• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi

Dipten Gelen Parıltı

Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi

Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi 1964 yılında Bodrum Kalesi’nde kurulmuştur. Aradan geçen zaman içinde ilk aşamada Bodrum Kalesi’nin restorasyonu sürdürülmüş, daha sonraları kaledeki mekânlar değerlendirilerek sergileme salonları oluşturulmuştur. Halen Bodrum Müzesi’nde 14 sergileme salonu bulunmaktadır. Adından da anlaşılacağı gibi sergilemelerde ağırlıkla sualtı eserlerine yer verilmektedir.

Müzede cam eserlerin kronolojik olarak sergilendiği Cam Salonu Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikaları’nın katkılarıyla 1986 yılında açılmıştır. Bodrum Müzesi cam koleksiyonu ile ilgili genel bir bilgi verilen bu salonda yapıtlar karanlık bir mekânda alttan verilen ışıklarla aydınlatılarak sergilenmiştir. Bu sergileme yöntemiyle camlar üzerindeki tüm izleri ve renkleri rahatlıkla görmek olasıdır. M.Ö. 14. yüzyıldan M.S. 11. yy.a kadar cam örnekler bir sıra içinde sergilenmiştir. Ayrıca bu salonda duvar içindeki bir oyuğa monte edilmiş bir akvaryum bulunmaktadır. Bu akvaryum içinde bir sualtı kazısının nasıl yapıldığını gösteren, küçük boyutta olmasına karşın, tüm ayrıntıların seçilebildiği bir maket bulunmaktadır.

Uluburun Kazısında 1984-1995 yılları arasında bulunmuş olan tüm yapıtlar 1999 yılında açılması planlanan Uluburun Batığı Salonunda sergilenecektir. Texas A.M. Üniversitesi ve Sualtı Arkeoloji Enstitüsü adına önce Prof. Dr. George F. Bass başkanlığında, daha sonra Dr. Cemal Pulak başkanlığında yapılan kazılarda M.Ö. 14. yüzyıla tarihlenen dünyanın en eski batığı araştırılmıştır. Bu batık 1982 yılında Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi Müdürü T.Oğuz Alpözen başkanlığındaki bir ekip tarafından bulunmuş ve tarihlenmiştir. Geminin yükü daha çok bakır külçelerden oluşmuştur. Bunun yanı sıra saf kalay, reçine ve 150’yi aşkın kobalt mavisi, turkuvaz ve lavanta renkli yuvarlak yassı cam külçeler de vardır. Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin en eski cam buluntusu da bu cam külçelerdir.

Devamını oku...

İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZESİ

İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZESİ

İstanbul Arkeoloji Müzeleri, çeşitli kültürlere ait bir milyonu aşkın eserle, dünyanın en büyük müzeleri arasındadır. 19. yy.ın sonlarında ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey tarafından İmparatorluk Müzesi olarak kurulmuştur ve 13 Haziran 1891 tarihinde ziyarete açılmıştır.

Müzenin koleksiyonunda, Balkanlar'dan Afrika'ya, Anadolu ve Mezopotamya'dan Arap Yarımadası'na ve Afganistan'a kadar, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içinde yer alan medeniyetlere ait eserler bulunmaktadır.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi olmak üzere üç müzeden oluşmaktadır.

Devamını oku...

Çinili Köşk

Çinili Köşk iki katlı taş bir yapıdır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin avlusunda bulunan Çinili Köşk, Topkapı Sarayı yapı topluluğunun bir bölümü olarak Fatih Sultan Mehmet tarafından 1472’de sur içerisinde, Sarayburnu’ndaki koruluk içerisinde yaptırılmıştır.

