• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

Büyük Bestekâr Hacı Ârif Bey

Büyük  bestekâr  Hacı  Arif Bey,  1831 yılında İstanbul'da, Haliç kıyılarındaki Eyüp Sultan semtinde dünyaya gelmiştir. Babası Eyüp Şer'î Mahkemesi başkâtibi Ebûbekir Efendi'dir. Ailesi, Osmanlı Türk toplumunda,

orta sınıfın mütevazı kesimi sayılır.Hacı Arif Bey'in dünyâya geldiği ortam gayet rûhânî, gayet seçkin, dînî havanın  hâkim olduğu,  her evden Kur'an, ilâhî seslerinin yükseldiği zamanın güzîde bir İstanbul    şehridir. Disiplinli, güzel bir ahlâk ve kaliteli bir terbiye anlayışıyla yetiştirilen  Hacı Arif Bey, âdâb-ı muaşeret   kânunlarını ve  inceliği,   konuşma tarzını, nezâketi, davranış olarak küçük  yaşta   kapacak derecede  kabiliyetli ve güzel yaradılışlıydı. O zamanın îcâb eden şartlarında beş yaşında ilk okula başlatılan küçük Arif, ses güzelliğiyle ve bir defa dinlediği eseri hemen ezberlemesiyle  dikkat çekti  ve o zaman kendisinden sâdece altı yaş büyük olan ve geleceğinin büyük bestekârı olan Zekâî Efendi'ye (Zekâî Dede Efendi) mûsikî dalında yetiştirilmek üzere verildi, kısa bir   müddet  sonra   Zekâî   Efendi Arif’i, kendi hocası Eyyûbî Mehmed Bey'e götürdü. Hacı Arif bey ilk ciddî mûsikî derslerini Eyyûbî Mehmed Bey'den aldı. On iki yaşlarında iken hocası Eyyûbî Mehmed Bey, Büyük Dede Efendi'ye (Hammâmî-zâde ismail Dede Efendi) talebesinin kabiliyetinden ve sesinin güzelliğinden bahsetmiş, hattâ talebesini Dede'ye götürüp el öptürerek talebesinin dahî bestekâr Dede Efendi tarafından iltifat görmesine, hattâ ve hattâ ondan kendi evinde derler almasına dahî sebep olmuştur. Hacı Arif Bey,  hocası  Eyyûbî  Mehmet Bey'den dînî eserler hâricinde 30 kadar  fasıl   meşketmiş,   böylelikle  otuz değişik makamı geçki ve nâme yapılarıyla öğrenmiş, büyük ve küçük usulleri de hâl etmiştir. Eyûbî Mehmed Bey'den dersler almakta  iken  bulunduğu   Muzıkay-i  Hümâyûn'da, bir başka hocası Haşim Bey'den de klâsik mûsikî repertuarımızın bin kadar seçkin eserini meşketmiştir.

Hacı Arif Bey, hocası Eyyûbî Mehmed Bey'in kendisini Muzıkay-i Hümâyûn'un Türk Mûsikîsi bölümüne yazdırmasıyla saraya girmiş, yine hocasının takdiri ile 1844 yılında seraskerlik kalemlerinden birinde stajyer kâtipliğe başlamıştır. Stajyer kâtiplik eğitimi sırasında bir maaşsız memur olarak Arif, âmirlerinden "ki-tâbet-i resmiyye" denen resmî yazışma usullerini, diğer her türlü devlet memuru için gerekli bilgileri, aslında bir yerde Osmanlı bürokrasisini, belki de böylece saraylılığı öğrenmişti.

