• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

MİMARLIK VE FELSEFE

Jacques Derrida:
Mimarlığın Felsefesi ya da Felsefenin Arkitektoniği…


“Mimar Olmayanların Kaleminden Mimarlık” dosyamıza paralel olarak sunduğumuz yazı, mimarlık “üzerine ‘söz’ söylemek” konusunda en çok atıfta bulunduğumuz felsefecilerden Jacques Derrida’ya yoğunlaşıyor. Sadece ‘sözünü söylemek ” le kalmayıp, Bernard Tschumi ile birlikte çalıştıkları Parc de la Villette projesi ile ‘söz’ünü ‘gerçeklik’e dönüştürmüş biri olarak... Yazı, söylemlerinin örnekleme alanı olarak mimarlığı kullanan Derrida’nın, “mimarlığı bir metafora dönüştürüp, felsefeyi onun önüne ya da üstüne kurmak” amacı taşıdığını söylüyor.Let us consider architectural thinking.(1)

Jacques Derrida Doğal yapısı gereği birçok disiplinden beslenen mimarlık edimi, eş zamanlı olarak tüm diğer bilgi ve sanat alanlarını da fiziksel ve kavramsal olarak besler. Bu karşılıklı besleme ve beslenme durumu, tarihin farklı dönemlerinde gerek mimarlığın kendi iç dinamiklerini, gerek mimarlık dışı alanların düşünsel kurgusunu dönüşümlü olarak motive etmiştir. Her ne kadar mimarlık kuramı oluşturmaya yönelik çalışmalar tüm bilgi alanları ile kaçınılmaz olarak yoğun ilişki içerisinde olmuşlarsa da, kuşkusuz ki 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluşan disiplinlerarası çeşitliliğe çok az sahip olmuşlardır.(2)

Mimarlık kuramının dinamikleri, doğal olarak tüm bu süreçte değişip dönüşmüşse de, kuşkusuz en somut ifadelerinden birini ünlü Fransız Düşünür Jacques Derrida’nın (1930- )kuramlarının tartışılmaz etkilerinde bulur. Birçok mimar için Derrida ismine aşina olunmasının temel sebebini, de-konstrüksiyon adlı mimari akım ile olan ilişkisi oluşturur. Ancak yazıktır ki, Türkçe’ye birçok yayında ‘yapı-bozumculuk’ olarak hatalı bir şekilde çevrilmiş olan kuram ve bu kuramın en önemli yaratıcılarından biri olan Derrida pek tanınmamış, daha da kötüsü çoğu zaman yanlış anlaşılmıştır. Aslında, tanım olarak ‘yapı-çözümcülük’ çevirisinin, kuramın genel kurgusuna daha yakın olduğu de-konstrüksiyon akımı, eleştirel teoride genellikle yapısalcılık sonrası/ötesi kuramlara dahil edilen bir okuma sistemi olarak ortaya çıkmıştır. Derrida’nın kuramlarını, özellikle mimarlık üzerine direkt etkisi olanlarını anlayabilmek, temelde onun düşünce sisteminin eleştirel kuramlar arasındaki yerini analiz etmek ile mümkündür. Örneğin Ferdinand de Saussure’ün (1857-1913) yapısalcı yaklaşımı anlaşılmadan, Derrida’nın bu yapısalcılığın ötesine giden tutumunu anlamak mümkün olamayacaktır. Mimarlık üzerine okuyan herkes Saussure’ün adını duymamış olabilir, ancak özellikle 70’lerde popüler bir konu olan göstergebilim ile mimarlık ilişkisi üzerine bir şeyler okumuştur. Aslında Ferdinand de Saussure, 1916 yılında yayımlanan Genel Dilbilim Dersleri adlı kitabıyla bu bilimi kuran kişidir.(3)

Bu yeni bilim öylesine güçlü bir etki yaratmıştır ki, mimarlık da 60’lı yılların ortasından itibaren bu yeni terminolojinin etkisi altında kalmıştır. Öyle ki, bu yaklaşımda olanlara göre, göstergebilim terminolojisi bağlamında mimarlık bir dil (language) gibi düşünülürse, her mimari yapı bir söz öbeğine (parole) dönüşür.(4)

Derrida ise, temelde kuramını Saussure’ün yapısalcı yaklaşımı üstüne kurmuş olsa da, birçok noktada farklılaşmış ve yapısalcılık-sonrası bir tutum sergilemiştir. Derrida’nın Saussure’ün yapısalcılığından ayrıldığı temel nokta ‘logocentrism’, yani sözmerkezcilliği ‘phonocentrism’, yani sesmerkezciliğe tercih etmesinden kaynaklanır.(5)

