• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder... Turgut Cansever

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

"MÛSİKÎ" kelime anlamı:

1. İnsanın duygu ve düşüncelerinin seslerle ifâde edildiği sanat, müzik:

2. Kulağa güzel gelen sesler dizisi.

Misal: Bütün medeniyetimiz, kirimiz, pasımız, güzel taraflarımız, hepsi mûsikîdeydi. (Ahmet H. Tanpınar)


 

 

Mehter'in Tarihi

İlk Türk boy ve budunları daha iyi topraklara ve daha güvenilir yerlere sahip olmak için, göçler yapmışlar ve bu göçler sayesinde Türk müzik kültürünü gittikleri ve yerleştikleri yerlere taşımışlardır.

Hunlar döneminde müzik resmî törenlerde, dinî ve askerî yaşam içinde yerini almıştır. İlk zamanlardan itibaren davul ve def gibi çalgılar askerî ve dinî törenlerde en temel çalgı olarak kullanılmış, devletin varlık, egemenlik sembolü olan tuğ takımlarının da bir unsuru olmuştur. Bayrak (sancak), davul, boru, zil gibi çalgılardan oluşan tuğ takımları Hunlar döneminde yırağı (surnay/zurna), borguy (boru), tümrük (davul), küvrük (kös), çeng (zil) çalgılarından teşkil edilmiştir. En eski Türk yazıtları olarak kabul edilen Orhun Yazıtları ve Şine - Usu Yazıtı'nda tuğ kelimesine rastlanmaktadır. Buradaki tuğ kelimesi kös veya davul olarak nevbet anlamının yanı sıra sancak, bayrak anlamına da gelmektedir.

Kaşgarlı Mahmut hem kumaştan yapılmış bayrağın hem de kös anlamında kullanılan "tuğ" kelimesinin Türklerde, Çinlilerde ve Hintlilerde hakanlık ve bağımsızlık işareti sayıldığını söyler. Önceleri tuğlar, Tibet yak öküzlerinin ve at kuyruklarının bağlandığı altın yaldızlı bir topa geçirilmiş bir mızrak şeklindeydi.

Corci Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi adlı eserinde Türklerin, başına "saliş" (Eski Türkçede ışık, güneş) ve "çetr" (Anadolu Selçuklularında hükümdarlık şemsiyesi) adını verdikleri bayraklarına bir tutam kıl (tuğ) takarak ona sancak adını verdiklerinden bahsetmektedir. Ayrıca "tuğ" kelimesini de şu şekilde açıklamaktadır.

"Kadimden beri memalik-i şarkiye de Türkistan'da, Türk devletleriyle Hint ve Çin hükûmetlerinde büyük bir sancak üzerine boyalı atkuyruğu kıllarından, dağınık saça müşabih bir alamet vazolunarak askerin ilerisinde götürülür ve buna "haliş" denirdi. Bilahare bunun şekli değiştirilip bir sırığın ucuna, perişan bir hâlde aşağıya sarkan ve kırmızıya boyanan at kıllarının yukarısına beyaz ve siyah kılların örülmesinden mütehassıl birkaç büküm saç bırakıldıktan sonra bunun üst tarafına da yaldızlı top şeklinde bir "felek" vazolunmuştur. Bu halişlere sonraları "tuğ" denilmiştir." demektedir.

Devamını oku...