Sarayda mûsikî eğitimi alan Arifin, kısa sürede kabiliyeti, hâfza kuvveti ve en çok da sesinin güzelliğiyle, bütün İstanbul'da olduğu gibi sarayda da nâmı yürümüştür. Keskin kabiliyeti neticesinde öğrenci arkadaşları arasında huzursuzluklar çıkmış, Arif, saraydaki mûsikî eğitim seviyesini, yaradılıştan gelme kabiliyeti sayesinde, ister istemez yükseltmiştir. Çıkan huzursuzluktan dolayı -tahminen- 1850 yılında Arif, Sultan Abdülmecid Hân'ın huzuruna çıkanlmış, birkaç eser okutularak kabiliyeti pâdişâh tarafından da takdir edilerek önce sâdece saray hanendeliği için düşünülmüşse de, yaradılıştan maddî-mânevî güzelliklerle donatılmış oluşundan dolayı pâdişâh iradesiyle mabeyne alınmıştır, "bey" diye anılan mâbeyncilerin arasına katılmış olan Arif, artık Arif Bey olmuştur. Mâbeyn-i Hümâyûn'da bulunanlar için en yüksek devlet görevlerinin açık olduğu, orada bulunmakla özenilecek bir genç insan olunduğu, fevkalâde dolgun maaş alındığı malûmdur. Arif Bey ilk üç mâbeynciden sonraki, sıra verilmeksizin öncelik tanınan birkaç mâbeynci arasına alınmıştı ki, böylelikle "Pâdişâhın devlet ve hükümetle olan her türlü ilişkisinin düzenlenmesinde hizmet veren, doğrudan pâdişâhtan da emir alabilen, sadrâzamların dahî kendisi olmadan pâdişâhla görüşmelerinin imkânsız olduğu, bu sebeple de saray protokolünü en iyi şekilde hâl etmiş insan" konumuna getirilmiştir. En ufak hareketin dahî protokole bağlandığı, her hanedan mensubuna ve devlet görevlisine farklı şekilde hitap edildiği, hiçbir davranışın tesadüfe bırakılmadığı Osmanlı protokolüne Arif Bey, yaradılıştan getirdiği husûsî kavrayış ve zarafeti ile mükemmel uyum sağlamıştır.

Harem-i Hümâyûn hocası

Arif Bey, mâbeyncilik ve saray hanendeliğine ek olarak Harem-i Hümâyûn'daki istidadı cariyelere mûsikî hocası olarak tâyin edildi, Harem-i Hümâyûn'da bu haber, "genç, yakışıklı, belki duyulabilecek en güzel sese sahip ve çok da zarif bir hocanın gelişi" olmakla, büyük bir heyecan uyandırdı. Harem-i Hümâyûn'u da, Hacı Ârfi Bey'in hayâtına ve san’atına yön vermesi sebebiyle tanıtalım:

"XIX. Asır Harem-i Hümâyûn cariyelerinin tamamı Kafkasya asıllı  ve bunların çoğu da Çerkeş'tir. İstanbul ve çevresinde oturan iyi Çerkeş ve Kafkas aileleri, kız çocuklarını küçük yaşta saraya vermektedirler. Bu kızlar saray hizmetleri için eğitilmektedirler. İstidatlarına göre çeşitli sahalarda ders görmekledirler. Eğitimden sonra 7 yıl saray hizmetinde bulunmaya mecburdurlar. 7 yıl sonunda yüksek bir devlet görevlisi veya onun oğlu ile zengin çeyiz verilerek evlendirilirler. 7 yıl yüksek maaş aldıkları ve her şeyleri sağlandığı ve maaşlarını biriktirdikleri için esasen zengin kızlardır. Bunlara halk "saraylı hanım" demekledir. Saraya kusursuz güzel kızlar alındığı, çok iyi terbiye ve eğitim gördükleri, zengin oldukları, Valide Sultan ve Başkadınefendi manevî anneleri sayıldıkları için istanbullu her yüksek aile o devirde oğlunu bir "saraylı Hanım" ile evlendirmek istemiştir, iste bu kızlardan çok küçük bir kısmı pâdişâh eşi olmak üzere   yetiştirilir   ve pâdişâhla   evlendirilirdi.   Diğerleri   Harem'de pâdişâhın, hanedan   kadınlarının, haremin, şehzâdelerin hizmetlerini görürlerdi. Hizmetkâr edelir. Fakat yüksek rütbe resmi maaş alırlardı. Avrupa saraylarında kraliçenin  hizmetindeki kadınların markiz kontes olması gibidir. Osmanlı hareminde yüz örtünmez, istisnasız bütün kadınların yüzü açıktır. Saç da büyük kısmı görünecek ve daha fazla süs mâhiyetinde başlıklarla örtülü durumdadır.  Etekler yerlere kadar uzun ve çok şatafatlıdır. Tualet boğaza kadar kapalıdır. Tül içinde yarı çıplak câriye ancak filmlerde görülür. Cariyelerin ve hanedan mensubu Hanımların erkek hocaları yaşlı başlı namlı ulemâ arasından seçilir. Ancak mûsikide iş değişmektedir. Zirâ mûsikî hocaları ilmiyye mensubu değillerdir ve çoğu gençtir. Saz, bilhassa ses, genç müzisyenlerce tabiatiyle daha iyi icra edilmektedir. "(2)