Bilindiği üzere, antikite felsefesini temel alan Batı düşünce sisteminde yazı, Platon’un Phaedros diyalogundan günümüze değin sesten daha ikincil tutulmuş, anlamın, özün ya da orijinin ses merkezcillikten yola çıkılarak bulunabileceği düşünülmüştür.(6)

Ancak, söz merkezcilliği savunan Derrida, bu yüzdendir ki Platon’nun Phaedros diyaloguna ironik bir dille öykünen “Plato’s Pharmacy,” yani “Platon’nun Eczanesi/Eczacılığı” adlı bir makale kaleme almıştır ve bu makalede yazıyı orphan yani öksüz olarak nitelemiştir.(7)

Devamını oku...

BİZANS MİMARİSİ

BİZANS MİMARİSİ

Bizans Mimarisinin en iyi görüldüğü yer başkent İstanbul'dur. Bizans Mimarisi, başlangıçta ilk Şam mimarisinden faydalanmış ve bunları yeni amaçlarına uydurmasını bilmiştir. Esası bir bir toplantı yeri olan bazilikayla,ufak ticari anlaşmazlıkları halleden hakimin yerine İsa mefhumunun alınması ile Hıristiyanlaştırarak bir kilise haline getirmişlerdir. Bazilika şeklindeki kilise, uzun bir yapıdır. Doğu ucunda yarım yuvarlak bir şekilde dışarı taşan bir apsis, batı ucunda ise, narteks adı verilen bir hol bulunur. Narteksin iki yanındaki merdivenlerden yan neflerin üzerinde uzanan ve kadınlara ait olan galerilere çıkılır. Bir bazilikanın üstü çift meyilli ve kiremit kaplı ahşap bir çatı ile örtülü olurdu. Bu basit ve sade kilise tipi: Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında ve Bizans Sanatının özellikle ilk devrinde hayret verici bir derecede tutulmuş ve sayısız denecek kadar çok örnek meydana getirilmiştir.

Bu tipin en karakteristik örneklerinden biri, başkent İstanbul'dadır. 461 'de kurulan Studios Manastırının Aziz Hagios Loannes ' e ithaf edilen kilisesi olan bu bina, İmrahor İlyas Bey Cami adını alarak, zamanımıza kadar gelmiştir. Harap bir halde olan bu bina, Bazilika tipinin en saf çekli ile karşımıza çıkmaktadır. Binanın iç mekanı bütün normal bazilikalarda olduğu gibi, iki sütun dizisi ile üç nefe ayrılmıştır. Fakat 18. yüzyıldaki yangından sonra sütunlardan sağ taraftaki nef kaldırılmıştır. Yapım üzerine örten ahşap çatıdan ise, artık hiçbir iz kalmamıştır. Henüz ayakta duran sol taraftaki sütun dizisinin yangından süslemelerini tamamen kaybetmiş olan başlıklarının üstünde, zengin bir şekilde işlenmiş mermer bloklardan meydana getirilmiş bir arşitrav uzanmaktadır.Bir gereksinmenin en basit şekilde cevaplandırılmasını yansıtan bazilikanın yanında revaç bulan ikinci bir yapı tipi ise,merkezi plan şemasıdır. Yuvarlak bir mekan esas oluşturacak şekilde kurulan bu binalarda, mekanın üstü yapının bütününü kaplayan bir kubbe ile belirtilmiştir.

Bu tipin gayet güzel bir örneği, İstanbul' da bugün K. Ayasofya Cami adını taşıyan eski Sergio ve Bakkhos Kilisesi'nde karşımıza çıkar. İmparator I. Justinianos tarafından 526-530 yılları arasında yapılan bu binada dış duvarların düzgün olmayan bir kare meydana getirdikleri görülür. Batıya bakan cephede uzanan sütunlu son cemaat yeri Türk döneminde yapılmıştır. İçeride sekiz kuvvetli paye, ortada sekiz köşeli bir saha meydana getirdikleri basık, dilimli bir kubbe örtmektedir. Bu orta mekan, doğu yönüne ileri doğru uzanan ve dışarı taşan bir apsise sahiptir. Payeler ve bunların arasındaki sütunlar ile orta mekandan ayrılan dehliz kısmı, bir at nalı gibi burayı kuşatmaktadır.

Devamını oku...

