• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

AHİ SANCAĞI

AHİ SANCAĞI

Anadolu Selçukluları döneminde Anadolu’da kurulan Ahilik, bütün esnaf, sanatkâr ve sanayi zümrelerini içine almaktaydı. Ahilik kurumunun kurucusu, Kırşehir’i merkez ittihaz edinmiş olan Ahi Evran’dı. Bu bakımdan Kırşehir, manevi bakımdan Ahiliğin merkezi idi. Bu durum Osmanlı dönemi için de geçerli idi.

Osmanlı döneminde Ahilik ve Ahilik prensipleriyle sıkı sıkıya bağlı olan her esnaf zümresinin kendisine ait bir sancağıvardı. Kaynaklarda Türkçe sancak teriminin yerine bazen Arapça liva ve râyet terimleri de kullanılır. Bu durum daha önceki dönemlerde var olan uygulamaların bir yansımasıdır. Bu bağlamda terzi, boyacı, sarıkçı gibi her esnaf zümresi, özellikle Osmanlı padişahlarının huzurunda muhtelif vesilelerle yapılan törenlerde, kendi amblemi olan sancağını açarak geçerdi. Bu sancak, ilgili esnaf zümresinin bilinmesi ve tanınması için önemli alametlerden biri idi. Her esnaf zümresine ait bu sancakların dışında, Ahiliğin manevi merkezi Kırşehir’deki sancağın ise Ahi Sancağı adı altında günümüze intikal ettiği anlaşılıyor. Bunun Ahi Sancağı adıyla bilinmesi, diğer esnaf zümrelerine ait sancakların üzerinde kuşatıcı bir rolünün olduğunu gösterir. Bu durum Ahiliğin manevi merkezinin Kırşehir olmasından ileri gelmelidir.

Devamını oku...

Fatih Sultan Mehmet Han'ın Vakıf Hassasiyeti

Fatih Sultan Mehmet Han'ın Vakıf Hassasiyeti

 

..... " Ben ki İstanbul fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmed bizatihi alınterimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul'un Taşlık mevkiinde kain ve malumu'l-hudud olan 136 bap dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim. 

Şöyleki: Bu gayr-ı menkulatımdan elde olunacak nemalarla İstanbul'un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim... Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasb eyledim. Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbul'a çıkalar, bila istisna her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığnı soralar; var ise şifası şifayap olalar. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darülaceze'ye kaldıralar, orada salah bulduralar.

... Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede şehit ve şühedanın kavimleri ve medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemeye veya almaya bizatihi kendüleri gelemeyenlerin yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle..."

Fatih Sultan Mehmet Han'ın Vasiyetinden...

 

Kaynak: http://www.vgm.gov.tr

Sebiller Büfe Olmak Yerine Eski Amaçlarına Hizmet Etsinler!

Sebiller Büfe Olmak Yerine Eski Amaçlarına Hizmet Etsinler!

Sebil, sokaktan geçenlere parasız su dağıtmak için hayrat olarak yaptırılan küçük yapılardır.

Osmanlı'da sebillerde bir görevli bulunur ve su yerine, şerbet, ayran, limonata, demirhindi (temr-i hind) şerbeti dağıtırdı.
Osmanlı sebil kültürünün yaşatılması,çocuklarımızın da bu insanî davranışlardan,geçmişinden örnek alması için lütfen bu kampanyaya destek verin!
Büfe niyetine o zarif ve inceliklerle düşünülerek yapılmış yapılarımızı mahveden parayı put edinmiş kan emici,tarihinden bîhaber esnafların sebillerimizi daha fazla mahvetmesine izin vermemek için lütfen katılın!

Kime:
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu - İstanbul Bölge Müdürlükleri
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı
Ömer Çelik, Kültür ve Turizm Bakanı
İletişim Bilgileri: http://www.kultur.gov.tr/TR,28894/bize-ulasin.html

Devamını oku...

