• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder... Turgut Cansever

  • RestoraTÜRK

Copyright 2019 - Custom text here

"MÛSİKÎ" kelime anlamı:

1. İnsanın duygu ve düşüncelerinin seslerle ifâde edildiği sanat, müzik:

2. Kulağa güzel gelen sesler dizisi.

Misal: Bütün medeniyetimiz, kirimiz, pasımız, güzel taraflarımız, hepsi mûsikîdeydi. (Ahmet H. Tanpınar)


 

 

Tarih İçinde Geleneksel Türk Sanat Müziği ve Diğer Kültürlerle Etkileşimleri

Türkler, tarih boyunca çok geniş bir coğrafi alana yayılmış olup buralarda birtakım farklı müzik kültürleriyle etkileşim içine girmişlerdir. Bu etkileşimler sonucunda Türk müzik kültürü pek çok koldan beslenmiş ve zengin bir yapıya kavuşmuştur. Böylesine zengin bir kültür mirasının izlerini Geleneksel Türk Sanat Müziği’nin gerek terminolojisinde gerek bu kültüre hizmet etmiş müzisyenlerinin etnik çeşitliliklerinde gerekse ses sisteminin temellerini oluşturan eski yazılı kaynakların diğer bazı kültürlerle bağlantısında somut olarak görmek mümkündür. Son ikiyüz yıldır Batı’dan gelen kültürel etkilerin izleri ise ses ve çalgı müziği repertuarındaki eserlerle icra alanında kendini göstermektedir.

1. Giriş

Orta Asya’da göçebe hayat sürerken, komşu Çin, Moğol ve Hint müzikleriyle, Batı Asya’da Fars müziğiyle karşılaşan Türkler, İslamiyet’in kabulünden sonra, Arap ve Farslarla birlikte birtakım yeni müzik oluşumları meydana getirmiş-ler, göçlerle Ortadoğu müzik kültürlerine güçlü Asya’lı dinamikler kazandırmışlardır.

Türklerin Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra Selçuklu döneminde çevre müzikleriyle etkileşimleri devam etmiş ve daha sonra Osmanlı döneminde özellikle İstanbul her yerden müzikçilerin akın ettiği, Doğu’nun en büyük müzik merkezi
haline gelmiştir. Ayrıca Balkanlar büyük müzik oluşumlarının ve sentezlenmeleri-nin yaşandığı bir bölge olmuştur. Son birkaç yüzyıldır Batı’yla gelişen ilişkiler, müzikte başka yeni oluşumlara yol açmış ve bütün bu etkileşimler sonucunda ülke, zengin bir müzik mirası devralmıştır.1

Türk devlet ve topluluklarının tarih sahnesinde görülmeye başlamalarından itibaren, zamanla büyük bir coğrafyaya yayılmış olmaları ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde daha da artarak devam eden etkileşimleri, ülkede birbi-rinden farklı kültürlerin yaşayıp kaynaşmasına, çok kültürlü oluşumların gerçek-leşmesine doğal bir zemin hazırlamıştır.

Devamını oku...

GLİNKA'LARA YAKIŞIR!

...Bir medeni bünyeleşmenin, bir mânevi orkestrasyonun mahsulü olan kendi sesimize, kendi mûsikimize kulaklarımızı tıkamakla kalmayıp, beğenmediğimizin, beğenilecek şey olmadığını söylüyor, taşlıyor, dişliyor, yerden yere vuruyoruz. Malını kötüleyen satıcının müşterisi olduğunu kim görmüştür? Hatta o mal, rivayet edildiği gibi bozuk, çürük, sakat ve ıskarta olmasa da , en küçük şüphenin, alıcıyı kuşkulandırıp uzaklaştırdığı inkar olunur mu? Nedense, geçmişimizi kötülemek çilesine mahkûm edileli beri Tih sahrasına düşmüş yolcular gibi, bir dalâlet çemberinin fâsit dairesi içinde, dolap çevirip bostan sulayan mahlûklar misâli dönüp duruyoruz

Ne ki, oldu olası bu çemberi yarıp dışına fırlamış olanlar da eksik değildir. Biz, hazıra konmuş bir mirasyedi gafleti ile öz değerlerimizi har vurup harman savururken, bu nisyan olanları her zaman çileden çıkarmış ve çıkarmaktadır. Deryakaptanı Hacı Vesim Paşazâde Mustafa Lûtfi El-mevlevi, eski devrin şark ve garp irfanına aynı ölçüde tasarruf eden münevverlerindendir. Henüz genç bir galatasaraylı iken, günlerden bir gün, Yenikapı Mevlevihanesine gider ve beraberinde bulunan bir arkadaşıyle birlikte misafir maksûresinden mukabele yi takibe başlar. Ateş arayan pervaneler gibi çark vura vura semâ eden mevleviler tennure açarken, mutrib de, değil insanları, eşyayı bile vecde getiren terennümüne başlar. Fakat iki arkadaş, okunan âyinin makamını kestirememişlerdir; yavaş sesle konuşurlar.

