. Ayrıca Menâzımü’l-cevâhir ve Lehcetü’l-lugāt’ta “ud”, Afyonkarahisarlı Hüseyin İmâmüddin oğlu Hasan’ın Şâmilü’l-luga’sında kopuza “tambur” anlamları da verilmiştir.

Kopuz, yayılma imkânı bulduğu coğrafî alanlarda yalnızca bir terennüm vasıtası olarak kalmamış, zaman içerisinde Türk şiirinin konuları arasında da yer almıştır. Özellikle, XIV-XVI. yüzyıl Çağatay, Âzerî ve Anadolu ağızlarında söylenen şiirlerde kopuzun yoğun olarak işlendiği ve türlü şekillerde tasvir edildiği görülür. XIV. yüzyılda Gülşehrî, Hoca Mesud, Kadı Burhâneddin, Yûnus Emre; XV. yüzyılda Ahmed Paşa, Derviş Hayâlî, Enverî, Germiyanlı Şeyhî, Harîmî (Şehzâde Korkut), Kaygusuz Abdal, Sabâyî; XVI. yüzyılda Vasfî, Edirneli Nazmî, Figānî, Fuzûlî, Gedâyî, Gelibolulu Âlî, Hadîdî, İbn Kemal, Mesîhî, Nev‘î, Revânî, Tokatlı Molla Lutfi, Usûlî, Taşlıcalı Yahyâ Bey, Zâtî ve XVII. yüzyılda Nev‘îzâde Atâî, XVIII. yüzyılda Şeyh Galib gibi şairlerin bir kısım şiirlerinde bunu görmek mümkündür. Mesnevi, gazel vb. tarzdaki bu şiirler içerisinde kopuz çeşitleri, yapımında kullanılan malzeme, kopuzun biçimsel özellikleri ve çalındığı mekânlar tasvir edilmiştir. Meselâ Yûnus Emre’nin, “Ey kopuz ile çeşte aslın ne durur işte...” mısraıyla başlayan şiiri kopuz yapımını tarif eden en eski Türk kaynakları arasındadır.

Orta Asya Türk topluluklarında bahşılar koşukları, saguları, yırları, destanları dile getirirken bir terennüm vasıtası olarak kullandıkları kopuzu aynı zamanda kötü ruhları kovma ve iyi ruhlardan yardım dileme aracı olarak, hastalıkları tedavi ederken ve yarı dinî âyinleri yönetirken de kullanmıştır. Hermann Vámbéry, bahşıların hastalıkları tedavi etme konusunda yetkin olduğundan ve “kobuz” adı verilen çalgılarıyla hastayı mest ederek onu tedavi edebildiklerinden söz eder. Aynı zamanda Türkler’in uzun kış gecelerinde bir araya geldiklerinde bahşıların kahramanların başından geçenleri kopuz eşliğinde anlattığından ve bu esnada kımız dolu tulumların elden ele dolaştığından bahseder. Vámbéry ayrıca Orta Asya’daki göçebe Türkler’in eğlencelerinde müziğin ve çalgıların önemli bir yeri bulunduğunu, en önemli çalgının ise kobuz adıyla anıldığını söyler. Kobuzun iki telli bir çalgı olduğunu, at kılından yapılmış bir yay veya el ile çalındığını vurgular. W. Radloff da Altay Türkleri’nde bahşıların kullandığı çalgının “kobus” diye adlandırıldığını kaydeder ve çalgıyı keman ya da viyolonsele benzetir. Bükülmüş at kılından iki teli bulunan çalgıdan yay ile ses çıkarıldığını ve çalgının sapında yer alan çok sayıda demir zilin çalgı hareket ettirildiğinde gürültülü bir ses meydana getirdiğini aktarır, bahşının bu çalgıyı hastalıkların tedavisinde kullandığını da ekler. Ayrıca Abakan Tatarları’nın kullandığı, kemana benzeyen bir çalgıya “kobıs” dendiğini, bu çalgıya ve Kazaklar’ın iki telli kemanına benzeyen bir diğer çalgının ise “kobız” olarak adlandırıldığını belirtir.