Türkler'de Şehir Kültürü

Türkler'de Şehir Kültürü

İnsanlık tarihinde yüksek kültürlerin kaynağı tarım bölgelerinde ve şehirlerdeki sosyal yaşayış olmuştur Orta Asya Türk topluluklarına bu açıdan yaklaşıldığında, oradaki insanların çok yüksek bir tarım, ticaret ve şehir hayatına sahip oldukları görülmektedir Bu bakımdan, Müslümanlık tan önceki Orta Asya Türklerinin tamamen göçebe oldukları şeklindeki yaygın kanaat yanlıştır

Orta Asya’daki Türk topluluklarının önemli bir kısmı ticaret yolları üzerinde, tarım açısından verimli vadilerde çok eskiden beri şehirler ve kasabalar kurmuşlar, buralarda çok yüksek bir yerleşik kültür geliştirmişlerdir Buralarda kurulan devletlerin hemen hepsi de önemli şehirler ve tarım bölgelerini ele geçirmeye çalışmışlar, bu uğurda savaş vermişlerdir Zaten, tamamen göçebe toplumların yüksek teşkilâtlı bir devlet kurup bunu uzun süre devam ettirmelerini beklemek yanlıştır Tarihteki hemen bütün büyük devletler, göçebe toplumlar tarafından kurulsa bile, büyük şehirlere ve yerleşik halka dayanmışlardır

Aile düzeni ve ev hayatı Türk toplumlarında çok önemli idi Aile kuruluşunu bile “evlenmek” olarak adlandıran bir toplumda, yerleşikliğin ana simgesi olan “ev” temel bir yer tutuyordu İnsanın hayattaki esas amaçlarından biri “ev-bark sahibi olmak” olarak adlandırılıyordu.

Devamını oku...

İstanbul Bize Küskün

Kurdun devlet-ü ikbâli çobanın uyumasındandır. İslâm'ın manevi kalesi İstanbul. "Ben Osmanlıyım, ben İslam'ım" der gibi konuşurdu kendi dilinde.

Cihan Padişahı Fatih Sultan Mehmet, 21 yaşında İstanbul'u fethettiği zaman Bizans'ın paha biçilmez hazinelerini Sultanahmet Meydanına yığarak gaziler arasında pay edilmesini emreder. İstanbul'un manevi fatihi Akşemseddin Hazretleri Ayasofya Caminde gazilere ilk hutbesini vermek üzere kürsüye gelir.

-Ey gaziler! Allah'ın yardımları ve sizlerin de cesaret ve gayretleri ile İstanbul artık elhamdülillah bizimdir. Bu şehrin kıyamete kadar sizin elinizde kalmasını ister misiniz? diye sorar. Zafer mutluluğu ile kendilerinden geçen gaziler hep bir ağızdan

- Elbette isteriz" derler.
Akşemseddin Hazretleri;

- O zaman aldığınız ganimetlerin dörtte üçünü hayra harcayın buyurur. Bunun üzerine bütün gaziler hayır ve hasenat için yarışa girerler. Kendi adlarına camiler, mescitler, sebiller, külliyeler, medreseler, hamamlar yaptırırlar. İşte ecdadımızın zekatıdır İstanbul'un tarihi.

Şimdi yerinde rüzgarın sesinin uğuldadığı, heba olan zekatların yokluğu yaşanır şehrin her köşesinde. Zamanın birinde İstanbul'a Le Corbusier isminde bir Fransız mimar gelir. O, tam bir Osmanlı tutkunudur. 1911 de İstanbul için yazdığı bir yazıda şöyle der.

"Kitlelerde elemanter geometrinin bir disiplini var. Kareler, küpler, küreler geçidi adeta. Planda ise tek bir eksene uyarlanan bir dikdörtgen. İşte mimari biçimlerin melodisi" Bu şehir farklıdır. Le Corbusier bunu fark eden ilk kişi değildir ama bu konuda kendini sorumlu hisseden bir Osmanlı hayranıdır. Ve Türk Milletinin inkılapçılarına gözlemlerini ve duygularını belirten bir mektup yazar. " İstanbul'un tozuyla, toprağıyla olduğu gibi bırakılmasını tavsiye ediyorum. Hiçbir şeye dokunulmamalı , şehir olduğu gibi muhafaza edilmelidir."

 
Ve yine kendi kaleminden "Ah! Keşke bu mektubu yazmasaydım. İşte hayatımın en büyük hatasını yaptım" der. "Çünkü bu mektubu yazmamış olsaydım Henry Prost'un yerine İstanbul'un imar planlarını ben çizecektim." der. Ve güzeller güzeli İstanbul'un nazım planı Fransız Dr. Henry Prost'a verilir. Prost bir Bizans hayranıdır ve Osmanlıdan kalan her şeyden nefret eder. Çünkü Osmanlıya ait her eser ona Fethi hatırlatmaktadır. Halbuki İstanbul Bizans'tır ve Osmanlı izleri hafızalardan silinmelidir. Çok sinsice bir plan hazırlayarak işe koyulur. O yıllarda (1939) Belediye başkanı Lütfü Kırdar'dır.

Devamını oku...

f t g m