Bursa'da Osmanlı Mimarisi Üzerine

Bursa'da Osmanlı Mimarisi Üzerine

Bursa'ya gönül verenler için A.H. Tanpınar'ı hatırlamadan bu şehre ilişkin bir şeyler söylemek hemen hemen imkânsız gibidir. Tanpınar, mimar ya da sanat tarihçisi olmamasına rağmen insanları, şehirleri ve geçmiş zamanı derinden kavrayan duyarlılığı ile birçoğumuzun göremediğini görebilmiş, sezgilerini kültür tarihinin çerçevesine oturtabilmiştir. Ünlü "Beş Şehir"'inde, Bursa'ya ayırdığı ve her satırında bu şehre aşık olduğu hissedilen bölüm, ilk Osmanlı başkentinin temel özelliğini vurgulayan şu satırlar ile başlar:

"Şimdiye kadar gördüğüm şehirler içinde Bursa kadar mauayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamıyorum. Fetihten 1453 senesine kadar geçen 130 sene sade baştanbaşa ve iliklerine kadar bir Türk şehri olmasına yetmemiş, aynı zamanda onun manevi çehresini gelecek zaman için hiç değişmeyecek şekilde tesbit etmiştir. Uğradığı değişiklikler, felaketler ve ihmaller, kaydettiği ileri ve mesut merhaleler ne olursa olsun o, hep bu ilk kuruluş çağının havasını saklar, onun arkasından bizimle konuşur, onun şiirini teneffüs eder. Bu devir haddi zatında bir mucize, bir kahramanlık ve ruhaniyet devri olduğu için, Bursa, Türk ruhunun en halis ölçülerine kendiliğinden sahiptir, denebilir. Bu hakikati gayet iyi gören ve anlayan Evliya Çelebi, Bursa'dan bahsederken 'ruhaniyetli bir şehirdir' der."

Gerçekten de, Türkler'in eline geçitiği 1326 yılında, henüz bir Anadolu Türkmen Beyliği düzeyinde olan Osmanlı Devleti'nin ilk "payitahtı", bir yandan söz konusu siyasi kuruluşun beylikten imparatorluğa doğru gelişen çizgisinin hareket noktası olmuş, buna paralel olarak da kültür ve sanat tarihimizde Anadolu - merkezli Selçuklu ve Beylikler devirleri Türk kimliğinin çok uluslu Osmanlı kimliğine dönüştüğü bir pota görevini üstlenmiştir. Bu arada mimarlık tarihimizdeki yeri açısından Bursa'ya baktığımızda bu şehrin, Osmanlı mimarisinin ilk üslup arayışlarını ve tereddütlerini yaşadığı, farklı kültür coğrafyalarından kaynaklanan çeşitli etkileri kabullendiği, bunları özümseyerek icad ettiği yeni terkipleri, daha sonraki dönemlerde göremediğimiz bir heyecan ile - yine Tanpınar'ın tabiriyle "fetih günlerinin saf neşesi" içinde gerçekleştirdiği bir tür laboratuvar olduğunu fark ederiz. Türk mimarisi tarihinin zaman ve mekân bakımından en geniş aşaması olan, ayrıca özellikle Fatih devrinden itibaren Türkler'in yanısıra "pax ottomana" (Osmanlı tipi barış) içinde yaşayan diğer birçok kavmin de ortak malı olan Osmanlı mimarisi ilk önemli eserlerini Orhan Gazi devrinde Bursa ve yakın çevresinde vermiş, bu şehir kendisinden sonra başkent sıfatını kazanan Edirne'de, II. Murad'ın 1437 - 1447 yılları arasında, merkezi planlı selâtin camilerinin ilk örneği olan ve Koca Sinan'ın ilginç bir rastlantı sonucunda yine Edirne'deki Selimiye Cami ile en üst düzeye taşıyacağı klasik üslup döneminin kapısını açan Üç Şerefeli Camii inşa ettirmesine kadar Osmanlı mimarisindeki gelişmelerin yönlendiricisi olmuştur. Bir başka deyimle, bir yandan Osmanlı mimarisinin, 1326'yı izleyen bir yüzyıllık süre zarfında Bursa başta olmak üzere, Anadolu ve Rumeli topraklarında gerçekleştirdiği birikim, diğer taraftan aynı dönemde, coğrafi konumları ve bunun sağladığı açılım imkânları sayesinde diğer bazı Batı Anadolu beyliklerinde özellikle Aydınoğlu ve Saruhanoğlu topraklarında ortaya çıkan cesur ve özgün atılımlar Edirne' de Üç Şerefeli Cami ile Türk mimarisinin en özgün ve güçlü sentezinde düğümlenmiştir.

Devamını oku...