MUSULLU ÂMÂ HAFIZ OSMAN EFENDİ

MUSULLU ÂMÂ HAFIZ OSMAN EFENDİ

Hafız Osman Efendi 1840 yılında Musul’da doğdu; bir yaşında iken annesini, daha sonra üvey annesinin zulmünden gözlerini yitirdi. Genç yaşında yeni imkânlar aramak için İstanbul’a geldi. Israrlı tabiatı, musikiye düşkünlüğü sebebi ile o dönemin ünlü musiki ustalarından Hoca Zekâi Dede, Bolahenk Nuri Bey ve Hüseyin Fahreddin Dede’den musiki öğrendi. Kısa sürede çok güzel Kur’an okuyan bir hâfız oldu. Aslen Arap olan Osman Efendi Türkçeyi de güzel konuşurdu. Âma Ali Bey’den kanun dersleri aldı. Üstün bir zekâya sahipti ve olağanüstü duyarlılıkta bir kulağı vardı. Bir eseri bir kez dinlemekle eksiksiz öğrenirdi. Tanıdığı bir kimseyi bir daha unutmaz, iyi domino oynar, camsız saatiyle zamanı şaşmaz bir şekilde tespit eder, bu özellikleriyle herkesle kolayca dostluk kurardı. O yılların sayılı mûsikişinasları ile düşe kalka dini ve dindışı mûsiki repertuvarını hayli genişletmişti.

Camilere hutbe ve dua okur, bir yerde söylediklerini bir başka camide tekrar etmezdi. Mevlid ve ilahi okumakta da tanınmıştı. Ayasofya Camii’nde Kur’an okurken büyük bir kalabalık dinlemeye gelir, okumaya pest perdelerden başlar, gittikçe oktavlara perde perde yükselir, sonra aynı şekilde başladığı perdeye dönerdi. Onun hutbe okuduğu camiler dinleyicilerle dolup taşardı. Mevlevilik ve Nakşibendilik tarikâtlerine mensuptu. Mevlevi mûsikisini iyi bilir, tekkelerde âyin okurdu. Dini kültürü çok genişti ve Farsça bilirdi.

Devamını oku...

Tanzimat Döneminde Müzik

II. Mahmud’ un yaptığı reformlar, bugünün tabiri ile “gardrop devrimciliği”, insanın zihniyetinden ziyâde, görüntüye yönelik olduğundan istenen sonucu elde edememişti… Giuseppe Donizetti 1854 senesinde Paşa rütbesi alır ve 1856 senesi Şubat ayında ölür . Harbiye’ deki St.Esprit Katedrali’ne gömülür. Mızıka-i Humâyûn’ u aralıksız 24 sene yönetmiştir. Yerine Ahmed Necib Paşa ( 1812-1883) getirilir. Necip Paşa Encümen’de yetişir. 1831 de Mızıka-i Hümâyun’ a geçiş yapar. Batı kültürüne göre yetiştirilmiş Abdülmecid’ in olağanüstü sevgi ve sempatisini kazanmıştır…

Tanzimat Döneminde Müzik…
Osmanlı tahtında 31 sene oturan Sultan II. Mahmud 1 Temmuz 1839 günü ölünce, yerine oğlu Abdülmecîd 16 yaşında Padişah olur. Padişah olduğunda Avrupa teknik, ekonomik, sosyal ve askerî alanlarda oldukça gelişmiştir. 1789 Fransız ihtilâli’ nin üzerinden yarım asır geçer. Bu ihtilâlin en önemli sonucu İmparatorluklar içindeki etnik topluluklarda milliyetçilik hareketlerini ateşlemesidir. Bundan en fazla etkilenen Devlet Osmanlı İmparatorluğu’ dur.

Osmanlı içindeki Hristiyan azınlıklar başta İngiltere ve Fransa olmak üzere büyük devletlerce kışkırtılarak başkaldırmaları için desteklenir. Osmanlı Devleti özellikle kendi içinde askerî ve sivil bürokrasideki yozlaşma sebebiyle iyiden iyiye zayıflar.

II. Mahmud’ un yaptığı reformlar, bugünün tabiri ile “gardrop devrimciliği”, insanın zihniyetinden ziyâde, görüntüye yönelik olduğundan istenen sonucu elde edememişti. O zamandan beri İngiltere, Osmanlı’yı bitirmek emelleri için mason locaları ve İstanbul’ da görevli diplomatlarını kullanır. Bu strateji ülkemizde Cumhuriyet kurulana kadar bütün şiddetiyle devam eder.

Devamını oku...

