• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder... Turgut Cansever

  • RestoraTÜRK

Copyright 2021 - Custom text here

Dede Ömer Rûşen - Hüsnünün aksin ruh-ı dilberde peydâ eyledin

Dede Ömer Rûşenî, XV. yüzyılın en önemli Halvetî şeylerinden biridir. Aydınlı olan Rûşenî’nin tasavvuf çevresine girmesi, bir Halvetî şeyhi olan ağabeyi Alâeddin Ali sayesindedir. Bursa’da medrese eğitimi alan şair bir süre de İstanbul’da bulunmuş ve tezkireci Sehî Bey’in ifade ettiğine göre Melîhî ile arkadaşlık yapmıştır. Gelibolulu Âlî’nin Künhü’l-Ahbâr’da Melîhî’nin ne kadar içki müptelâsı olduğuna dair anlattığı anekdot hatırlanırsa, bir mutasavvıf ve bir ayyaşın bu arkadaşlığının niteliği hayli ilginç bir hâl almaktadır. Gördüğü bir rüya sayesinde tasavvufa intisap eden ve Bakü’ye gidip Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî’ye bağlanan Rûşenî, bir süre sonra Şirvânî’nin halifesi olarak irşad göreviyle Anadolu’ya gönderilir. Hayatının son yirmi yılını Tebriz’de irşad faaliyetleri ile geçiren Rûşenî, 1487’de vefat etti (Albayrak, 1994: 81-83).

Rûşenî, XV. yüzyılın tasavvufî şiir yazan divan şairlerinden biridir ve Divan sahibidir. Aşağıda, Rûşenî’ye ait olan “Hüsninün ʿaksin ruh-ı dilberde peydâ eyledin” mısralı gazel, bu önemli mutasavvıf şairin tanınması amacıyla, tasavvufî bağlamda şerh edilmiştir.

Hüsninün ʿaksin ruh-ı dilberde peydâ eyledin

Çeşm-i ʿâşıkdan dönüp anı temâşâ eyledün

“Güzelliğinin yansımasını gönül alan sevgilinin yanağında ortaya çıkardın. Dönüp onu âşığın gözünden seyrettin.” Dede Ömer Rûşenî, XV. yüzyılın öenmli Halvetî şeylerinden biridir (Albayrak, 1994: 81). Dolayısıyla, inceleyeceğimiz bu gazel, tasavvufî bağlamda şerh edilmelidir.

Bir kudsi hadise göre Allah, Âdem’i kendi suretinde, yani Rahman suretinde yaratmıştır. Beyitte şair, “Hüsninün ʿaksin ruh-ı dilberde peydâ eyledin” derken bu kudsi hadise telmihte bulunmaktadır. Tasavvufî bağlamda ruh –yani yanak- şu anlama gelmektedir: “İlahi isimlerin ve cemâlin zuhur etmesine sebep olan tecellî” (Uludağ, 2016: 298). Yine tasavvufi bağlamda hüsnün –yani güzelliğin- anlamı ise şu şekilde açıklanmaktadır: “İlahi güzellik. Âlemdeki bütün güzellikler ve güzeller O’nun güzelliğindendir. Güzel de âşık da O’dur” (Uludağ, 2016: 176). “Ruh-ı dilber” ise, beyitten anladığımıza göre, insana karşılık gelmektedir. Demek ki Allah, kendi ilâhî güzelliğini insanın yüzünde ortaya çıkarmıştır. Böylece o, şairin dediği gibi, yarattığı varlığın aracılığıyla kendi kendisini izlemiştir; çünkü vahdet düşüncesine göre gören de görülen de Allah’tan başkası olamaz. Allahîn kendi kendisini temâşâ etmesi “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlukatı yarattım.” kudsi hadisini akla getirir. Allah’ın bilinmek istemesi, onun insanda tecelli etmesiyle sonuçlanmıştır. Mutasavvıflar bu meseleyi aşk anlayışıyla izah ederler. Nitekim Agâh Sırrı Levend, söz konusu aşk olgusunu insan açısından şu şekilde ifade etmektedir: “Nefse galebe içinde yegâne vasıta aşktır. Nasıl ki, tecelliye sebep de aşk olmuştur. Bizi ancak aşk Hakk’a kavuşturabilir. Hakiki aşk insan ruhunun “ruh-ı mutlak” olan Allah’a karşı bir iştiyâkıdır” (Levend, 2015: 29).