Batılılaşma Döneminde Osmanlı Mimarisi

Batılılaşma Döneminde Osmanlı Mimarisi 18.yy Osmanlı İmparatorluğunun Batıya açılma dönemi olarak bilinir. Ama Batıya açılma, belirtildiği gibi, genellikle sanıldığının tersine, tek yanlı ve kendiliğinden bir yöneliş değildir. Osmanlı yöneticilerinin Fransa örneği kanalı ile Avrupa kültürüne duyduğu ve Lale Devri’nde somut ürünlerini vermeye başlayan ilgi ve bu ilginin gelişmesine elverişli ortam, başta Fransa olmak üzere tüm Avrupa ülkeleri tarafından, daha önce güdümlü olarak hazırlanmıştı.

Bazı araştırmacı ve bilim adamlarının son yıllarda belgeledikleri gibi Avrupa’nın Doğuya ilgisi Batıya açılmayı bir yüzyıl öncelemişti bile. Bu ilgi 17.yy’da genişleyen üretim ve Pazar hacminin gereksindiği yeni pazar arayışlarıyla başlamıştır.

Fransa, bölgede kendisine başlıca rakip ve engel fakat aynı zamanda en büyük pazar olarak gördüğü Osmanlı İmparatorluğu ile ilk diplomatik ilişki kuran ve bu nedenle önemle ticari imtiyazlar elde etmiş ülkeydi. Fransa örneğini başka Avrupa ülkeleri izledi. Kültürel düzeydeki ilgi ise, ticari ve diplomatik ilişkiyi hiç gecikmeden destekledi. İmparatorluk topraklarına gelen tüccar ve gezginlerin anıları, elçilik kadrolarındaki yazar ve ressamların yazı ve resimleri, tiyatro grupları ve nihayet Doğu bilimcilerin araştırma ve çalışmaları bir Doğuyu tanıma, öğrenme, anlama çabasıdır.

Avrupa ülkelerinin Doğu siyaseti, her alanda olduğu gibi mimarlıkta da Batıya açılmayı çeşitli düzeylerde etkileyip yönlendirmiştir:

*Fransa’nın Doğu ticareti ve buna ilişkin diplomatik yatırımları tüketim mallarının imparatorluğa serbestçe girişini sağlamış, önceleri yalnız sarayda, sonra İstanbul dışında bu mallara talep ve düşkünlük yaratmaya ve böylece tüketim alışkanlıklarını ve beğeni kalıplarını değiştirmeye başlamıştır. Barok üslup özellikleri gösteren mimari unsurların, Türkiye’de uzun süre yapının kendisinden çok , yapının süslenmesi ve kullanılmasının, bunların kapı, pencere ve yazıt çerçeveleri gibi yapısal olmayan kısımlarda görülmesinin, barok anlayışının Osmanlı sanatına küçük sanatlar yoluyla girdiğinin kanıtıdır.

Devamını oku...

ERKEN OSMANLI DÖNEMİ MİMARİSİ - Camiler

ANKARA HACI BAYRAM-I VELİ KÜLLİYESİ

· Cami, medrese ve türbeden oluşan külliyenin medresesi yok olmuştur.Caminin ise kitabesi yok olmuştur. Hacı Bayram-ı Veli 1429'da öldüğüne göre cami, 1429'dan önce yapılmış olmalı.
· Cami boyuna dik­dörtgen planlı, düz tavanı kırma çatılıdır. Batı yanına ve kuzeyine (son cemaat yeri) son tamirinde mekan ilave edilmiştir. 1940'daki tamirinde ise, son cemaat yeri ge­nişletilmiştir.
· Alçı mihrabı ve ahşap minberi dikkat çe­kicidir. Minber üzeri kalem işleriyle süslüdür. Bu kalem işlerini pencere kenarlarında ve tavan göbeğinde de gö­rürüz.
· Caminin altında kayalara oyulmuş girişi iki odalı ve uzun bir koridora açılan dört hücre yer alır.
· Caminin güneydoğu tarafı bir tapınağa birleşir. Güneyinde ise, Hacı Bayram-ı Veli' nin türbesi bulunur.
· Türbe kare planlı ve üzeri çift kademeli geçişli kubbeyle örtülüdür.


BURSA NALBANTOĞLU CAMİSİ

· II. Murat zamanında yaptırılmıştır. 1777 tarihinde minber eklenerek camiye çevrilmiştir.1957 de restore edilip ibadete açılmıştır.
· Tipik Bursa yapısı kare planlı, kubbeyle örtülüdür. Kubbeye prizmatik Türk üçgeni ile geçilir.
· Harimin kuzeyinde üç bölümlü son cemaat yeri var. Son cemaat yeri ve harimin birleştiği yerde minare var.
· Almaşık duvar örme tekniğiyle örülmüştür.

Devamını oku...

f t g m