Kopuz vb. adlarla anılan çalgılar kullanım özelliklerine göre iki sınıfa ayrılır. İlk sınıfı meydana getiren çalgılar el ya da yay ile çalınır. Bu tür çalgıların gövdeleri ağaçtan, telleri ise bağırsak (kiriş) ya da at kılından yapılır. Telli çalgıların yay kısımlarında ise yine at kılı kullanılır. Tarihî süreç içerisinde telli kopuzların tel sayısı ile göğüs ve gövdelerinin yapımında kullanılan malzeme geleneğe ve kullanım amacına göre farklılık gösterir. İlk kopuz çeşitlerinde göğüs kısmı boş bırakılırken daha sonraki dönemlerde bu kısmın ağaç ya da deriyle kaplandığı görülür. Özellikle yay ile çalınan kopuz çeşitlerinde göğüs kısmının tamamen ya da kısmen deri ile kaplandığı, el ile çalınan kopuzlarda ise bu kısmın ağaçtan imal edildiği belirtilir. Bu yapısal değişimler aynı zamanda çalgının gelişim ve değişim sürecinde geçirdiği evreleri de simgeler. Kazaklar’da “kopuz, kılkobız, sim kobız”, Kırgızlar’da “komuz, kılkobız”, Sagay Türkleri’nde “okça komız”, Teleüt Türkleri’nde “çertme kopuz”, Şor Türkleri’nde “kaylaçang kobıs, şerçeng komıs, şertpe komus” gibi adlarla anılan çalgılar bu sınıfa dahildir. Bazı Türk topluluklarında telli kopuzlara şaman kültürünün bir uzantısı olarak birtakım anlamlar yüklendiği görülür. Meselâ Kazak bahşılarının kullandığı iki telli kopuzun burgularından biri güneşi, diğeri ayı temsil eder. Ayrıca gövde üzerinde yer alan köprünün/eşiğin alt kısmı yeri, üst kısmı göğü simgeler ve Kazak kültüründe yay ile telin birbirine sürtünmesiyle ortaya çıkan sesin ataların ruhu ile bağlantı kurulmasına yardımcı olduğuna inanılır.

İkinci sınıfta yer alan çalgılar ise ağız boşluğunun rezonatör olarak kullanılmasıyla ses çıkaran ağız çalgılarıdır. Bu sınıftaki çalgılarda metal bir çatalın arasına yerleştirilmiş metalden bir dilin parmakla titreştirilmesi neticesinde ses meydana gelir ve ağız boşluğunun yardımıyla melodi oluşturulur. Birtakım Türk topluluklarında bu tipteki çalgıların ağaç ya da kamıştan imal edilmiş olanlarını görmek mümkündür. Bazı kaynaklarda Orta Asya’nın hemen her tarafında kopuz adıyla anılan ve yirmiyi aşkın çeşidi bulunan bu tipteki çalgılar “ağız kopuzu” ya da “ağız tamburası” olarak tanımlanır. Başkırt ve Tatarlar’da “kubuz”, Kazaklar’da “şankobız”, Kırgızlar’da “ooz komuz”, Özbekler’de “şang kobuz”, Saha-Yakut Türkleri’nde “khomus”, Tuva çevresinde “demir khomus”, “kuluzun khomus”, “çartı khomus” ve Türkmenler’de “gopuz” diye anılan çalgılar bu sınıftaki çalgılardandır. Halim Sabit Şibay bu tipteki kopuzun Nogay, Tipter ve Mişer Türkleri arasında da görüldüğünü kaydeder. Türk topluluklarında bulunan bu ağız çalgısının benzerlerine çok sayıda milletin müzik kültürlerinde rastlanabilmektedir.