Bir avuç hâke bırakdın câm-ı ʿaşkın cürʿasın

ʿÂkil ü dânâları mecnûn u şeydâ eyledün

“Aşk kadehinin tortusunu bir avuç toprağa bıraktın; akıllı ve bilgilileri deli ve şaşkın eyledin.” Bir avuç toprak ile kastedilen, topraktan yaratılan insandır. Cür’a ise içki kadehinin dibinde kalan son yudumdur. Bu yudum tortulu olur ve yere dökülmesi âdettir. Bu âdet, içki meclisinde Cem’in ruhunu şâd etme şeklinde anlamlandırılır (Pala, 2011: 94). Şairin ifadesi, insanın yaratıldığı toprağın aşk şarabıyla yoğrulduğunu düşündürmektedir. Bahsedilen aşk, tabi ki ilâhî aşktır. Allah her kimin gönlüne bu aşkı salmışsa, o kişiler, akıllı ve bilgili olsalar dahi, delirmiş ve çıldırmışlardır. Çünkü ilâhî aşk, aklı aşan bir deneyimdir. Osho’nun bir yerde ifade ettiği gibi iki tür deli vardır: Aklın altında kalanlar ve aklın üstüne çıkanlar. Aklın altında kalanlar sıradan delidir. Aklın üstüne çıkanlar ise hakiki Hak âşıklarıdır, ermişlerdir. Onların bu deliliği, sıradan delilikle karıştırılmamalıdır.

Âb u kilde gösterüp envâr-ı hüsninden nişân

Anın ile dîde-i ʿaklı mücellâ eyledün

“Su ve kilde güzelliğinin nurlarından işaret gösterip onunla akıl gözünü cilaladın.”

Su ve kil, insanların hammaddesidir; çünkü Allah insanı bir balçıktan yaratmıştır. Envâr, “ulvî âlemin madde âlemindeki ışıltıları”dır (Uludağ, 2016: 124). Birinci mısranın anlattığı husus, gazelin birinci beytinde anlatılan hususla benzerdir: Allah insanı yaratmış ve onda tüm güzelliğiyle tecelli etmiştir. İkinci mısrada ise bahse konu olan tecellinin akıl gözünü cilalamasından bahsedilir. Bir sonuç olarak akıl gözünün cilalanması, Allah’ın insanda tecelli etmesiyle oluşan ve aklın, Allah’ın gösterdiği işaretler sayesinde aydınlanmasıyla sonuçlanan bir ilişkiyi temsil eder.

Gerçi ki maʿşûksun ʿâşık libâsın örtünüp

Cilve-i hüsnün gerü kendün temâşâ eyledün

“Sevilen olsan da âşık elbisesini giyip kendi güzelliğinin cilvesini yine kendin seyrettin.” Vahdet düşüncesine göre Allah, insanı yaratmıştır; ancak insanda görünen de O’ndan başkası değildir. Gören de O’dur, görülen de. İnsanın yaratılması, birinci beytin şerhinde de ifade edildiği üzere, aşk olgusuyla açıklanır. Bu ilâhî aşk olgusunda âşık da maşûk da Allah’tır. Allah’ın güzelliğinin cilveleri tüm zaman ve mekanları kapsar. Tüm mevcudat, Allah’ın güzelliğine işaret eder. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü’nde bu hususu şöyle ifade eder: “İnsan da âlem de Hakk’ın nurlarının cilve mahallidir” (Uludağ, 2016: 90).

