• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

İstanbul 1600 yıllık bir müzedir

(YAPI DERGİSİ SAYI 288/KASIM 2005)

En büyük Pagan, en büyük Hıristiyan ve en büyük İslam imparatorluklarının başkenti İstanbul, dünya tarihinin en simgesel kenti sayılabilir. Bütün düzensizliğine karşın yüksek bir evrensel statüsü vardır, bütün çirkin gelişmesine karşın dünyanın en güzel kentlerinden biri olarak algılanabilir. Eğer fiziksel çevre ile insan mutluluğu arasında bir ilişki varsa bunun en olumlu örneği İstanbul olmalıdır. Kentin çekirdeği olan suriçi bir müzedir. Bu suriçinin 1635 yıllık bir destansı tarihi vardır. Ve bu destan, klasik dünya tarihinin merkez öyküsünü oluşturur. Avrupa’nın tarihi buna sonradan takılmıştır.

Toprağının altında Konstantinus’un Yeni Roma’sının kalıntıları, bin yıllık Bizans İmparatorluk başkentinin kalıntıları, 500 yıllık Osmanlı başkentinin kalıntıları vardır. Toprağının üstü Geç Antikitenin en güçlü surları, Küçük ve Büyük Ayasofya gibi geç antik yapılar, Bizans mimarisinin en zengin mirası, Topkapı Sarayı ve Osmanlı Çağının en görkemli anıtlarıyla süslüdür. Bu suriçi  son otuzbeş yılda o zamana kadar sakladığı tarihsel dokusu ve konutlarının yüzde 90’ını yağmaya kurban vermiştir. Yine de her elli metrede tarihten bir şeyler sunar. Kısaca, bu kent olağanüstü bir müzedir. Bu kadar ağır bir mirasın çekirdeğine uydurma tarihi mahalleler yapmayı düşünmek tanımlanması zor bir davranıştır. Ne var ki “İstanbul Müze-Kent” sloganı arkasında bu düşüncenin yattığını öğrenerek yarım yüzyıllık mimar-restoratör ve tarihçi yaşamının en büyük şaşkınlığını yaşadım. Bu kadar güçlü bir geçmişten bu kadar az nasiplenmek ortalama toplumsal cehaletin yaygınlığının ve korkunç bir tarih bilinci yokluğunun ifadesidir. Belediye, “İstanbul Müze-Kent” projesinden söz ettiği zaman, “herhalde bu bilincin ifadesidir” diye sevinmiştim. Gerçi nüfusu on milyonu çoktan geçmiş bir tarihi metropolise onbin nüfuslu bir kasaba gibi, “İstanbul Müze-Kent” demek pek yakışık almıyor. Bunun entelektüel içeriği olsa olsa “miniatura parkı” gibi bir eğlence alanı anlamına gelebilir. İlkel bir reklam sloganı... Fakat yarım yüzyıldan bu yana kamu kuruluşlarından duyarlı, entelektüel düzeyi yüksek sözler dinlemek umudunu çoktan yitirdiğimiz için turistik bir slogandan pek rahatsız olmadım. Yeni belediye başkanı geniş ve dinamik bir teknisyen kadrosunu kentin planlanmasıyla görevlendirmişti. Hattâ bir danışma kurulu bile düşünülmüştü. Danışma Kurulu toplantısında Müze-Kent sloganı arkasındaki programı dinleyince dehşete düştüm.

“Müze-Kent” pratikte şu anlama geliyormuş:
Bütün suriçinde, fakat ilk aşamada yalnızca Süleymaniye ve Haliç arasında, depremde nasıl olsa yıkılacağı için 2000 yapı kamulaştırılarak yıkılacakmış. Ve yerlerine eski Osmanlı konutları üslubunda, depreme dayanıklı ahşap yapılar tasarlanacakmış. Değerli mimarlarımızın bu yalancı tarihi yapıları, İstanbul’u Müze-Kent yapacakmış. Örneğin eski Kirazlı Mescit Sokağındaki görkemli konakların yerinde, çağdaş mimarlarımızın, sivil mimarimizi, bütün tatlarıyla özümsemiş, çelik iskeletli, depreme dayanıklı projeleri uygulanacakmış. Önlerinde asfalt yolları, granit kaldırımları ve park etmiş otolarıyla birlikte kuşkusuz. Osmanlı geçmişi bunlarla neden ihya olmasın? Kuşku veren ufak bir nokta var: Dünyada hiçbir ülkede böyle bir uygulama yok. Katılmak istediğimiz Avrupa’da, hayran kaldığımız Amerika’da, hattâ Kuzey Afrika İslam ülkelerinde, doğrusu istenirse bütün dünyada böyle bir şey yok. Ben böyle uydurma kent sokaklarını içlerinde kovboy filmi çekilen Los Angeles’taki Paramount stüdyolarında görmüştüm. Biri Barselona’da, öteki galiba Jakarta’da iki mimari müze gördüm. İspanyol ve Endonezya yöresel mimarilerinden örnekler içeriyorlardı.