Kopuz adının kökenine dair farklı yaklaşımlar vardır. Bazı kaynaklarda kelimenin “içi oyuk, içi boş” vb. anlamlara gelen “kovmak” veya “kovımak” kökünden türediği zikredilir. Bir kısım kaynaklarda ise, “gop/kop” ve “uz” kelimelerinin birleşiminden meydana geldiği belirtilir. Buna göre, “gup”, “gıp”, “gab”, “gıf”, “kup”, “kub”, “küp” gibi fonetik varyantları bulunan “gop/kop” kelimesi eski Türk dilinde “içi boş ağaç”, uz kelimesi ise “yay” anlamındadır. Kelimenin kovmak/kovımak kökünden daha çok “kopmak, fırlamak, seyirtmek” anlamlarına gelen “kopsamak” gibi eski bir fiilin kökünden kaynaklandığı görüşü de mevcuttur. Kopuz tabiri, başlangıçta tek bir çalgıyı ifade etmek için kullanılmışsa da XXI. yüzyıl itibariyle yayılma sahası içerisinde benzer, kısmen benzer ya da farklı şekil veya kullanım özelliklerine sahip çalgıları anlatan bir adlandırma halini almış, aynı zamanda bulunduğu coğrafî alana mahsus olmak üzere dil ve söyleyiş özellikleri bakımından değişikliğe uğramıştır. Farklı coğrafî alanlarda yaşayan Türk toplulukları arasında “kobuz, kobus, kobız, kobıs, kupuz, kubuz; komuz, komus, khomus, komıs; gopuz, gupuz” gibi ses benzeşmesine dayalı yazılış/söyleniş farklılıkları da bunun sonucudur.

Kaynaklar kopuzun yayılma alanının Türkler’in göç yollarıyla paralellik gösterdiği ve kültürler arası etkileşim neticesinde genişlediği konusunda fikir birliği içindedir. Eugenia Popescu Judetz, en eski Romen çalgılarından biri olan “kobza”yı (cobza) kopuzun değişikliğe uğramış şekli olarak tarif eder ve kobzanın Romanya’ya XVI. yüzyılın ilk yarısında girdiğini belirtir. Kopuz adının ise Ukrayna etkisi altında Romence’ye geçtiğini ve sonrasında “kobuz, kapuş, kopuş” gibi değişimlerin ardından “kobza” halini aldığını zikreder. Daha çok Moldova ve Eflak’ta kullanılan çalgının Transilvanya’nın bazı köylerinde de görüldüğünü ve kobza çalan kişiye “kobzar” adı verildiğini söyler. Romanya ve Moldova’da yaşayan Gagavuz Türkleri’nde bulunan bir çeşit kemençenin “kovuş” adıyla anıldığı bilinmektedir. Mahmut Ragıp Gazimihal “kavuş” ya da “koğuş” olarak da söylenen çalgının göğsü deri kaplı ve yay ile çalınan bir çalgı olduğunu zikreder. Keman gibi göğse yaslanarak çalınan çalgının mandoline benzer bir yapıda olduğunu belirten Gazimihal ayrıca çöğür sazının isminin de kopuzdan geldiğini ileri sürer.

Macar müzik kültüründe “koboz” adıyla varlığını sürdüren telli çalgının gövdesi ud ya da lavtayı andırır. M. Fuad Köprülü, koboz kelimesinin 1327 yılından itibaren Macarca’da yer aldığını Mesaroş Efendi’den naklen bildirir. Ayrıca koboz çalanlara “kobzos” adı verildiğini ve bu kelimenin de Macar dilinde aynı tarihten itibaren yer almaya başladığını belirterek Yohan ve Nikolavus adındaki kobzosların isimlerini zikreder. Farklı bir kaynak ise 1364 tarihli Macarca bir belgeden hareketle Kobzos Miklos isimli bir ozanın varlığını bildirir. Kaynaklar koboz kelimesinin Macarca’ya Kuman veya Peçenek dillerinden girdiği konusunda hemfikirdir. Ancak Curt Sachs, IX. yüzyıl dolaylarında Doğu Roma İmparatorluğu döneminde Yunanca yazılmış bir simya kitabında koboz adının geçtiğini belirtir ve kelimenin Macarca’ya Doğu Roma İmparatorluğu zamanında girdiğini söyler.

