• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

Saraybosna Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi

THE GHAZI HUSRAV BEY LIBRARY

1537 yılında yapılan, Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi, Boşnakça, Arapça, Farsça ve diğer dillerde yazılmış değerli elyazmalarına sahip. 800 yıldan daha eski ender eserler bulunmakta. Bunlar paha biçilmez olarak değerlendiriliyorlar.

Kurucusu Sultan 2. Beyazıt`ın torunu Gazi Hüsrev Bey olan kütüphanede bulunan 80.000 kitap ve dokümanın 10.000 tanesi eski doküman ve el yazması, 5.000 doküman ise Osmanlı Halifeliği dönemine ait.

HISTORY
Vrhbosna, today’s Sarajevo, was the seat of the duke of the western regions after 1436. The qadi’s his seat was in Sarajevo after Bosnia was finally conquered by the Turks in 1463. The mufti also had his seat in Sarajevo after 1519. From the time of the Turkish conquest until the coming of Gazi Husrev Bey, Vrhbosna grew into a town with seventeen micro regions (mahalla) and as many mosques.

There was also a public bath ( hammam), a caravan-saray, three dervish lodges (tekke) and one secondary school (Firus Bey Medresa). It was usual for each mosque, or mahalla, to have an elementary school (maktab). Gazi Husrev Bey was appointed Governor of Bosnia in 1521, and remained there, with small interruptions, until 1541, when he died. Gazi Husrev Bey was born about 1480 in Serez (Greece), where his father Ferhad Bey, born near Trebinje in Herzegovina, was Governor. His mother was the sister of Sultan Beyazid II, and he grew up and was educated at the Imperial Court. Before coming to Bosnia he was Governor of the Smederevo Sandjak, and he also carried out several diplomatic missions for the Ottoman Sultan at European courts. His great building activity in Sarajevo started as soon as he got there in 1521, in spite of the constant wars he fought in Dalmatia, Croatia and Hungary. Thanks to the buildings he built in Sarajevo and some other towns in Bosnia, and his foundations (waqf), Gazi Husrev Bey is the greatest and most important legator in Bosnia and Herzegovina. He died in Sarajevo in 1541 and was buried in the mausoleum (turba) beside his mosque, which he built during his lifetime.

Devamını oku...

Balkanlardaki Osmanlı Kaleleri: "Eğri Kalesi"

EĞRİ KALESİ:
Macarların Eger, Almanların Erlay, Osmanlı Türklerinin Eğre veya Eğri diye adlandırılan kale, dost ve kardeş Macaristan’ın Heves İlinin merkezidir. Mâtra ve Bükk dağlarının arasında, Eger nehrinin vadisindedir. Stratejik durumu ve zengin maden yatakların varlığı nedenleri ile kale Macar asilzadeleri ve Kral Ferdinand tarafından tahkim edilmişti. Kale ilk defa Sultan Süleyman zamanında 1552 yılında ikinci vezir Kara Ahmet Paşa tarafından kuşatıldı. Kaleyi Macar Komutan István Dobo savunuyordu. İkibin kişilik Macar kuvveti 45 gün kadar kaleyi savundu.

Eğri’nin fethinde Çağalzade Sinan Paşa, Hadım Cafer Paşa, Rumeli Beylerbeyi Vezir Hasan Paşa, Cerrah Mehmet Paşa, Lala Mehmet Paşa gibi devlet adamlarımız görev yaptılar. Fetihten sonra Eğri Budin’e bağlı bir sancak haline getirildi. 1596 dan sonra Szolmok, Hatvam, Szegedin, Fübk ve Szécseny livalarını içine alan bir eyalet haline getirildi.

1683 yılındaki meşum Viyana bozgunundan sonra Eğri Kalesi Macaristan’da en son kaybedilen kalelerden biri oldu. 1687 de Avusturya Komutanı General Caraffa tarafından teslim alındı. Böylelikle Macaristan’daki son Türk kaleside ebediyen elimizden çıkmış oldu. Eğri’de bu gün bizden kalan son hatıra şehir merkezindeki 35 metre yüksekliğinde ve kaidesi 14 köşeli bir minare’dir. Avusturyalı işgalcilerin bütün yıkımlarına karşı bizi seven Macarların büyük bir kadirşinaslıkla koruduğu bir kültür mirasımızdır.

ESTERGON KALESİ

Budin’in 50 kilometre kuzeybatısında, Tuna’nın güneyinde, Avusturya, Slovakya, Macaristan sınırlarının birleştiği yerde, Tuna ve Gran nehirlerinin kavşağında şöhretli bir sınır kalesiydi. Almanlar bu kaleye Gran, Macarlar Estergom, Türkler Estergun derlerdi. Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1543 yılında fethedilmiştir. Evliya Çelebi ziyaret ettiğinde, 16 mahallesi, 2900 evi, 4 camii, 2 medresesi, bir çok mektebi vardı. Ayrıca asker aileleri için özel evler yapılmıştı. En büyük camii “Mahkeme Camisi” idi ve kapısında şu mısralar yazılıydı :

Adı belli şehidler var yanında,
Kimisi sağında, kimi solunda.
Salâ oldu, namaza başlanıldı,
Muhammed Mustafa’ya vakfolundu.
Şehadet eyledi hep hâsı âmı bittamam.
Bu cami oldu şehidler makamı,
Kabul ola namazlar bittamam.
Hûda makbul ede ânı yapanı.