Rûy-ı zîbâ üzre zülfünden selâsil bağlayup

Gönlümi serbeste-i zencîr-i sevdâ eyledün

“Süslü yüzünün üzerine zülfünden zincir bağlayıp gönlümün başını sevda zincirine bağladın.” Zülf, “Hiç kimsenin ulaşamadığı gaybi hüviyet, Hakk’ın zatı ve künhü. Karanlık (siyah saç) nasıl meçhul ise Hakk’ın zatı da öylece meçhuldür” (Uludağ, 2016: 398). Bu meçhul, insanı Hak yolunda sonu gelmez bir yolculuğa çıkarır. Nitekim Necip Fazıl’ın da ifade ettiği gibi Allah yolunda olmak vardır; ancak O’na varmak yoktur. Bunun sebebi, İmam Rabbânî’nin ifade ettiği gibi, Allah’ın ötelerin de ötesinde, ötelerin de ötesinde, ötelerin de ötesinde olmasıdır.

Bâr-ı ʿışkın kim tahammül eylemez arz u semâ

Nâtüvân gönlüm ʿacebdir ana meʾvâ eyledün                

“Aşkın yüküne yer ve gök dayanamaz; ilginçtir, çaresiz gönlümü ona meʾvâ (cenneti) eyledin.” Bâr “yük” anlamındadır (Devellioğlu, 2016: 79). Beyit, şu âyete telmihte bulunur: “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir” (Ahzab 72). Beyitten anlaşıldığı kadarıyla şaire göre bahse konu olan yük, aşk yüküdür. Bu yükü gökler v yer yüklenemezken çaresiz Hak âşığı şairin gönlü yüklenmiştir. Burada “Ben yerlere ve göklere sığmam; ancak mü’min kulumun kalbine sığarım.” kudsi hadisini hatırlamak gerekir. Beyitte şair, ne kadar büyük bir aşkla Allahı sevdiğini ve dayanılmaz bir sorumluluğu üstlendiğini ifade ederken, bir yandan da gönlünün ne kadar güçlü olduğunu sezdirmektedir.

Rûşenî benden niçün bakdıkça rûşen olmasun

Hüsninün ʿaksin ruh-ı dilberde peydâ eyledün

“Rûşenî kulun niçin baktıkça aydın olmasın? Güzelliğinin yansımasını sevgilinin yanağında gösterdin.” Beyitte geçen sevgili, insandır. Allah güzelliğini insanların suretinde göstermektedir; çünkü eşref-i mahlûkat olan insan, Allah’ın tecelli ettiği bir mahalden başka bir şey değildir. Rûşenî ise, Allah’ın hüsnünü insanların –yani sevgilinin- güzel yanağı sayesinde anlamaktadır. Allah’ın güzelliği bir nurdur ve O’nun tecelli ettiği yüz de nurludur. Bu nurlu yüze bakan Rûşenî de bu şekilde “yüzü aydın” olmaktadır. Buradaki aydınlık, mutluluk manasındadır.

Kaynakça

ALBAYRAK, Nurettin. (1994). “Dede Ömer Rûşenî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt: 9, s. 81-83.

DEVELLİOĞLU, Ferit. (2016). Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, Ankara.

Kur’an-ı Kerim. https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ahzâb-suresi/3605/72-73-ayet-tefsiri (Erişim Tarihi: 30.10.2019).

LEVEND, Agâh Sırrı. (2015). Divan Edebiyatı Kelimeler ve Remizler Mazmunlar ve Mefhumlar, Dergâh Yayınları, İstanbul.

PALA, İskender. (2011). Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Kapı Yayınları, İstanbul.

ULUDAĞ, Süleyman. (2016). Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı Yayıncılık, İstanbul.

https://www.dunyabizim.com/mercek-alti/neden-husninun-aksin-ruh-i-dilberde-peyd-eyledin-der-rsen-h38544.html

f t g m