Orta Asya’dan Anadolu’ya ve Balkanlar’a kadar birçok sahada kopuz çalan kimselere, kökü çaldıkları çalgının adından gelen birtakım yakıştırma tabirlerle hitap edildiği görülür. Her biri tesbit edildiği kültürün dil ve söyleyiş özelliklerini yansıtan “kopuzcu, kobuzcu, komusçu, komuzçu, kobızşı, kobzar” vb. adlandırmaların en eski örneklerinden olan “cobuxči”, 1303-1362 yılları arasında yazıldığı tahmin edilen Codex Cumanicus adlı bir Kuman-Fars-Latin sözlüğünde yer almaktadır. “Çalgıcı, mutrip” anlamındaki kelime söz konusu sözlükte “sonator” kelimesinin karşılığı olarak verilmiştir. Öte yandan Anadolu kaynaklı metinlerde rastlanan “kopuzcu ozan, kopuzlu ozan” gibi tabirler ise kopuz eşliğinde şiir söyleyen ya da hikâye anlatan halk şairleri için kullanılmış yakıştırma tabirlerdir. XX. yüzyıl içerisinde Türkiye’de yayımlanan bazı kaynaklarda geçen “kopuzlama” tabiri de sonradan üretilen yakıştırma tabirlerden biridir. Nihal Atsız kopuzlama tabirinin, vaktiyle Türk destanları üzerine çalışmalar yapan Basri Gocul adında bir köy öğretmeni tarafından ortaya atıldığını zikreder ve bu tabirin kopuzla birlikte söylenen eski destanlara kıyasen “Türk destanı” anlamına geldiğini belirtir.

Türkiye’de XX. yüzyıl başlarından itibaren dil ve mûsiki alanında gerçekleştirilen özel veya resmî saha çalışmalarında kopuz vb. tabirlerin tesbit edilmiş olması, söz konusu adlandırmanın Anadolu coğrafyasındaki son dönem izlerinin kayıt altına alınabilmesi açısından önemlidir. Bu çalışmalarda kopuz vb. adlandırmaların kimi zaman bir yer ismi, kimi zaman da belirli anlamlar içerisinde varlığını sürdüren bir tabir olarak varlığını korumaktadır. Meselâ, alan tarama sözlüklerinde kopuz, Adana’nın Karaisalı ilçesine bağlı Çakallı köyünde boğazları dar yerleri, Ordu’nun Ulubey ilçesinde ise düz alanlarda görünmeyen çukurları yahut deniz kıyısındaki girintileri ifade etmek üzere kullanılan bir tabir olduğu kayıtlara geçirilmiştir. Kütahya’da abartılı konuşan kimselere “gubuz atmak” tabirinin kullanıldığını, Konya’da kendini övmek için gürültülü bir tavırla konuşanlara “gubuz” ya da “kubuz” denildiğini belirten yayınlar mevcuttur. Bayburt, Gümüşhane, Şanlıurfa, Diyarbakır ve Ağrı illerindeki bazı köylerin kopuz vb. adlarla anıldığı ise bazı yayınlarda zikredilmektedir. Ayrıca kopuz adlandırmasının çalgı ismi ya da “saz, çalgı” tabirlerinin karşılığı olarak kullanıldığını kaydeden yayınlara da rastlanmaktadır. Tokat’ın Reşadiye ilçesinde bağlamaya benzer bir çalgının kopuz adıyla anıldığı ve yine Tokat’a bağlı Karaçay köyünde “kılkobuz” kelimesinin “keman”, “kobuz” kelimesinin ise “el mızıkası” anlamına geldiği görülmektedir. Burada “kılkobuz” adlandırmasının bir telli çalgıyı, “kobuz” adlandırmasının ise bir tür ağız çalgısını ifade ediyor olması, söz konusu tabirin Orta Asya Türk topluluklarındaki kullanım şekilleriyle paralel olarak Anadolu’da da devam ettiğini kanıtlaması bakımından önemlidir. Öte yandan saha çalışmalarında Giresun’un Şebinkarahisar ve Alucra ilçeleri ile Bolu’da “saz, çalgı” anlamında kopuz, Konya ve Isparta’da ise yine aynı anlamda kubuz adlandırmasının varlığı tesbit edilmiştir.

Eray Cömert / İslam Ansiklopedisi

f t g m