(Kaynak: Evliya Çelebi)

Devamını oku...

Balkanlardaki Osmanlı Kaleleri: "Kanije Kalesi"

Balkanlardaki Osmanlı Kaleleri: "Kanije Kalesi"KANİJE KALESİ:

Şehrin ismi "Kanije" ilk olarak 1245 tarihli bir belgede yer almıştır. Burayı yöneten aile buraya bir kale yapmıştır, böylece Kanije, Zigetvar ile birlikte Macaristan'ın en önemli savunma noktalarından biri haline gelmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun en geniş topraklara sahip olduğu zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun en batıdaki kalesidir. Türkler tarafından alındıktan sonra 1601'de Tiryaki Hasan Paşa'nın ünlü savunması ile kurtarılmıştır. Önceleri Zigetvar'da bulunan eyalet merkezinin buraya taşınmasıyla eyalet merkezi oldu. 1690'da Habsburg ordusu tarafından geri alınan kent, Osmanlılar bölgeden çekilince şehir stratejik önemini kaybetmiş ve 1702'de Viyana'dan gelen bir karar ile kale yıkılmış.

Rumeli'de Osmanlı Eserleri Envanteri Projesi

Rumeli'de Osmanlı Eserleri Envanteri Projesi

Türkiye; Kafkasya ve Kuzey Irak açılımının bir benzerini Balkanlar’da uygulamaya soktu. Dengeler gözetilerek atılan adımlar, Anadolu-Rumeli bağlarını yeniden canlandırdı. Açılımın ilk meyvesi de Balkanlar’daki eserlerin sayısını 30 bine çıkaran ‘Osmanlı Eserleri Envanteri Projesi’ olacak.

Oturum başkanının verdiği 20 dakikalık süre, sunumuna yetmemişti. İkinci ikazın ardından 10 dakika geçmişti ki konuyu toparlaması istendi. Daha fazla uzatmadan bitirdi konuşmasını. Kürsüye yaydığı tebliğini toparlarken, yüreğinden seslendi konferans salonuna; resmî görevine, salondaki Sırp temsilcilere bakmaksızın: “Ben bugün Balkanlar’da yaşayan Fatihan torunlarından biriyim. Ailem, Osmanlı yedi cihana hâkim olsun diye Anadolu’yu bırakıp göçmüş o diyarlara. Hadi Osmanlı’nın bize sahip çıkamamasını anladık da siz neden uzak durdunuz yıllarca? Bizi neden öksüz, yetim bıraktınız?”

Sadece onun değil, katılımcıların da gözleri dolmuştu. Uzun süre ayakta alkışlandı. Akademisyenin bu küçük sitemi, belki bazıları için alışılagelmişti; ama onun için belki de yaşadığı ülkede işinden edecek kadar tehlikeliydi…

Tahminin üzerinde bir katılım olunca salon yetersiz kalmış, genci yaşlısı koridorlara taşmıştı. Balkanlar’daki Osmanlı mirası ve soydaşların zorunlu göçlerine dair konuşmaların ardından heyecanla beklenen gösterim için ışıklar söndü. Ekranda beliren, 1923’te Lozan’la Romanya’ya bağlanan Tuna Nehri üzerindeki Adakale’nin belgeseliydi. 1960’larda bin kadar Türk’ün yaşadığı adanın tarihî görüntüleri, salondan yükselen hıçkırık sesleriyle örtüştü. Sanki yıllar önce Adakale’yi, yurtlarını boşaltan Fatihan evlatlarının gözyaşlarıydı bunlar. 60’lı yaşlarını aşan ak saçlı kadın doğruldu, ağlıyordu: “Bizi adadan kopardıkları gün, ben daha küçücüktüm. Annemle babam, evimizin duvarlarını, dört bir köşesini, ağaçlarını öpüyordu. Ben, anlam verememiştim o gün. Evimizin kapılarını da ardına kadar açık bırakarak bindik kayıklara, sanki geri dönecekmiş gibi çıkmıştık. Şimdi diyorum ki: Keşke evime gidebilsem de öpsem duvarlarını. Sarılsam ağaçlarımıza…”

Yönetmenliğini ve senaryosunu İsmet Arasan’ın üstlendiği ‘Kayıp Yurdun Ağrısı: Adakale’ belgeseli, 1967’de Romanya ve Yugoslavya’nın Tuna Nehri’nde ortaklaşa inşa ettiği barajın suları altında kalan Osmanlı kalesi Adakale’yi ve oralı Türklerin hikâyesini anlatıyordu…

Devamını oku...

f t g m