Arif Bey'in tayin edildiği ve hayatına yön verecek olan Harem-i Hümâyûn bu vasıflara sahiptir. Böyle bir çevrede Arif Bey bir düzineden fazla cariyeye meşke başlamıştır. Kısa zaman sonra cariyeler içinde fevkalâde güzelliğinden dolayı padişah eşi olarak hazırlanan on beş yaşlarındaki acemi cariye Çeşm-i Dilber ile Arif Bey arasında gelişen ilgi, saray muhitinde duyulmuş, Arif Bey'in bu yoğun ilginin tesiriyle birbirinden güzel şarkılar bestelemeye başlaması yoğun ilginin apaçık anlaşılmasını  engelleyememiştir. İşte bu döneminde Arif Bey, Kürdîli Hicazkâr (ilk terkib edildiğinde Hicaz-kâr-Kürdî) makamını terkib etmiş* ve "Geçti zahm-ı tîr-i hicrin tâ dili nâşâdı-ma" sözleriyle başlayan şaheserini   ilk olarak bestelemiştir. Bir büyük aşkla, üstelik sarayı ve padişahı da üzüp küstürerek sevdiği ile evlenen  Arif  Bey'i Çeşm-i   Dilber   gerçek aşkla sevmemiş sadece arkadaşlarına isterse saray hocalarını elde edebileceğini   göstermek   için onunla  evlenmiştir. Çeşm-i   Dilber   zamanla yaptığının çılgınlık olduğunu düşünmüş, sarayı özlemiş, hırçınlaşmış, padişah   zevceliğin-'den mahrum kaldığına  hırsla  pişman olmuştur. Sadece iki yıl  süren  evlilikleri çocukları  Cemil ve Nebiye'den   hemen sonra   Çeşm-i   Dilber'in evini terk etmesi ile son bulmuştur. 22-23 yaşlarında iki bebekle padişahın hediyesi olan konakta yalnız kalan ve sevdiği kadın tarafından terk edilmiş olan Arif Bey bu acıyla gönlünün iniş-çıkışlarını ifade eden makam Kürdîli Hicazkâr'dan "Niçin terkeyleyip gitdin,  a zalim" şarkısını besteledi ki bu şarkı da en güzel besteleri arasındadır. Kaçtıktan sonra evlendiğini duyduğu karısının dönmesini dahi ümit etmiş, bu terk edilişi uzun zaman sindirememiş, "Düşer mi şanına ey şeh-i hûbân" sitemiyle başlayan Kürdîli Hicazkâr şarkısını da böylece bestelemiştir.

Birkaç sene sonra Sultan Abdülmecid Han kendisini çağırtarak affettiğini göstermiş, Arif Bey'i tekrar mabeynci yapmıştır. Tarihin tekerrürden ibaret oluşuna delil olarak Arif Bey Muzıka'daki hocalığa ilaveten. Harem-i Hümâyûn'daki mûsikî meşkine tekrar getirilmiştir. Bütün bunlara, Arif Beyin bestelediği Sultanî Irak makamındaki "Bana lutfeyler iken sen/Neden menfurum oldum ben" güfteli şarkı zemin hazırlamıştır.