Tam bu sırada, aynı maksûrede bulunan bir ecnebi, temiz bir fransızca ile: - Beyler, der, konuşmak için bahçedeki ağaçların altı daha musaittir.

Devamını oku...

Büyük Bestekâr Hacı Ârif Bey

Büyük  bestekâr  Hacı  Arif Bey,  1831 yılında İstanbul'da, Haliç kıyılarındaki Eyüp Sultan semtinde dünyaya gelmiştir. Babası Eyüp Şer'î Mahkemesi başkâtibi Ebûbekir Efendi'dir. Ailesi, Osmanlı Türk toplumunda,

orta sınıfın mütevazı kesimi sayılır.Hacı Arif Bey'in dünyâya geldiği ortam gayet rûhânî, gayet seçkin, dînî havanın  hâkim olduğu,  her evden Kur'an, ilâhî seslerinin yükseldiği zamanın güzîde bir İstanbul    şehridir. Disiplinli, güzel bir ahlâk ve kaliteli bir terbiye anlayışıyla yetiştirilen  Hacı Arif Bey, âdâb-ı muaşeret   kânunlarını ve  inceliği,   konuşma tarzını, nezâketi, davranış olarak küçük  yaşta   kapacak derecede  kabiliyetli ve güzel yaradılışlıydı. O zamanın îcâb eden şartlarında beş yaşında ilk okula başlatılan küçük Arif, ses güzelliğiyle ve bir defa dinlediği eseri hemen ezberlemesiyle  dikkat çekti  ve o zaman kendisinden sâdece altı yaş büyük olan ve geleceğinin büyük bestekârı olan Zekâî Efendi'ye (Zekâî Dede Efendi) mûsikî dalında yetiştirilmek üzere verildi, kısa bir   müddet  sonra   Zekâî   Efendi Arif’i, kendi hocası Eyyûbî Mehmed Bey'e götürdü. Hacı Arif bey ilk ciddî mûsikî derslerini Eyyûbî Mehmed Bey'den aldı. On iki yaşlarında iken hocası Eyyûbî Mehmed Bey, Büyük Dede Efendi'ye (Hammâmî-zâde ismail Dede Efendi) talebesinin kabiliyetinden ve sesinin güzelliğinden bahsetmiş, hattâ talebesini Dede'ye götürüp el öptürerek talebesinin dahî bestekâr Dede Efendi tarafından iltifat görmesine, hattâ ve hattâ ondan kendi evinde derler almasına dahî sebep olmuştur. Hacı Arif Bey,  hocası  Eyyûbî  Mehmet Bey'den dînî eserler hâricinde 30 kadar  fasıl   meşketmiş,   böylelikle  otuz değişik makamı geçki ve nâme yapılarıyla öğrenmiş, büyük ve küçük usulleri de hâl etmiştir. Eyûbî Mehmed Bey'den dersler almakta  iken  bulunduğu   Muzıkay-i  Hümâyûn'da, bir başka hocası Haşim Bey'den de klâsik mûsikî repertuarımızın bin kadar seçkin eserini meşketmiştir.

Hacı Arif Bey, hocası Eyyûbî Mehmed Bey'in kendisini Muzıkay-i Hümâyûn'un Türk Mûsikîsi bölümüne yazdırmasıyla saraya girmiş, yine hocasının takdiri ile 1844 yılında seraskerlik kalemlerinden birinde stajyer kâtipliğe başlamıştır. Stajyer kâtiplik eğitimi sırasında bir maaşsız memur olarak Arif, âmirlerinden "ki-tâbet-i resmiyye" denen resmî yazışma usullerini, diğer her türlü devlet memuru için gerekli bilgileri, aslında bir yerde Osmanlı bürokrasisini, belki de böylece saraylılığı öğrenmişti.

Devamını oku...

f t g m