Çinili Köşk Osmanlı sivil mimarisinin Selçuklu etkisinde yapılmış İstanbul’daki tek örneğidir. Kaynaklarda yeterince isminden söz edilmeyen bu köşkün mimarı bilinmemektedir. Fatih Sultan Mehmet (1451–1481) dönemi tarihçilerinden Tursun Bey, Çinili Köşk’ü sırçadan yapılmış bir yer olarak nitelendirmiştir. Sultan IV. Murad (1623–1640) zamanında köşk içerisinde yeni düzenlemeler yapılmış ve bu arada ayna taşından bir tavus kuşu kabartmasının bulunduğu bir çeşme de buraya eklenmiştir. Çeşmenin iki tarafındaki kitabelerde de buradan Sırça Saray olarak söz edilmiştir.

Köşk 1737 yılında kısmen yanmış ve bu nedenle de onarım sonrasında, özellikle cephe mimarisi değişmiştir. XIX. yüzyılda Aya İrini’deki müzenin yetersiz kalmasından ötürü eserler buraya taşınmıştır. 1910 yılında restore edilmiş, II. Dünya Savaşı sırasında kapatılmış, 1942’de de yeniden onarılırken 1880 yılında ön kısmına eklenen merdivenler kaldırılmıştır. Daha sonra bu onarımlar 1948–1953 yıllarında da devam etmiştir.

Çinili Köşk iki katlı taş bir yapıdır. Yapımında beyaz köfeki taşlar kullanılmış, yan ve arka cephelerinde de kırmızı tuğladan dolgulara yer verilmiştir. Köşkün Haliç’e bakan çıkmalı arka cephesinde tuğla dolguların alt katında kilim deseni biçiminde bezemeler olduğu biliniyorsa da bu kısım özelliğini yitirmiştir. Köşkün ön cephesinin ortasında bulunan çinilerle kaplı büyük bir eyvandan içeriye girilmektedir. Bu girişin yanlarında derinliği fazla olmayan kemerli nişler bulunmaktadır. Köşkün asıl katında orta mekâna açılan dört eyvanlı bir şema görülmektedir. Üzerleri kubbe ve tonozlarla örtülmüştür.

Çinili Köşk’ün en başta gelen özelliği dış cephesi ile büyük eyvanının iç yüzeyini ve içerdeki odaların bir bölümünü kaplayan çinilerdir. Mozaik tekniğinde yapılmış olan bu çiniler firuze renkli zemin üzerine kufi yazılar ve geometrik desenlerden meydana gelmiştir.

Çinili Köşk 1737 yangınından sonra bir süre saray ağalarına tahsis edilmiş, 1953 yılında İstanbul’un 500. Fetih yılı dolayısı ile Fatih Sultan Mehmet’e ait giysiler, silahlar ve fermanlar burada sergilenmiştir. Günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nün yönetiminde müze olarak ziyarete açıktır.

 

Kaynak için tıklayınız

Ankara - Etnografya Müzesi

Ankara - Etnografya Müzesi

Etnografya Ankara'nın Namazgah adı ile anılan semtinde, Müslüman mezarlığı olan tepede kurulmuştur. Anılan tepe Vakıflar Genel Müdürlüğünce 15 Kasım 1925 tarihli Bakanlar Kurulu kararı gereğince, Milli Eğitim Bakanlığı'na müze yapılmak üzere bağışlanmıştır.

1924 yılına kadar Anadolu'da Kurtuluş Savaşına katılan, milli kültüre önem veren devrimciler, Türklerin maddi ve manevi kültür mirasını içeren bir Etnografya Müzesi'nin kurulmasının gerekliliğine inanıyorlardı. Bu nedenle Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, eski mesai arkadaşı Budapeşte Etnografya Müzesi şeflerinden Türkolog J. Meszaroş'un müzenin kuruluşu konusundaki görüşleri sorularak, kendisine hizmet teklif edildiği, Prof. Meszaroş'un bakanlığa sunduğu 29 Kasım 1924 tarihli raporundan anlaşılmaktadır. Böylece Halk Müzesi'nin kurulmasına hazırlık yapılmak üzere, 1924'te İstanbul'da Prof. Celal Esad (Arseven) başkanlığında, daha sonra 1925 yılında İstanbul Müzeler Müdürü Halil Ethem (Erdem) başkanlığında, eser toplamak ve satın almak üzere özel bir komisyon kurulmuştur. Satın alınan 1250 adet eser, 1927 yılında inşası tamamlanan müzede teşhir edilmiştir. Müze Müdürlüğü'ne de Hamit Zübeyr Koşay atanmıştır.