Bu konuya yarım yüzyıldan fazla emek vermiş, eğitim yapmış ve Amerikan Mimarlar Enstitüsü’ne koruma bağlamında şeref üyesi yapılmış bir üniversite hocası olarak hem belediye, hem kültür bakanlığı, hem de danışmanlık eden mimarlara dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama olmadığını, bunun bütün çağdaş öğretilere, kurallara, anlaşmalara, bizim yarım yüzyıldır öğretmekte olduğumuz bütün restorasyon öğretimine aykırı olduğunu, İstanbul gibi bir kentle Miniatura Parkı gibi oynamanın bir kültür skandalı olduğunu ve bunun bütün dünya profesyonel kamuoyu önünde komik bir teşebbüs olarak algılanacağını anımsatmayı akademik ve namuslu bir aydın görevi olarak görüyorum. Bu projenin savunmasını iki nedene dayandırmışlar.

Bu yapılar depremde zaten yıkılacakmış; Avrupa da savaştan sonra böyle yapmış. “Depremde zaten yıkılacak” diye, belediye hiç bina yıkmadı. Yoksul bir ülkede her duvar önemli bir paradır. Bu davranışın daha ucuz bir seçeneği olmalı. Böyle bir alanda yapı ekonomisinin içeriği konusunda bazı şeyleri anımsatmakta yarar var. Kamuya ait tarihi bir alan pazarlanmaz. Başka bir deyişle “biz bu işin parasını buluyoruz, bundan zararlı çıkmayız” gibi bir bakkal hesabı Süleymaniye çevresinde bir alan için akla bile gelmemelidir. Tarihi korumanın bir masrafı olacaktır... Bu alanın kentin güzelliğine katkısı kamu ve kültür yararıdır; para ile ölçülmez. Bundan fedakârlık da edilemez. En rasyonel, kamu için en yararlı ve en güzel olan yapılır. Fakat bu paralar hangi yolla geri gelirse gelsin, devlet ya da belediyenin parası değil, halkın sırtından çıkmak zorunda olan paralardır. Bunun manipülasyonu ne denli ustaca da olsa halkın parasıdır. “Olsun da, ne olursa olsun” diye bir ilkeyle yapılamaz.
Avrupa örneklerinden söz edildi. Fakat yapılanı bilmiyorlar. Savaştan sonra yıkılan, ülke için simge değeri taşıyan kent merkezleri özellikle Polonya’da Varşova, Gdansk Wroclav gibi, ya da tahrip olan kent dokuları yenilendi. Bunlar büyük tarihi prestijlerinden dolayı ve eski belgelere ve hemen hemen tümü var olan rölövelere göre yeniden yapıldı. Fakat hiçbir yerde çağdaş mimarlar tarafından yeniden uyduruk tarihi dokular, cepheler tasarlanmadı.

Mimar Sinan’ın yapıtları arasında genç mimarlarımızın, kendi çağlarını değil, anlamakta zorluk çektikleri tarihi yapıların kuklalarını yapmalarını şimdiye kadar hiçbir plancı düşünmemişti. Bu anlayış, Türkiye’de hepsi birbirinden çirkin, sözde klasik üsluplu yüzbin camiyi doğal gören bir tarih ve sanat görüşüdür. Herhalde İslam dini yapı geleneği imgesine ve Türk mimari kültürünün çağdaş görüntüsüne zarar veren yapıların başında bunlar gelmektedir. Bana kalırsa dünya tarihi kentleri listesinden çıkarılması düşünülen ya da çıkarılan İstanbul’un bu kaybolan statüsünü büsbütün yoketmek için bize anlatılandan daha iyi bir proje düşünülemezdi. Süleymaniye ve Şehzade gibi büyük sanat yapıtlarının etrafına sahte dokular ve binalar yapmak kentin tarihine ve kültürüne hakarettir. Süleymaniye’nin yanına uydurma ahşap konutlar, yapılar düşünmek altının yanına teneke, zümrütün çevresine sahte cam koymaya benzer. Bu, Çırağan Sarayı’nı zengin muhallebici dükkânına çeviren turistik restorasyon anlayışıdır. 1975 Amsterdam Konferansı’nda Türkiye’yi temsil eden heyetin başkanıydım. O konferansa bir uygulama ile katılamadık. Fakat Prof. Nezih Eldem’in Süleymaniye’deki bazı sokaklar için çağdaş yapılar öneren bir “infill” (boşluk doldurma) tasarımı vardı; onu sunduk. Aradan 30 yıl geçtikten sonra yapılmak istenenleri görünce politikacıların bilgiden bu kadar uzaklaşmaları beni şaşırtmadı desem yalan olur. Bunun aracısının bir profesör olması da bir başka bahtsızlık.

