• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder... Turgut Cansever

  • RestoraTÜRK

Copyright 2019 - Custom text here

"MÛSİKÎ" kelime anlamı:

1. İnsanın duygu ve düşüncelerinin seslerle ifâde edildiği sanat, müzik:

2. Kulağa güzel gelen sesler dizisi.

Misal: Bütün medeniyetimiz, kirimiz, pasımız, güzel taraflarımız, hepsi mûsikîdeydi. (Ahmet H. Tanpınar)


 

 

Türk Halk Müziği Sanatçısı Abdurrahman Kızılay

Türk Halk Müziği Sanatçısı Abdurrahman Kızılay

1940'da Kerkük'ün Musalla semtinde dünyaya gelen , ilk ve orta eğitimini Kerkük'te tamamladı. Çocuk yaşlarda halk müziğine ilgi duyan Kızılay, başta Abduvahit Küzecioğlu, İzzettin Nimet, Reşit Küle Rıza olmak üzere Kerkük'lü ünlü ustalardan ders aldı. Türkiye'de Kerkük hoyrat ve türküleriyle özdeşleşen Kızılay, ilk türkülerini 1959'da Bağdat Radyosu'nun günde yarım saatlik Türkmen programında okudu. 1950'lerin ortalarından itibaren Kerkük Kızılay'ında gönüllü olarak çalıştı. Kerkük Kızılay'ındaki dostları, kuruma verdiği hizmetler nedeniyle Türkiye'de Kızılay soyadını almasını teklif ettiler ona, o da kabul etti. Türkiye'de "Altun hızma Mülayim" türküsü ile tanınan sanatçı, 1960 yılında 6 yıl Ankara Devlet Konservatuvarı Kontrbas Bölümü'nde eğitim aldı. Eğitimini tamamladıktan sonra 1966'da Kerkük'e dönen Kızılay, Baas Partisi'nin iktidara gelmesinden bir ay önce tekrar Türkiye'ye geldi ve geliş o geliş. Ancak seneler sonra 2003 Eylül'ünde baba toprağına adım atabildi.

Asıl adı Abdurrahman Ömer İbrahim olan , 1974'de Türk vatandaşlığına kabul edildi. Evli ve 2 çocuk babası Kızılay'ın, bilinen türküleri arasında "Altın Hızma", "Evlerinin Önü Boyalı Direk", "Dağlar Başın Alaydım", "Baba Bugün Dağlar Yeşil Boyandı", "Aynaya Baktım Saç Beyaz Olmuş" yer alır. Abdurrahman Kızılay 12 Aralık 2010 tarihinde Ankara'da 72 yaşında vefat etmiştir.

Devamını oku...

MUSIKİMİZDE USUL VE İKA'

MUSIKİMİZDE USUL VE İKA

Ekrem Karadeniz

Her ilimde olduğu gibi musıkide de tatbik edilen usul, bu ilmin esas unsurlarından biridir. Bugün muhtelif musıki erbabı usul ile ika'ı birbirine karıştırmakta olduğu için, biz burada her ikisinin tarifini ve izahını yaparak şümûlünü ve sahasının tâyinine çalışacağız.

Usul, musıki nağmelerinin intizam içinde akışını temin ve nağmelerin kıymetlerini ölçmeye yarayan darblarını meydana getirdiği bir hareket manzumesidir. Bu tariften de anlaşılacağı üzere:

1    — Musiki nağmelerinin bir intizam içinde cereyan etmesi usul ile temin edilecektir. Bununla beraber diğer kaidelere bağlı şartı ile Türk Musıkisinde usulsüz bestelenen veya irticalen okunan eserler de vardır. Gazel, Taksim, Durak gibi eserler bu cümledendir.
2    — Usul, musıki nağmelerinin sür'at ve kıymet hareketlerini ölçmeye yarar.
3    — Musıki nağmelerinin sür'atleri, eller ile vurulan darblarla ifâde edilir.
4    — Usul, muayyen hududlar içinde ve muntazam bir şekilde tekrarlanan darblarla meydana gelir.