Devamını oku...

İstanbul 1600 yıllık bir müzedir

(YAPI DERGİSİ SAYI 288/KASIM 2005)

En büyük Pagan, en büyük Hıristiyan ve en büyük İslam imparatorluklarının başkenti İstanbul, dünya tarihinin en simgesel kenti sayılabilir. Bütün düzensizliğine karşın yüksek bir evrensel statüsü vardır, bütün çirkin gelişmesine karşın dünyanın en güzel kentlerinden biri olarak algılanabilir. Eğer fiziksel çevre ile insan mutluluğu arasında bir ilişki varsa bunun en olumlu örneği İstanbul olmalıdır. Kentin çekirdeği olan suriçi bir müzedir. Bu suriçinin 1635 yıllık bir destansı tarihi vardır. Ve bu destan, klasik dünya tarihinin merkez öyküsünü oluşturur. Avrupa’nın tarihi buna sonradan takılmıştır.

Toprağının altında Konstantinus’un Yeni Roma’sının kalıntıları, bin yıllık Bizans İmparatorluk başkentinin kalıntıları, 500 yıllık Osmanlı başkentinin kalıntıları vardır. Toprağının üstü Geç Antikitenin en güçlü surları, Küçük ve Büyük Ayasofya gibi geç antik yapılar, Bizans mimarisinin en zengin mirası, Topkapı Sarayı ve Osmanlı Çağının en görkemli anıtlarıyla süslüdür. Bu suriçi  son otuzbeş yılda o zamana kadar sakladığı tarihsel dokusu ve konutlarının yüzde 90’ını yağmaya kurban vermiştir. Yine de her elli metrede tarihten bir şeyler sunar. Kısaca, bu kent olağanüstü bir müzedir. Bu kadar ağır bir mirasın çekirdeğine uydurma tarihi mahalleler yapmayı düşünmek tanımlanması zor bir davranıştır. Ne var ki “İstanbul Müze-Kent” sloganı arkasında bu düşüncenin yattığını öğrenerek yarım yüzyıllık mimar-restoratör ve tarihçi yaşamının en büyük şaşkınlığını yaşadım. Bu kadar güçlü bir geçmişten bu kadar az nasiplenmek ortalama toplumsal cehaletin yaygınlığının ve korkunç bir tarih bilinci yokluğunun ifadesidir. Belediye, “İstanbul Müze-Kent” projesinden söz ettiği zaman, “herhalde bu bilincin ifadesidir” diye sevinmiştim. Gerçi nüfusu on milyonu çoktan geçmiş bir tarihi metropolise onbin nüfuslu bir kasaba gibi, “İstanbul Müze-Kent” demek pek yakışık almıyor. Bunun entelektüel içeriği olsa olsa “miniatura parkı” gibi bir eğlence alanı anlamına gelebilir. İlkel bir reklam sloganı... Fakat yarım yüzyıldan bu yana kamu kuruluşlarından duyarlı, entelektüel düzeyi yüksek sözler dinlemek umudunu çoktan yitirdiğimiz için turistik bir slogandan pek rahatsız olmadım. Yeni belediye başkanı geniş ve dinamik bir teknisyen kadrosunu kentin planlanmasıyla görevlendirmişti. Hattâ bir danışma kurulu bile düşünülmüştü. Danışma Kurulu toplantısında Müze-Kent sloganı arkasındaki programı dinleyince dehşete düştüm.

Devamını oku...

Diğer Makaleler...

  1. Halı Müzesi
f t g m