Belediye sorumlularının ve bu projeyi hazırlayanların iyi niyetlerinden gerçekten kuşku duymuyorum. Fakat tarihi çevreyi yenileme kurallarından hiç haberleri olmadığını, dünyada ya hiçbir şeyi görmemiş, ya da anlamamış olduklarını, ayrıca İstanbul’un tarihinin tekliği, özelliği ve azameti bağlamında ve çağdaş sanat duyarlığı konusunda da daha yetişmemiş olduklarını düşünmek zorunda kalıyorum. Oysa Türkiye’de tarihi çevre öğretimi bu hassasiyete 1970’lerde ulaşmıştı. Bu bir entelektüel çöküntüdür. Sanatın ve bilimin iyi hazırlanmamış politik projeler hizmetine girmesidir.

İstanbul, ne kadar yıkarsanız yıkın, yine bir müzedir. Ama bir tane daha Ayasofya, bir tane daha Süleymaniye yaparsanız, artık bir Müze-Kent olmaz. Hattâ Disneyland bile olmaz. Bir Yanlışlıklar Komedyası olur. İstanbul sürekli yanıp kül olmuş bir ahşap yapı kenti olduğu için 19. yüzyıl ortasından geriye gitmek zaten söz konusu değildir.

O dönemden sonra da kalan yapılar parmakla sayılacak kadar azdır. Ve birkaç sokakta yoğunlaşırlar. Haliç’e indikçe kâgir ahşabın yerini alır. İstanbul’un tarihi sokak dokusu 1851’de Stolpe’nin, ve hattâ 1934’te Belediyenin kılavuzunun sayfalarında bile görülmektedir. Burada Belediye yüzlerce binanın rölövelerini yaptırmıştır. Bu dokunun yalnızca kalan bölümleri ve kalan yapıları korunabilir. Süleymaniye çevresinde korunması gerekli yapılar bilinen koruma kurallarına göre korunur. Aralarına, tarihten haberi olan, eskiyi özümsemiş ve yetenekli mimarlar projeler önerirler. İstanbul’da tek bir parselde, eskiye özenen birşey, bir yeni-Osmanlı, bir neo-klasik yapılabilir. Fakat Süleymaniye çevresinde sahtecilik, kentin geçmişine, Sinan’ın ve bu büyük anıtın kurucularının anısına hakarettir.

Bize her kent plancısının yaptığı renkli haritalar gösterildi. Şimdiye kadar bunlardan binlerce gördüm. Tırtıl Paşa da Belediye’de yüze yakın mimarı toplayıp birkaç ayda bir Boğaziçi koruma planı yaptırmıştı. Plan çizmekle uygulanabilir plan yapmak arasında hiçbir ilişki olmayabilir. 1969 yılında Büyük İstanbul Nâzım Plan Bürosu’na İstanbul’un bütün tarihi dokusunu gösteren planları, koruma amaçlı imar planlarına temel teşkil etsin diye hazırlamıştım. Bugün ne o sokaklar kaldı, ne de hazırladığım planlar var belediyede. Sayın Belediye sorumlularına ve proje hazırlayanlara Türk kent dokusunun özelliklerini bir kez daha anımsatmakta yarar var:

1. Yapılar apartman değil evdir.
2. Evlerin büyük çoğunluğu bahçelidir. Bahçelerde büyük ağaçlar vardır.
3. Yapılar eşit yükseklikte değildir.
4. Sokak dokusunda sağır bahçe duvarı önemli fizyonomik bir öğedir.
5. Sokak kaldırımsızdır. Yürüyen insan içindir.