Dinî Musiki Kültürümüz

Dinî Musiki Kültürümüz Dünyanın En Zengin Dinî Musiki Kültürlerinden Biridir
Muzaffer Şenduran

Diyanet Aylık Dergi Mayıs Eki 2009

Dinî musiki nedir? Din ile musikinin ilgisi nedir?

Dinî musikiden söz ederken sıkça karşılaşılan iki sorudan biri; dinde musikinin yerinedir, diğeri ise musikide dinin yeri nedir, sorularıdır. Hangi inançtan olursa olsun,her milletin musikisi dini ile, dini de musikisi ile içiçedir. Türklerde de dinî musikininkaynağı, İslam’ın kabulünden önceki döneme dayanır. Dinî musiki kültürü, İslam’ınkabulünden sonra Türk sanatkârının yüksek dimağında yeniden inkişaf ederek, yüce dinimizin hizmetine girmiş ve nihayetinde, dünyanın en zengin dinî musiki kültürlerinden biri haline gelmiştir.

Dinî musikimizin beslendiği kaynaklar nelerdir?

Özü itibariyle dinî musikimizin beslendiği iki ana kaynak vardır . Bu kaynaklar icraedildikleri yerin adıyla anılan, tekke musikisi ve cami musikisidir. Tekke musikisinintemelinde, Türk sanat musikisine yüzyıllarca okulluk etmiş Mevlevihaneler ile, Türkhalk musikimizi geçmişten günümüze taşımış Bektaşi tekkeleri yer alır. Cami musikisinde ise; ezan ve kamet, ilahî, temcid, na’t, salat, durak ve benzeri formlar icra edile gelmiştir. Geleneği ve aktarım metodu sebebiyle, ustaçırak ilişkisi içinde bu müesseselerde verilen dinî musiki eğitimi, günümüzde de devam etmektedir. Özellikle ezan, ibadet sahasındaki fonksiyonunun önemi ve icrası itibariyle, hassasiyetle elealınması gereken müstakil bir mevzudur.

Devamını oku...

Dîvan Şiirinde Mûsikî

Doç.Dr. Mahmut Kaplan

Şair Nabî(1642-1712), oğluna “dışarıda rast gelirsen dinle ama evinde musiki ile uğraşma” der… Nâbî devamla şöyle anlatır: “Musikî hikmete dair bir sanattır. Bilen bilmeyen herkese açıktır. Onda idrak edilmesi gereken çok sırlar vardır. Öyle sırlar ki, an gelir gönülleri parçalar. Musikinin makamlarının her birinin ayrı ayrı hasiyetleri vardır. Her birinde ayrı hikmetler vardır. Öyle hikmetler ki, can bahçelerini suvarır. Her makam bir hastalığa iyi gelir. Her ne kadar altı üstü hava ise de dünyanın da hava ile döndüğü unutulmamalı. Aslında söylenecek çok sır vardır ama avam için bunları açıklamak doğru değildir…”

Divan Şiirinde Musiki… Doç.Dr. Mahmut Kaplan (*)

Güzel sanatlar içinde hemen her insanın ilgisini çeken musiki, divan şairleri için de önemli bir yere sahiptir. Özellikle divanlarda musiki terimleri, beste ve çalgılar tevriye ve tenasüp yapmak amacıyla kullanılmıştır. Geçmişin dünyasında müziğin kapsadığı alan, bugünkünden dar değildir. Çünkü, “Osmanlı mûsikîsi; tezhibi, nakşı, (minyatürü), halısı, hattı ve ebrusuyla, Batılıların sublime art dedikleri ulvî bir güzellik olan Osmanlı sanatının -mimaride taş yerine- seste billurlaşmış şeklidir”.1

Divanları incelediğimiz zaman müziğin fıkhî boyutunun pek fazla söz konusu edilmediği görülür. Şairler, müziğin helâl mi haram mı olduğu hususunda fikir açıklamak gereğini pek fazla duymamışlardır. Daha çok mesnevilerde musiki ile ilgili görüş ve eleştirilere yer verilmiştir.

Devamını oku...

f t g m