Acılar içindeki hayat

Seneler sonra Harem'de eskisinden büyük ilgiyle karşılanan Arif Bey daha ilk derste Zülf-i Nigâr'a tutulmuş, Zülf-i Nigâr da bu sevdaya aynen cevap vermiş yine her şeyden haberdar edilen padişah, meselenin yayılmasından endişelenerek Zülf-i Nigâr ile Arif Bey'i evlendirmiştir. Arif Bey bu sefer yine padişahın hediyesi olan konakta Rabia isimli bebeğiyle Zülf-i Nigâr'ın veremden dolayı terk-i dünya eylemesi ile kalakaldı. Bu ayrılık aşk ile sevdiği, bağlandığı ve aynen karşılık gördüğü karısının ölmesi gibi bir sebepten dolayı olduğundan Arif Bey'i sonsuz acılara gark etti. Bu acı ise Arif İBey'in Segah makamındaki çok ünlü şarkı "Olmaz ilâç sîne-i sad-pareme" güfteli şarkıyı bestelemesine sebep oldu (İşte böyle bir acının dillenmesidir). O sıralarda 38 yaşındaki Padişah Abdülmecid Han da aynı dertten, veremden vefat edince Arif Bey'in sonsuz acılan katlandıkça katlanmıştır.

Sultan Abdülmecid Han'dan sonraki hakan halife Abdülmecid Han'dan yedi yaş küçük kardeşi, Türk mûsikisini çok iyi bilen, ney üfleyen, çok zarif besteler yapan, duygulu fakat sert, disiplinli ve protokol hatalarını hoş görmez mizaçlı kardeşi Sultan Abdülaziz Han olmuştur. Eskiden beri tanıştıkları bu yeni padişahın varlığı Arif Bey'i ümitlendirmiş, bazı imkânlara yeniden kavuşmasını da sağlamıştır. Zira Arif Bey mâbeynci olmamış ne var ki Harem-i Hümâyûn hocası ve Saray Fasıl Heyeti'nin serhanendesi olmuştur. Fasıl heyetinin şefi ise, Dede Efendi'nin kızından torunu olan ve bestekârlıkta Arif Bey'i takip eden Rif’at Bey'dir.

Bu kez Arif Bey gönlünü yine Çerkeş asıllı ve yedi yıllık mecburi eğitimini Pertev-niyal Valide Sultan'in nedimesi olarak tamamlayacak olan Nigârnîk Kalfa'ya kaptırmış, Nigârnîk Kalfa ise Arif Bey ile evlenme talebinde bulunabilecek kıdeminin gelmesi ve kendi ilgisine Arif Bey'in de müsbet cevap vermesi ile halini belli etmiştir. Valide Sultan nedimesinin temayülünü anlayarak Nigârnîk'i Arif Bey'le evlendirmiştir. Bu evlilikte Nigârnîk Arif Bey'i pek çok sevmiştir, Arif Bey ile Nigârnîk Kalfa on dört sene evli kalmışlar ve Hayriye isimli evladan olmuştur.

"Gurub etti güneş..."

Hacı Arif Bey'in ünü Sultan Abdülaziz Han zamanında iyice artmış, Osmanlı sınırlarını dahi aşmış İran ve pek çok memleketten daha iltifatlar ve hediyeler almıştır. Bundan sonra da yine çok güzel eserler bestelemiş ve ömrünü Muzıka-i Hümâyûn'da ve Saray Serhânendeliğinde geçirmiştir. Arif Bey bu döneminde bir ara hacca gidip gelmiş ve artık Hacı Arif Bey diye anılır olmuştur.

Nigârnîk Kalfa ile evliliği sırasında evlâdı Hayriye'nin doğduğu zamanlarda eski ve yeni valide sultanlar Pertev-niyal Sultan ve Perestû Sultan'ı ziyaretlere gider, onlarla sohbet eder, iltifatlar görür, onlara eski ve yeni şarkılarını okurdu. Bir gün Muzıkây-i Hümâyûn'daki odasında "Gurûb etti güneş, dünya karardı" güfteli son bestelediği şarkıyı okudu ve şarkı bittikten sonra fenalaştı, 28 Haziran 1885'de Hacı Arif Bey vefat etti.

Türk Musikisi Ansiklopedisi, Yılmaz Öztuna, I. Cild, Syf. 98
Türk Musikisi Ansiklopedisi, Yılmaz Öztuna, 1. Cild, Syf. 97

f t g m