Bu saydığımız şartlar mevcud olmadıkça yapılan herhangi bir hareket, musikide usul vasfını taşımaz. Türk Musıkisinde usul ile bestelenmiş pek çok çeşitli eserler vardır. Yaptığımız tetkikat neticesinde 80 kadar usulün bestekârlar tarafından kullanıldığı görülmüştür. Ancak eldeki malzeme ile daha başka usuller tertibinin de mümkün olduğunu kaydetmek isteriz.

Devamını oku...

Mehter'in Tarihi

İlk Türk boy ve budunları daha iyi topraklara ve daha güvenilir yerlere sahip olmak için, göçler yapmışlar ve bu göçler sayesinde Türk müzik kültürünü gittikleri ve yerleştikleri yerlere taşımışlardır.

Hunlar döneminde müzik resmî törenlerde, dinî ve askerî yaşam içinde yerini almıştır. İlk zamanlardan itibaren davul ve def gibi çalgılar askerî ve dinî törenlerde en temel çalgı olarak kullanılmış, devletin varlık, egemenlik sembolü olan tuğ takımlarının da bir unsuru olmuştur. Bayrak (sancak), davul, boru, zil gibi çalgılardan oluşan tuğ takımları Hunlar döneminde yırağı (surnay/zurna), borguy (boru), tümrük (davul), küvrük (kös), çeng (zil) çalgılarından teşkil edilmiştir. En eski Türk yazıtları olarak kabul edilen Orhun Yazıtları ve Şine - Usu Yazıtı'nda tuğ kelimesine rastlanmaktadır. Buradaki tuğ kelimesi kös veya davul olarak nevbet anlamının yanı sıra sancak, bayrak anlamına da gelmektedir.

Kaşgarlı Mahmut hem kumaştan yapılmış bayrağın hem de kös anlamında kullanılan "tuğ" kelimesinin Türklerde, Çinlilerde ve Hintlilerde hakanlık ve bağımsızlık işareti sayıldığını söyler. Önceleri tuğlar, Tibet yak öküzlerinin ve at kuyruklarının bağlandığı altın yaldızlı bir topa geçirilmiş bir mızrak şeklindeydi.

Corci Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi adlı eserinde Türklerin, başına "saliş" (Eski Türkçede ışık, güneş) ve "çetr" (Anadolu Selçuklularında hükümdarlık şemsiyesi) adını verdikleri bayraklarına bir tutam kıl (tuğ) takarak ona sancak adını verdiklerinden bahsetmektedir. Ayrıca "tuğ" kelimesini de şu şekilde açıklamaktadır.

"Kadimden beri memalik-i şarkiye de Türkistan'da, Türk devletleriyle Hint ve Çin hükûmetlerinde büyük bir sancak üzerine boyalı atkuyruğu kıllarından, dağınık saça müşabih bir alamet vazolunarak askerin ilerisinde götürülür ve buna "haliş" denirdi. Bilahare bunun şekli değiştirilip bir sırığın ucuna, perişan bir hâlde aşağıya sarkan ve kırmızıya boyanan at kıllarının yukarısına beyaz ve siyah kılların örülmesinden mütehassıl birkaç büküm saç bırakıldıktan sonra bunun üst tarafına da yaldızlı top şeklinde bir "felek" vazolunmuştur. Bu halişlere sonraları "tuğ" denilmiştir." demektedir.

Devamını oku...