Süleymaniye çevresinde bu karakteri koruyan doku ve konutlar 1970’te hâlâ yaşıyordu; insanlar da yaşıyorlardı. Bugün bütün bölge, depo, atölye ve imalathane, bekâr odası ve otopark olmuştur.

Süleymaniye, Kanuni’nin emriyle Eski Saray’ın bahçesine yapılmıştır. Başka bir deyişle bir yanında saray vardı. Haliç’e doğru çarşı bölgesi, Süleymaniye ile Şehzade arasında ekâbir’in konutları vardı. Başka bir deyişle Süleymaniye kentin çarşı bölgesi ile konut bölgesi arasında idi. Bugün Süleymaniye çevresinin, daha önce de düşünülmüş tek doğru kullanma kararı, buranın kültür etkinliklerine ve öğrenci yurtlarına yeniden tahsis edilmesidir. Burası bir yaya bölgesidir. Otomobil girmemelidir. Buna razı olacak tek toplum sınıfı, öğrencilerdir. Bu işlev, yıkılıp yapılacak yeni ahşap apartmanlar için uygun değildir. Çok para da getirmeyebilir. Süleymaniye’den yüzlerce esnafı çıkarmak, araba sokmamak, sokak dokusunu koruyarak kalan yapıları restore etmek, üniversite kullanımına sunmak, kanımca bize sunulan Müze-Kent tasarımlarıyla uyuşmamaktadır. Haliç’e indikçe müdahale parametreleri değişse bile ilkeler değişmemelidir. Koruma bölgeleri, uzun vadede turizm ve başka nedenlerle para da getirirler. Fakat İstanbul’un tarihi, spekülatif projelere kurban edilmeyecek bir mirastır.

Burada işlev analizi malsahibi ve kiracı ya da iş türü gibi bir sayı tablosundan daha öte bir çalışma gerekir. Koruma alanlarının işlevsel taksimi, her bölgeye getirilen işlevlerle oradaki fiili durum arasındaki ilişki, fiziksel varlığın değişmeyen boyutlarıyla önerilen işlevler arasındaki tekabül, bunun bütün Eminönü-Unkapanı arasındaki bölge ile çeşitli boyutlardaki ilişkileri, yanlışlıkla müze farzedilen alanın turizme açılışının modaliteleri, gelecek kültür ve ticaret etkinliklerinin “infill” parsellerine dağılışı, mekân değerlerinin analizi, yapılar için renk ve tekstür araştırmaları, eski kent dokusunun özelliğini oluşturan “iç yeşil”i yeniden gerçekleştirecek veriler ya da bunların sağlanması, hazirelerin ihyası, en ince ayrıntılarına kadar yapı yapı, köşe köşe düşünülecek ve büyük bir sevgi, belki oraya bağlanan tarihi anekdotlarla zenginleşecek, bir tarihi müze hassasiyetiyle büyük bir senaryo olarak hazırlanacak bir çevre ve üzerinde düşündükçe yeniden şekillenecek bir çevre projesi. Bu, uydurma bina cepheleri çizerek gerçekleşecek bir proje değildir. Bu ne yazık ki “yatır, işlet, geri al” türünden bir pazarlama işi de değildir. Kısaca bu bir ticaret işi değil, bir kültür işidir. Fakat dünyada kültür için dolaşan bütün turistlerin bildiği gibi, yalnızca Türkiye ve İstanbul’a onur ve prestij kazandırmakla kalmaz. Zamanla kapalıçarşı, Ayasofya, Topkapı Sarayı gibi, para da kazandırır. Bunu gerçekleştirecek Belediye’ye de ün kazandırır.

1952 yılından bu yana İstanbul tarihi ve koruma ile uğraşan bir üniversite hocası olarak, Belediye “briefing”inden sonra bütün öğretim yaşamımın boşa gittiğini düşündüm. Öğrencilerimden, öğrettiğim bütün yanlış bilgiler için özür diliyorum. Politikanın ve para hırsının bilimsel düşünceye bu denli egemen olacağını düşünememiştim. Onca dinamik çalışma gücünün bir tahrip aracı olarak çalıştırılabileceğini, bu konuda yetişmiş olanların eski deyimiyle “lal-ü ebkem” kalacağını hayal edememiştim. Fakat bütün bunlar, proje adı altında elli yıldır İstanbul’u bu hale getiren sahte planlamanın tahriplerine susmayı da haklı göstermez.

f t g m