MUSULLU ÂMÂ HAFIZ OSMAN EFENDİ

MUSULLU ÂMÂ HAFIZ OSMAN EFENDİ

Hafız Osman Efendi 1840 yılında Musul’da doğdu; bir yaşında iken annesini, daha sonra üvey annesinin zulmünden gözlerini yitirdi. Genç yaşında yeni imkânlar aramak için İstanbul’a geldi. Israrlı tabiatı, musikiye düşkünlüğü sebebi ile o dönemin ünlü musiki ustalarından Hoca Zekâi Dede, Bolahenk Nuri Bey ve Hüseyin Fahreddin Dede’den musiki öğrendi. Kısa sürede çok güzel Kur’an okuyan bir hâfız oldu. Aslen Arap olan Osman Efendi Türkçeyi de güzel konuşurdu. Âma Ali Bey’den kanun dersleri aldı. Üstün bir zekâya sahipti ve olağanüstü duyarlılıkta bir kulağı vardı. Bir eseri bir kez dinlemekle eksiksiz öğrenirdi. Tanıdığı bir kimseyi bir daha unutmaz, iyi domino oynar, camsız saatiyle zamanı şaşmaz bir şekilde tespit eder, bu özellikleriyle herkesle kolayca dostluk kurardı. O yılların sayılı mûsikişinasları ile düşe kalka dini ve dindışı mûsiki repertuvarını hayli genişletmişti.

Camilere hutbe ve dua okur, bir yerde söylediklerini bir başka camide tekrar etmezdi. Mevlid ve ilahi okumakta da tanınmıştı. Ayasofya Camii’nde Kur’an okurken büyük bir kalabalık dinlemeye gelir, okumaya pest perdelerden başlar, gittikçe oktavlara perde perde yükselir, sonra aynı şekilde başladığı perdeye dönerdi. Onun hutbe okuduğu camiler dinleyicilerle dolup taşardı. Mevlevilik ve Nakşibendilik tarikâtlerine mensuptu. Mevlevi mûsikisini iyi bilir, tekkelerde âyin okurdu. Dini kültürü çok genişti ve Farsça bilirdi.

Devamını oku...

Tanzimat Döneminde Müzik

II. Mahmud’ un yaptığı reformlar, bugünün tabiri ile “gardrop devrimciliği”, insanın zihniyetinden ziyâde, görüntüye yönelik olduğundan istenen sonucu elde edememişti… Giuseppe Donizetti 1854 senesinde Paşa rütbesi alır ve 1856 senesi Şubat ayında ölür . Harbiye’ deki St.Esprit Katedrali’ne gömülür. Mızıka-i Humâyûn’ u aralıksız 24 sene yönetmiştir. Yerine Ahmed Necib Paşa ( 1812-1883) getirilir. Necip Paşa Encümen’de yetişir. 1831 de Mızıka-i Hümâyun’ a geçiş yapar. Batı kültürüne göre yetiştirilmiş Abdülmecid’ in olağanüstü sevgi ve sempatisini kazanmıştır…

Tanzimat Döneminde Müzik…
Osmanlı tahtında 31 sene oturan Sultan II. Mahmud 1 Temmuz 1839 günü ölünce, yerine oğlu Abdülmecîd 16 yaşında Padişah olur. Padişah olduğunda Avrupa teknik, ekonomik, sosyal ve askerî alanlarda oldukça gelişmiştir. 1789 Fransız ihtilâli’ nin üzerinden yarım asır geçer. Bu ihtilâlin en önemli sonucu İmparatorluklar içindeki etnik topluluklarda milliyetçilik hareketlerini ateşlemesidir. Bundan en fazla etkilenen Devlet Osmanlı İmparatorluğu’ dur.

Osmanlı içindeki Hristiyan azınlıklar başta İngiltere ve Fransa olmak üzere büyük devletlerce kışkırtılarak başkaldırmaları için desteklenir. Osmanlı Devleti özellikle kendi içinde askerî ve sivil bürokrasideki yozlaşma sebebiyle iyiden iyiye zayıflar.

II. Mahmud’ un yaptığı reformlar, bugünün tabiri ile “gardrop devrimciliği”, insanın zihniyetinden ziyâde, görüntüye yönelik olduğundan istenen sonucu elde edememişti. O zamandan beri İngiltere, Osmanlı’yı bitirmek emelleri için mason locaları ve İstanbul’ da görevli diplomatlarını kullanır. Bu strateji ülkemizde Cumhuriyet kurulana kadar bütün şiddetiyle devam eder.

Devamını oku...

f t g m